Faşizmden post-faşizme mi?

Faşizmden post-faşizme mi?
fasizm-enzo-traverso

Aşırı sağın yeniden canlanmasını ve yayılmasını bütün Avrupa’da gözlemliyoruz. Fakat bunun ayırıcı özelliklerini nasıl saptayabiliriz? Tarihçi Ian Kershaw’ın[i] (Nazizm ve İtalyan Faşizmi de dahil olmak üzere) 20. yüzyılda doğan birtakım hareketler için belirlediği okuma şeması bugün hâlâ geçerli olabilir mi?

Faşizm, tarihsel bilincimizin ve siyasi muhayyilemizin bir parçası olduğu için iki dünya savaşı arasındaki Avrupa’nın klasik faşizmlerine referans olarak kendiliğinden aklımıza geliyor. Fakat daha en baştan bu referans, mevcut bağlamdaki çok yönlü unsurlardan dolayı bulanıklaşıyor. İlk olarak, yorumcuların ve siyasi aktörlerin sıklıkla “İslamo-faşizm” olarak nitelediği İslamist terörizmden –ki bu meseleyi sonra konuşacağız– ikinci olarak da kendini “İslamo-faşizm”e karşı bir siper olarak yansıtan yeni radikal sağdan dolayı. Fakat “faşizm” kavramı üzerine düşünmeye başlar başlamaz bu kelime, bir açıklama unsuru olmaktan çok tartışma için bir engel olarak karşımıza çıkıyor.

Ben ise bunun için "post-faşizm" kavramını öneriyorum fakat sınırlarını işaret etme konusunda dikkatli bir şekilde. Bu kavram bize geçici, değişen ve hâlâ kristalleşmemiş bir fenomeni betimlemede yardımcı oluyor. Dolayısıyla, post-faşizm kavramı, faşizm kavramıyla aynı statüye sahip değil. Faşizm kavramının çeşitli anlamları var fakat kavramın meşruiyeti tartışılmaz ve genel kabul görmüş bir kullanımı mevcut. Faşizm üzerine tarihyazımına dair tartışma elbette bitmekten uzaktır fakat her şeye rağmen hakkında konuştuğumuzun ne olduğunu bugün açıkça biliyoruz. Bunun aksine, yeni radikal sağ hareketler heterojen, karma bir fenomen. Avrupa’nın her yerinde aynı özellikleri göstermiyorlar: Fransa’dan İtalya’ya, Macaristan’a, Ukrayna’ya veya Polonya’ya kadar ortak noktaları ve aynı zamanda birçok farklılıkları mevcut.

Buna dayanarak, bu yeni aşırı sağ hareketlerin yeni faşizmler olarak ele alınamayacağını söylüyorsunuz. Neden?

Post-faşizm kavramını tam da neo-faşizmden ayırmak için önerdim. Neo-faşizm, bazı ülkelerde izi silinmiş, neredeyse kalıntı bir fenomen, bazılarında ise eski faşizmi devam ettirme ve yeniden canlandırma girişimi. Orta Avrupa’da son yirmi yılda ortaya çıkan, tarihsel faşizmin ideolojik sürekliliğinin ürünü olduğunu açıkça iddia eden (Macaristan’da Jobbik iyi bir örnek) birçok parti ve hareket için durum böyle. Post-faşizm ise farklı. Matrisi, birçok durumda klasik faşizmle aynı fakat kendisini klasik faşizmden özgürleştirmiş. Bu hareketlerin çoğu artık “bu aynı soydan gelme”yi iddia etmiyor, dolayısıyla kendilerini neo-faşizmden açık bir şekilde ayırıyorlar. Dahası, artık ideolojik seviyede klasik faşizmle görünür herhangi bir süreklilik arz etmiyorlar. Bunları tanımlamayı denersek, bu faşist başlangıç tecrübesini yok sayamayız ve başlangıca dair bu matrisler olmadan da post-faşizm var olamazdı zaten. Aynı zamanda bu hareketlerin evrimini de hesaba katmak zorundayız çünkü hâlâ dönüşmekteler ve bugün akıbetini bilmediğimiz bir yöne doğru gidiyorlar. Daha dakik, sabit bir siyasi ve ideolojik karakterle yeni bir şeyi mesken tuttuklarında, yeni bir tanımı biçimlendirmek gerekecektir. Post-faşizmi nitelendiren şey, belirli bir tarihsellik rejimidir –21. yüzyılın başlangıcı– ve bu tarihsellik rejimi post-faşizmin dalgalı, değişken, içinde zıt siyasi felsefelerin dolaşıp durduğu, çoğu kez çelişkili bir biçimde tezahür eden ideolojik içeriğini açıklar.

Yeni radikal sağın geçici bir fenomen olduğunu söylemenizin sebebi nedir? Neden yeni bir ideolojik matrisle, farklı ülkelerde ve farklı yollarla da olsa henüz kristalleşmemiş olsun?

Son başarılarını göz önünde tutarsak birçok yönden sembolik olan ve üzerine Avrupalı spotların çevrildiği Fransız Ulusal Cephe vakasını alalım. İyi bilinen bir tarihe sahip bir hareket ile karşı karşıyayız burada. 1971’deki yaratımının zamanıyla pek aşikar olan doğumu, Fransız faşizminin matrisidir. Akabinde, sonraki on yılda bu parti Fransız aşırı sağının farklı akımlarını birleştirebildi: ulusalcı, Katolik fundamentalist, Poujadist, Fransız Cezayir’i nostaljisiyle sömürgecilik. Bu birleştirme işlemi mümkündü çünkü onu Vichy’den ayıran tarihsel mesafe ve sömürge savaşları nispeten ufaktı. Parti kurulduğunda, “faşist bileşen” birleştirici unsurdu ve bu partinin motoruydu. Partinin evrimi 1990’larda başladı fakat Marine Le Pen’in 2011’de partinin başına geçmesinden beri Ulusal Cephe, derisini değiştirmeye uğraşıyor: Söylem dönüştü; ideolojik ve siyasi referanslar o günden beri aynı değil ve partinin siyasi sahnedeki konumlanması da kayda değer bir değişime uğradı. Artık saygınlık kaygısına sahip ve Beşinci Cumhuriyet’in sistemine, “normal” bir siyasi değişim sunarak entegre olmaya çalışıyor. Kendisini bir alternatif olarak lanse ediyorsa, artık yıkıcı bir güç olarak görünmeyi dilemiyordur. Klasik faşizm, her şeyi tersine çevirmeyi istediği sistemi içinden dönüştürmek istiyor. Pek tabii, burada Mussolini ve Hitler’in iktidara gelmelerinin de meşru yollarla olduğunu söyleyerek itiraz edilebilir fakat onların hukukun egemenliğini altüst etme ve demokrasiyi silme arzuları şüphe götürmezdi. Ulusal Cephe’nin siyasi söylemi pek farklı, tıpkı günümüz Fransa’sını 1930’ların Avrupa’sından ayıran tarihsel bağlamlar gibi. Bu büyük bir değişimdir. Birinci Ulusal Cephe ile aynı soydan geldiklerini elbette görebiliriz, bilhassa bu hareket, kelimenin “literal” anlamıyla hanedana ait izlere sahip çünkü babası iktidarı kızına devretti. Bununla beraber, bu ulusalcı hareket şu an bir kadın tarafından yönlendiriliyor ki bu durum faşist hareketlerin gerçekten ortak bir özelliği değil. Dahası, baba ile kız arasındaki ideolojik çekişme veya esas Ulusal Cephe ile bağlantılı akımlar ve onu başka bir şeye dönüştürmek isteyenler arasında açıkça görülen gerilimler sürmekte. Dolayısıyla mutasyon hâlâ devam ediyor. Bir dönüşüm hattı başladı ve henüz kristalleşmedi.

[mailerlite_form form_id=10]

Yeni aşırı sağın yükselişi karşısında AB’nin rolünü nasıl görüyorsunuz? Bunun sebebi mi, devası mı?

Keşke ikinci cevabın doğru olduğunu söyleyebilseydim fakat maalesef her şey bunun böyle olmadığına işaret ediyor. Avrupa fikri eskidir ve Avrupalı federalizmin ilk tasarılarının tarihi 19. yüzyılın ilk yarısına kadar gider. II. Dünya Savaşı’nın neticesinden sonra bir Avrupalı topluluğun ilk taslağını tanzim eden muhafazakar devlet adamları, faşizm ve milliyetçilik sayfasını kapatıp gerçek bir iş birliğine başlamak için kıtaya barışı getirmenin samimi arzusuyla hareket ettiler. Ayrıca, hepsinin Avrupalı bir Almanya fikriyle ilişkili olduğu eklenebilir. Almanya şansölyesi Kondrad Adenauer, İtalya başbakanı Alcide De Gasperi ve Fransız dışişleri bakanı Robert Schuman kendi aralarındaki görüşmelerde birbirleriyle Almanca konuşuyorlardı. Adenauer Renanya’da, Köln belediye başkanıydı, De Gasperi Habsburg İmparatorluğu Meclisi’nde milletvekiliydi ve Schuman ise Alman üniversitelerinde eğitim görmüştü. Prusya milliyetçiliğine karşı marjlarda Avrupalı bir Almanya’yı şekillendirmişlerdir.

AB, başta ekonomik entegrasyonu (kömür ve çelik) bir siyasi inşanın öncülü olarak tasavvur etmişti ve bu da devletlerin konfederasyonuna yol açmalıydı fakat günümüzde AB, bu asli projeden çok daha uzun bir yol katetti. Mali piyasaların ulusüstü egemenliğine tabi olmak için ulusal egemenlikleri kademe kademe aşındırdı. 2015’teki Yunan krizi, Birlik’in gerçek gücünü gösterdi: Troyka (Avrupa Merkez Bankası, IMF ve AB’nin siyasi kolu AB Komisyonu). Şu nokta çarpıcı: Bugün büyük uluslararası bankalar tarafından ekonomisi talan edilmiş bir ülke olan Yunanistan’ın borcuna gösterilen bütün katılıktan sonra, AB mülteci krizi zamanlarında ise kendisini aynı derecede güçsüz göstermiştir. Maliye bakanlarının ahenkli korosu, üye ülkeler arasındaki sınırların kapatılmasıyla ulusal zenofobinin (yabancı düşmanlığının) kakofonisine dönüşmüştür. Bu galiz gösteri, bizim Avrupalı elitlerimizin verip veriştirdikleri tüm milliyetçi, yabancı düşmanı ve popülist hareketlerin temel meşrulaştırmalarından birisidir. 2004-2014 arası, Komisyona José Manuel Barroso başkanlık yaptı, şimdi Goldman Sachs’ın danışmanı; 2014’te yerine Jean-Claude Juncker geçti ki o da yirmi yıldır Lüksemburg vergi cennetini yönetiyordu. Başka bir Goldman Sachs temsilcisi Mario Draghi, Avrupa Merkez Bankası’na başkanlık yapıyor. Bu figürlerin yanında Adenauer, De Gasperi ve Schuman gibi vizyonlu ve cesaretli devlet adamları, devler olarak görünüyorlar. Brexit travmasından sonra AB eğer dümen kıramazsa, sağ kalmayı hak etmeyecektir. Bugün, aşırı sağın yükselişine karşı bir engel olarak durmaktan çok uzaktadır hatta onları meşrulaştıran ve besleyen bir yerdedir. Bununla birlikte Ulusal Cephe’nin iktidara yükselmesi, aşırı sağın Avusturya veya Danimarka’daki seçim başarılarından çok daha önemli neticelere sahip olabilir ve muhtemelen AB’nin parçalanmasına damga vurabilir. AB’nin yerinden oynaması ve bunun da ekonomik krizle sonuçlanması bağlamında, Ulusal Cephe çok daha radikal bir hale gelecektir: Post-faşizm böylece neo-faşizmin özelliklerini alabilecektir. Domino etkisiyle başka ülkelerin aşırı sağları kuvvetlenecek ve benzer bir evrimi tecrübe edeceklerdir. Bu hipotez hariçte bırakılamaz. İşte bu yüzden “post-faşist” sağın geçici ve değişen karakterini vurguluyorum.

Fakat daha orada değiliz. Bugün küresel ekonomiye hakim olan güçler, Marine Le Pen’in veya eski dünyanın diğer yabancı düşmanı ve “post-faşizm” hareketlerinin üzerine zar atmıyor, AB’yi destekliyorlar. Bundan dolayı Brexit’e karşılardı ve yine bundan dolayı Amerika seçim kampanyalarında Wall Street, Donald Trump’ı değil, Hillary Clinton’ı destekledi. Yukarıda tasvir ettiğim Ulusal Cephe’nin iktidara gelmesi ve AB’nin çöküşü senaryosu, hakim sosyal ve siyasi bloğun kıta ölçüsünde yeniden düzenlemesini içermektedir. Bu uzatılan kaotik durumda, her şey mümkün olacaktır. Esasında, Almanya’da 1930-1933 arasında olan şey budur. Nazilerin, öfkeli halk tabakasının bir azınlık hareketi statüsünü bırakıp büyük Konzern’lerin (şirketlerin), endüstriyel ve finansal elitlerin, akabinde de askeriyenin muhatabı haline gelmesi.


*Bu yazı, Enzo Traverso’nun Faşizmin Yeni Yüzleri adlı kitabından seçilmiş bir parçadır. Kadir Filiz’in çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan kitaba buradan erişebilirsiniz.


[i] Ian Kershaw, Qu’est-ce que le nazisme?, Paris, Folio-Gallimard, 1992.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.