Eşitlik tutkusu

Eşitlik tutkusu
esitlik-tutkusu

Modern toplumların paradoksu hepimizin malumu: Bir yandan bizzat temellerine yerleştirdikleri insanların eşitliği fikriyle kendilerini tanımlıyorlar; öte yandan üyeleri arasında rekabeti teşvik etmek suretiyle kaynakların dağılımında eşitsizliğe yol açıyorlar. Toplumlarımız, bilfiil kendilerini oluşturan ilkenin hilafına, eşitsizlik üretiyorlar. Bu paradoks günümüzde son derece özgül bir boyut kazanmıştır. Eşitlikçi hareket durmaksızın ilerleme kaydetmektedir ve demokratik hassasiyet bugün artık gitgide daha yoğun biçimde toplumsal cinsiyet, ırk ya da engellilik durumundan kaynaklanan haksızlıkları gidermeye vakfedilmektedir. Kuşkusuz daha katedilecek uzun bir yol var önümüzde, ama bu yola girilmiştir. Gelgelelim ekonomik eşitsizlikler alanında böyle bir durum söz konusu değil. Aksine bu eşitsizlikler, durmaksızın derinleşmekteler ve böylesi uçurumları kapatmak için yaygın bir istek olduğunu bugün için görebilmek son derece zor. Bu uyuşukluğu toplumsal riyakarlık ve yaygınlaşmış bir kaderine razı olma hali ancak kısmen açıklayabilir. Eşitlik, bağlı olduğumuz ve meşruiyet algımızı büyük ölçüde belirleyen bir değerdir. Daha adil bir toplumda yaşama arzumuzdan feragat etmemiz gerekeceğini düşünmek için de hiçbir sebep yoktur.

Eşitlikçi düşünce, ne taraftan gelirse gelsin, bu paradoksun engeline takılmaktadır. Bu engeli aşmak için bazı önerilerde bulunur. Sözgelimi yaşam düzeylerinde daha geniş bir türdeşlik eşitliğine (esenlik, kaynak ya da fırsat eşitliği, vb.) ulaşabilmek için başka tarzlar tasavvur etmek; toplumsal yaşamın ciddi bir reformunun gerekliliğine ve meşruluğuna ikna etmek gayesiyle farklı eşitlik politikaları (kademeli vergi, özel mülkiyet, mütekabiliyet vb. konularında yenilenmiş tasavvurlar) geliştirmek. Bunlar, son derece sevindirici ve tartışmaya değer önerilerdir. Kuşkusuz ki bazıları diğerlerinden daha ikna edici ya da çağdaş dünyaya daha uygun görünebilir. Gelgelelim bu yeni normatif yapılandırmalar kendi başlarına eşitlikçi uyuşukluğa merhem olmayı iddia edemezler. Böyle bir iddiada bulunabilmek için, söz konusu uyuşukluğun toplumların kendilerine ait bir karardan kaynaklanmadığını, toplumların daha ziyade eşitsizliğin büyüklüğünden bihaber olduğunu ya da eşitsizlikleri haklı göstermeye çalışan bir ideoloji tarafından körleştirildiklerini varsaymak zorundadırlar. Bir başka ifadeyle, modernliğin karakteristiği olan eşitlikçi umudun, varoluşun maddi koşullarına tam manasıyla ve sıkı sıkıya bağlanabilmesi için, cehalet perdesinin kaldırılmasının yeterli olacağını farz etmek zorundadırlar. Lakin doğrulanmayı bekleyen rasyonalist bir varsayımdır bu.

Tüm eylemlerimiz, soğukkanlılıkla ve bilinçli olarak yaptığımız rasyonel seçimlere dayanmaz. Tamamen bilincinde olduğumuzda dahi, kendi çıkarımızın aleyhine olacak davranışlar benimseyebiliyoruz. Üstelik mükemmelen rasyonel (beklentilerimize hizmet etmeye elverişli, duruma uygun) bazı seçimlerimiz de ölçüp biçmeye değil, aklımızdan ziyade hassasiyetimizden kaynaklanan çok daha derin motivasyonlarımıza dayanabilir. Amaçlarımıza ulaşma yollarına çoğu zaman soğukkanlılıkla karar verdiğimiz için değil, duygularımız tarafından sevk edildiğimiz için belli davranışlarda bulunuruz. Bireysel varoluşumuzu sürdürmeye yönelik kararlarımız için geçerli bu durum, ama toplumsal hayat için dahi fazlasıyla geçerli. Birçok irrasyonel kolektif seçim, bilgi eksikliğiyle açıklanamaz mesela. Sanki bilinçler aydınlatıldığı takdirde mükemmelen tutarlı hale gelirlermiş ve en iyi seçenek konusunda birbirleriyle anlaşırlarmış gibi düşünmek beyhudedir.

Kaynak eşitliğinin toplumsal varoluşumuz için en doğrusu ve en uygunu olduğuna inandığımızda hiç çekinmeden bu eşitliği isteyeceğimizi düşünmek, motivasyonlarımızın karmaşıklığını azımsamak demek olur. Eşitlikçi bir politikayı baştan yeniden yapılandırmaya girişmeden evvel, bazı temel soruların sorulması icap etmektedir. Nasıl bir eşitlik arzumuz var? Kaynakların ve malların eşitlenmesini isterken, aslında ne istiyoruz? Gelirlerin ve malların bölüşümündeki farklılıkları reddettiğimizde, bunu neden yapıyoruz? Bu, iyice düşünülüp taşınılmış bir seçim midir yoksa duygularımız tarafından (da) mı buna sevk ediliriz? Eşitlik arzusu, eşitliğe duyulan tutku’dan başka bir şey olabilir mi?

[mailerlite_form form_id=10]

Eğer durum böyleyse, eğer hassasiyetimize işlemiş olanın dışında etkin bir eşitlikçilik yoksa, o zaman zamanımızın paradoksunu yeniden formüle etmek zorundayız. Modernlerin eşitlik tutkusu kaybolmamış, yalnızca toplumsal hayattan doğan ve bizde karmaşık bir ruhsal süreç oluşturan duygularımız altüst edilmiştir, demeliyiz. Kuşkusuz ki siyasi, yasal ve toplumsal eşitsizlikleri kavrama tarzımız ile ekonomik eşitsizlikleri anlama tarzımız arasındaki farkı açıklayabilir bu. Birincilere karşı savaşıyoruz, çünkü bunların birer tezahürü oldukları ayrımcılıklara karşı haklı bir öfke duyuyoruz. Oy hakkı ihlallerine ya da kayırmacılığa veyahut toplumsal devingenliğin önüne konan resmi ya da örtük bariyerlere isyan ediyoruz. Bu minvalde kadınlara, azınlıklara ya da engellilere reva görülen farklı muamelelere karşı da gitgide daha çok mücadele veriyoruz. Fakat servetlerdeki farklılık, ayrımcılık gibi görünmüyor bize. Bu noktada eşitlikçi dava, aynı mahiyete sahip değil –halbuki bu nevi eşitsizlikler şu veya bu şekilde giderilmediği takdirde siyasi, yasal ve toplumsal eşitlik olamaz. Zenginler ve yoksullar aynı haklara sahip olsalar da bir toplum bünyesinde ne aynı öneme ne de aynı nüfuza sahiptirler ve bu fark, aynı muameleyi görmelerini engelleyebilir.

Kaynaklar arasında durmaksızın derinleşen uçurum karşısındaki uyuşukluk, bu şekilde açıklanabilir. Benim bu kitapta iddia etmek istediğim varsayım da budur: Ülkelerin içindeki ekonomik eşitsizlikler,[i] eşitlikçiliğin zayıflamasından kaynaklanmamaktadır.[ii] Yani sanki gönüllerde bir eşitsizlik tercihi taht kurmuş gibi, artık güçlü eşitlikçi ideolojilere kapılmadığımızdan pes etmişiz de yalnızca amour-propre’un, bencil özsevginin bireyci tatminlerine boyun eğmişiz gibi düşünmek yanlış olur. Eşitlikle ruhsal ilişki çok daha karmaşıktır. Rekabetçi bir toplumun bağrında, kibirden dolayı güç istiyoruz, ama bu aynı zamanda belli bir eşitlik talebini de besliyor; lakin bu talebi, herhangi bir adalet talebiyle ilişkisi olmayan tamahkar arzulara çarçabuk indirgediğimizden pek fark etmiyoruz. Eşitsizlikler özgül ilişki kiplerini belirlemekte ve çeşitli tutkular üretmektedir. Bunların her birinin özgüllüğünü anlamak zorundayız. Söz konusu ilişkiler ve tutkular esasında sınırsız bir eşitlik arzusunun ifadesi değildir. Zira aksi takdirde ancak herkesin yoksul olmasıyla tatmin bulabilirdi bu tutkular. Yoğun duygular halinde ifade edilen eşitlik talebi sıklıkla bulanıktır ve bazen zor deşifre edilir. Ama temelde, gelirler ve kaynaklar arasındaki farkların müşterek bir dünyanın temsilini imkansız kılmadığı bir toplumda yaşama isteğinden ibarettir. Maddi kaynakların eşitlenmesi talebi, bu anlamda, modern birey toplumundan beklenen, herkesin tanınması talebi olarak anlaşılmalıdır.

Eşitlikçi tutkularımız çıkarsız değildir, ama kişilerarası kıyaslamaların toplumsal mantığı dahilinde bizzat dışlanmama arzusundan doğarlar. İşbirliğinin meyvelerinin eşitlenmesi konusunda belli ölçüde iyicil bir diğerkamlık ya da fazladan bir cömertlik olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur sanırım. Bir durumu tarafsız bir izleyici olarak dışarıdan bakıp meşruiyetini değerlendirmekten ziyade, o durumun tam manasıyla içine girdiğimizde, çok daha yoğun motivasyonlar hissederiz. Eşitlikçi tutkuların başka yer ve zamanlarda başka temelleri olmuştur. Sözgelimi yeni kurulan veya ütopik toplumlardaki topluluk tutkusundan ya da maziyi tamamen silip sınıf farklarını yok etmeyi arzulayan devrimci tutkudan bahsedebiliriz. Eşitsiz toplumlarımızda tutkuların saikleri aynı yapılandırmaya sahip değildir. Bunların dinamiğini anlayabilmek için, çağdaş duyarlılıklarımızın mahiyetini ve biçimlerini kavramamız gerek. Motivasyonları irdelemek, değerleri sorgulamak, kanaatleri tartmak ve bizi oluşturan duyguları deşifre etmek zorundayız.

Tutkuları kavramak zordur. Bilhassa kolektif tutkular, adamakıllı çetrefil bir konudur. Mahiyetlerini tarihsel koşullardan, toplumsal yapılandırmalardan ve kültürel özgüllüklerden alırlar. Eşitlikçi motivasyonlarımızı ve paradokslarını anlamak için, muhtelif kaynakları irdelemek ve çoklu bilgilere başvurmak gerekmektedir: (antik, modern ve çağdaş) felsefi kuramlar, iktisat tarihi incelemeleri, etnografya araştırmaları, psikolojik deneyimler – ama aynı zamanda duygularımızı ve onları hissettiğimiz durumları betimleyen edebi anlatılar da olmalıdır. Ben burada böyle bir tefekkür öneriyorum.


*Bu yazı, Florent Guénard'ın Eşitlik Tutkusu adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Zehra Cunillera'nın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.


[i] Toplumların bünyesindeki bireyler ve gruplar arasındaki eşitsizliklerden bahsediyorum yalnızca. Zira zengin ülkelerle fakir ülkeler arasındaki eşitsizlikler, eşitlikçi tutkuların mahiyeti üzerine antropolojik bir tefekküre yedirilemeyecek kadar engin bir konu.
[ii] Burada “eşitlikçilik” tabirini, teknik anlamda (eşitlik savunması ya da arayışı olarak) kullanıyorum. Bu tabirin Fransızcada genelde taşıdığı pejoratif çağrışımları bir yana bırakıyorum. Aynı şekilde, sıklıkla olumsuz manada kullanılan “dengeleme, tesviye” (nivellement) tabirini de yalnızca teknik anlamda kullanıyorum.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.