Erkekler hangi pozun peşinde?
Son günlerde ardı ardına gelen ifşalar esasen gayet iyi bildiğimiz bir gerçeği yeniden yüzümüze çarpıyor: Fotoğrafçılığın merkezine yerleşmiş eril bakışın hiçbir yere gitmediği ve bu bakışın kadınların sınırlarını, rızasını, hikayesini nasıl sistematik biçimde silikleştirdiği gerçeğini. Bu gerçek yeni biçimlerde kendini göstermeye devam ediyor.
“Nü portre” bahanesiyle kadınları çekim sırasında zorlayan, sınır ihlallerini “yaratıcılık” diye pazarlayan erkek fotoğrafçılar ya da bu sektörün bileşenleri olan birtakım tacizci erkekler. Olanı biteni sanki steril bir ortamda, birkaç adamın aniden beliren sapıklıklarıymış gibi karşılayan, şoka giren başka erkekler. Oysa karşımızda bakışı kutsayıp bedeni metalaştıran eski bir anlatının, aynı çevrelerce sürekli yeniden üretilen ve normalleştirilen biçimleri, fotoğrafla ve kadın bedeniyle kurulan ilişkinin ifşası var. Mesele bireysel değil, yapısal ve sistematik.
Bu yazıyı, bu yapıyı nasıl altüst edeceğimizi, fotoğraflarımızı, sınırlarımızı ve hikayelerimizi nasıl geri alacağımızı konuşmak üzere yazıyorum.
Reklamdan modaya: Nesneleştirmenin sürekliliği
Reklam fotoğrafçılığı, kadınların nesneleştirilmesinin en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biri. “Seks satar” anlayışıyla, ürünün satışını artırmak için ilgisiz ama çekici bir kadın imgesi kareye yerleştirmek gelenek haline geldi. Spor bir arabanın motor kaputuna yaslanmış bikinili kadın figürü, arzu nesnesiyle makinenin eşitlenmesinin en basit örneği.
Moda fotoğrafçılığı ise biraz daha üstü örtülü sanatsal bir çerçeve sunsa da bu çevrelerce kadının nesneleştirilmesi çoğu zaman "estetik bir norm" olarak kabul edildi. Moda dergilerinin editoryal tercihlerine baktığımızda, kadın modeller sıklıkla hiperseksüel pozlarda, gerçekçi olmayan bir kusursuzlukla sunulur. Vücutları idealize edilmiştir, cinsellik ima eden biçimde kadraja alınır, bu sayede ürün ya da kıyafet “dikkat çekici” hale getirilmeye çalışılır. Ancak bu pratik kadın modelin bir insan olmaktan çıkıp reklam malzemesine dönüşmesine yol açar.
Kimi zaman dergiler “sınırları yıkmak” adına tartışmalı konseptlere başvurmuştur. Örneğin İtalyan Vogue dergisi, 2014 yılında lüks kıyafetler içindeki modelleri, ünlü film kadın karakterleri gibi silah tehdidi altında ve şiddet görüyormuşçasına pozlandırdığı bir moda serisi yayımladı. Dergi bunu “kadına karşı şiddete dikkat çekmek” amacıyla yaptığını savunsa da eleştirmenler bu fotoğrafların aslında aile içi şiddeti stilize edip adeta çekici gösterdiği şeklinde yorumladı.
Benzer şekilde, moda çekimlerinde bazen kadın modellerin cansız bir şekilde yerde yattığı, etraflarında lüks ürünlerin sergilendiği sahneler kurgulanıyor, bu imgeler de eleştirel açıdan kadına yönelik şiddeti ve ölü kadın bedenini fetişleştirerek kullanmakla suçlanıyor. Bu tür örnekler, moda fotoğrafçılığında “kışkırtıcı sanat” kisvesi altında kadın bedeninin istismar edilebildiğini gösteren birçok örnekten bazıları.
Moda endüstrisi kimi zaman dikkat çekmek uğruna şiddet, ırkçılık, yoksulluk gibi hassas konuları bile estetize ederek bir arka plan dekoru yapabiliyor. Ya da dönemin popüler yaklaşımlarına yönelik içini bir türlü dolduramadığı çekimler yapmaktan geri kalmıyor.
[mailerlite_form form_id=11]
Fransa 2017’den beri reklamlarda dijital olarak zayıflatılmış bedenlere “photographie retouchée” uyarısı zorunlu kılıyor. Sektörün “estetik” dediği şeyin, halk sağlığını ilgilendiren bir manipülasyon olduğunun hukuki kabulü bu. “Sıfır beden” idealiyle ilişkili riskler psikiyatri literatüründe yıllardır tartışılıyor.
Bunları ayrıca uzun uzun yazmak isterim: Moda fotoğrafçılığının yükseldiği eril mirası, ilk moda dergilerinden itibaren kadın modellerin zarif kıyafetleri sergileyen “canlı mankenler” olarak objektiflere yansımasını, fotoğrafların arkasındaki yaratıcı kontrolü ellerinde tutan erkekleri, dünyaca ünlü fotoğrafçı Terry Richardson’ı, yıllardır dolaşan iddiaların ardından kendisini “benim tarzım bu” diye savunmasını... Onun gibi güçlü konumdaki erkek fotoğrafçıların uzun süre dokunulmaz sayılmasını, “sanat uğruna” gerekirse genç kadın modellerin sömürülmesinin sektörde adeta işin parçası olarak görülmesini... Terry Richardson’ın yerli versiyonlarıyla muhatap oluşumuzu ve bundan iğreniyor olmamızın “uncool” sayıldığı 2000’li yılların başlarını, henüz ifşaların yapılamadığı zamanlarda bu tacizlerin yine aynı çevrelerde fısıltılar halinde dolaşmasını... Hepsini uzun uzun konuşmak isterim. Ancak bugün daha farklı bir yerden konuşmak istiyorum.
Fotoğrafçının “sanatı’’ fotoğrafladığı kadının bedeninden değerli midir, buna erkekleri kim inandırdı? Bu sorunun farklı bağlamlarda tartışılabileceğinin farkındayım. Ancak taciz dolu konuşması ifşa edilen bir fotoğrafçının fotoğrafladığı kadının hislerini küçümseyen ve kendi bakışını yüceleştiren sözleri beni buraya itti.
Bir fotoğrafçının “sanat” olarak adlandırdığı eylem ile fotoğrafını çektiği kadının bedeni arasındaki değer karşılaştırması, estetikten etiğe uzanan çetrefilli bir soruyu gündeme getiriyor. Lütfen konuşalım. Sanatın estetik değeri ile insan bedeninin içkin değeri arasındaki gerilim, felsefenin kadim sorularındandır. Estetik değer peşinde koşan bir fotoğrafçı, modeli bir araç olarak kullanma riskini taşır.
Bir insanı yalnızca sanatsal bir objeye dönüştürmek, onu nesneleştirerek içkin insani değerini göz ardı etmek anlamına gelir. Nitekim "nesneleştirme" kavramı tam da bunu ifade eder: bir kişiyi (özellikle kadını) adeta bir eşya gibi görmek ve muamele etmek. Martha Nussbaum’a göre bu, kişinin özerkliğinin ve öznelliğinin yok sayılmasını, yalnızca bir araç olarak muamele edilmesini içerir. Fotoğraf özelinde, Susan Sontag bu durumu çarpıcı bir biçimde dile getirir: “Bir insanın fotoğrafını çekmek onu ihlal etmektir, onu hiçbir zaman kendini göremeyeceği biçimde görmektir, bu eylem insanları sembolik olarak sahip olunabilecek nesnelere dönüştürür.” Sontag, fotoğraf makinesini adeta bir silaha benzeterek fotoğraf çekme eyleminin öznenin varlığını “vurup” onu bir imgeye indirgediğini ima eder. Bu bağlamda özne-nesne ilişkisi tersine döner: Fotoğrafçı özne (bakan, etkin taraf), kadın ise nesne (bakılan, edilgen taraf) konumuna itilir. John Berger’in sanat tarihine dair yaptığı tespit de bunu doğrular: “Erkekler bakar, kadınlar seyredilir… Kadın, içindeki erkeğin bakışıyla kendini nesneye, özellikle de bir görsel objeye, bir seyir nesnesine dönüştürür.” Bu sözler, kadının kendi bedenine yönelik algısının bile erkek öznenin bakışı tarafından şekillendiğini, kadının bir görüntü olarak değer kazandığını vurgular.
Böylece felsefi açıdan, fotoğrafçının yarattığı eserin estetik değerinin, modelin yaşayan bedeni ve öznelliği karşısında üstün olup olmadığı sorusu ortaya çıkar. Bir tarafta sanat eserinin temsil ettiği güzellik veya anlam, diğer tarafta da temsil edilen kişinin biricikliği ve onuru vardır.
Temsiliyet kuramları sanatın gerçekliği yansıtmakla kalmayıp onu yorumladığını, hatta yeniden yarattığını söyler. Bu bakışla, fotoğraf karesi kadının bedeni yerine onun bir imgesini –fotoğrafçının perspektifine göre biçimlenmiş bir temsili– sunar. Platon’dan bu yana temsilin gerçek olandan “daha değersiz” olduğu savunulsa da modern estetik bu imgenin kendi başına bir gerçeklik ve değer taşıdığını kabul eder. Yine de kritik soru şudur: Sanat uğruna, gerçek bir insanın özne konumu ve bedensel bütünlüğü ikinci plana atılabilir mi? Felsefi etik bu noktada uyarır: Bir insanın bedenini yalnızca estetik bir objeye indirgemek, öznenin değeri pahasına bir temsil yaratmaktır. Dolayısıyla fotoğrafçının “sanat” eyleminin değeri, ancak öznenin değeriyle çatışmadığı ölçüde meşru görülebilir.
Sanatsal üretim sürecinde kadınların ve queer öznelerin karşılaştığı güç asimetrisi, yalnızca cinsiyetler arası bir mesele değil, aynı zamanda temsilin ve estetiğin sınırlarıyla da ilgilidir. Kadının, erkek bakışının ona öğrettiği “seyirlik nesne” konumunu içselleştirmesi, sanat alanında ise estetik değer adına öznenin iradesinin ikinci plana itilmesi, birçok genç kadının ve queer bireyin sessizleşmesine yol açıyor. Bu sessizlik yalnızca doğrudan taciz karşısında değil, aynı zamanda sanatçılar arasındaki ilişkilerde de yeniden üretilebiliyor. “Başka bir sanatçının özgürlüğünü ihlal etmeme”, “alanına müdahale etmeme” gibi iyi niyetli kaygılar, kimi zaman öznenin kendi rızasını geri çekmesini zorlaştırır ve istemediği şeylere dahil olmasına yol açar. Böylece estetik üretim öznenin özneliğini gölgeleyen bir tahakküm aracına dönüşebilir.
Evlerde, atölyelerde, erkek fotoğrafçılar ile baş başa olmak
Sektörün parıltılı setlerinden uzakta, “bağımsız” ya da “amatör” görünen alanlarda da benzer ihlallerin yaşandığını biliyoruz. Özellikle evinde portre çalışmak isteyen fotoğrafçılar, bir kadını “sanat denemesi” bahanesiyle özel alanına davet ettiğinde, güç ilişkisi çok daha çıplak ve savunmasız bir hal alıyor. Burada işveren-ajans-dergi üçgeni yok, sözleşme yok, kamera arkasında şahitlik edecek bir ekip yok. Model, çoğu kez tek başına kalıyor. Böyle ortamlarda daha kolay çıplaklık talep edilir, sınırlar yok sayılır, poz arayışı bahanesiyle rızanın sınırları esnetilir. Bu noktada fotoğrafçının “ben bağımsızım, setim yok, sadece kişisel üretim yapıyorum” savunusu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Aksine rızanın, güvenliğin ve sınırların en çok korunması gereken yer tam da burasıdır.
Bir diğer mesele de fotoğrafın kadınlara yaklaşmak için bir araç olarak kullanılmasıdır. Fotoğraf makinesi, kimi erkekler için yalnızca bir üretim aracı değil aynı zamanda erişim imkanıdır: Kadınlara yakın olmanın, mahremiyetlerine sızmanın, onları edilgen kılmanın kılıfıdır.
Evde kurulan bir “stüdyo”, çekim bahanesiyle açılan bir “atölye kapısı”, çoğu zaman sektördeki şiddetin minyatür bir versiyonuna dönüşür. Ve işte bu yüzden, fotoğrafçı kimliğinin ardına sığınılarak kurulan her özel alan, feminist etik açısından en sıkı biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü mesele yalnızca profesyonel setlerdeki güç istismarı değil fotoğrafın araçsallaştırıldığı her yerde, bakışın kimin elinde olduğu, kimin sınırlarının ihlal edildiği sorusudur.
Siyah kadınların sinema deneyimi üzerine bell hooks tarafından geliştirilmiş oppositional gaze; marjinalleştirilmiş öznenin geri bakma, çerçeveyi bozma ve anlatıya müdahale etme hakkı yalnızca estetik bir jest değil, iktidara doğrudan bir itiraz tekniğidir. Erkek bakışının kurduğu temsil ekonomisinde seyredilen, edilgen bir nesneye indirgenen kadın bu bakışa karşı bakışı örgütleyebilir. Kadının, queer öznenin ya da marjinalleştirilmiş bakışın karşı hamlesi sessizlikten çıkma, görüntüye sıkıştırılmış rolü reddetme, kendi hikâyesini kadrajın merkezine koyma cesaretidir. Pozlarımızı geri alabiliriz. Kendi kimliğimizi, seçimlerimizi koyduğumuz; bakışı okuduğumuz ve ters çevirdiğiniz seçeneklerimiz vardır. Yeni görsel diller kurabilir, profesyonel sınırları belirleyebilir, kadın fotoğrafçılar, modeller ve set işçileri arasında dayanışma ağı kurabiliriz. Tacizci erkek fotoğrafçılarla mesafe koyarak işbirliğini reddedebiliriz.
[mailerlite_form form_id=10]
Kadınlar için setlerde güvenlik ve rıza üzerine pratik öneriler
Rıza yalnızca “evet” demek değildir. Zor, baskı, manipülasyon, güç farkı veya kandırma altında verilmiş her onay rıza sayılmaz. Gerçek rıza, ancak bilgilenmiş (neye evet dediğini bilerek), gönüllü (baskı altında olmadan), süreklilik arz eden (çekim boyunca yeniden teyit edilen), geri çekilebilir (her an hayır'a dönüşebilen) olduğunda vardır. Bir model “başta kabul etti” diye sonradan yaşanan rızasızlık görmezden gelinemez. Rıza, süreçtir; tek kullanımlık bir onay değildir. Bu anlamda bazı pratik önerileri paylaşmak istiyorum.
Sözleşme ya da yazılı mutabakat. Basit bir metin bile olsa çekim öncesi hakları, kullanım koşullarını, fotoğrafların nerelerde paylaşılacağını netleştirmek, güvenliğin en somut adımıdır. “Biz aile gibiyiz, sözleşmeye ne gerek var” diyerek sınır ihlali meşrulaştırılamaz.
Tanıklık zinciri kur. Ev çekimlerinde ya da küçük atölyelerde, çekim alanında güvenilir bir üçüncü kişi bulunması önemli. Tek başınalık tacizi kolaylaştırır. Setlerde çıplaklık içeren sahnelerde önceden yazılı rıza, kapalı set, yakınlık koordinatörü (intimacy coordinator, yoksa bu rol ekipten bir kadın olabilir) talep etme hakkın var.
Mekan ve zaman bildirimi. Çekim yeri, saati ve süresi önceden paylaşılmalı. Model, çekimin biteceği zamanı bilmelidir.
Temas kuralları. Çekim boyunca fotoğrafçının modeli yönlendirmek için bedene dokunması gerekmez. Gerekirse yalnızca modelin onayıyla ve sözel izinle dokunulabilir.
Geri adım hakkı. Model çekim ortasında “istemiyorum” diyorsa, bu “kapris” değil çekimin bitişidir. Rıza geri çekildiğinde çekim biter. Bunun “profesyonelliğe aykırı” ya da “sanatın önünü kesmek” gibi bahanelerle geçiştirilmesine izin verilemez.
Psikolojik güvenlik. Fotoğrafçı, yönlendirmelerinde modelin kırılganlıklarını kullanmamalıdır (“sen zaten seksi birisin, biraz daha açıl” gibi manipülatif diller rızayı bozar).
Gizlilik ilkesi. Çekimde kullanılan özel kıyafet, mekan ya da modelin kişisel hayatına dair detaylar asla ifşa edilemez.
Güç dengesini açık et. Fotoğrafçıysan unvanını, bütçe ve görünürlük gücünü nasıl kullandığını şeffaflaştır. Modelsen seni zor durumda bırakacak koşullarda istediğin zaman hayır diyebilirsin. Güç gösterisi olarak isim sıralama, tanıdık editörleri, yazarları, koleksiyoneri, markaları sayarak statü kurma girişimi fark et. Çekinme, yalnız değilsin.
Dil ve davranış. Fotoğrafçının, “ilham perisi”, “mükemmel beden” ‘seksi’ gibi tanımları yerine yönlendirmeleri teknik ve saygılı tutmasını talep edebilirsin. Cinsiyetçi/ayrımcı dil disiplin bozumudur, kadın fotoğrafçı ve model için çekimi durdurma hakkı doğar.
İletişim kanalı ve saat sınırı: Tüm iş yazışmalarının kurumsal e-postayla yapılmasını, 10.00–19.00 saatleri dışında aranmamayı talep edebilirsin. Kişiselleştirilmiş samimi mesajlaşmalar, geç saat toplantıları istemediğini ifade edebilirsin.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()