Faşizme karşı omuz omuza

Faşizme karşı omuz omuza
İstanbul, 20 Mart 2025. Fotoğraf: Khalil Hamra, AP Photo.

“Faşizme karşı omuz omuza!” Sokaklarda binlerce kez haykırdığımız bu sloganı mitinglerden, üniversite kapılarından, 1 Mayıs alanlarından, gözaltı otobüslerinden, feminist gece yürüyüşlerinden tanıyoruz… Bu slogan yalnızca ezbere tekrar edilen bir haykırış değil, ortak bir tarihsel hafızanın, paylaşılan bir siyasi deneyimin, aynı omuzda biriken yorgunlukların ve isyanın dışavurumu. O halde durup düşünelim: Bu slogan nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Ve bugün tam da 8 Mart ertesinde, 19 Mart itibarıyla başlayan siyasi darbeye karşı direnişlerde bu slogan tekrar tekrar dile geldiğinde, faşizme karşı olmak için hangi omuzlarla yan yana olmak gerek?

Türkiye’de bu sloganın belirgin biçimde yaygınlaştığı yıllar, 1990’lara yani devletin faili meçhul cinayetlerle, paramiliter şiddetle, Kürt karşıtı politikalarla ve derin yapılarla örülü olduğu döneme denk geliyor. Üniversitelerde öğrencilere, sendikalarda işçilere, Kürt şehirlerinde halka yönelen baskı, yalnızca fiziksel bir şiddet değildi, aynı zamanda kolektif hafızayı da parçalama girişimiydi. “Omuz omuza” demek, yalnızca birlikte olmak değil, birlikte direnmek, birlikte hatırlamak ve birlikte yürümek demekti. Slogan, sadece faşizme karşı değil dağınıklığa, umutsuzluğa ve yalnızlığa karşı da yükseldi.

Ama sloganın tarihini yalnızca Türkiye’yi odağa alarak kavramak mümkün değil. 20. yüzyılın ilk yarısına gidelim: İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, İspanya’da Franco, Japonya’da ise emperyal militarist rejimlerin benzer biçimlerde kadınlara, azınlıklara, muhaliflere yönelttiği baskılar, faşizmin sadece iktidar biçimi değil aynı zamanda bir normlar bütünü ve bir tür duygular rejimi olarak ortaya çıktığını gösterdi. Faşizm yalnızca yukarıdan inşa edilen bir şey değildi. Gramsci’nin “hegemonya” kavramıyla anlattığı gibi, rıza ile de kurulur; okulda, evde, medyada, ailede yeniden üretilirdi. Faşizm, işçi sınıfının devrimci potansiyelini bastırmak için seferber edilen karşı-devrimci bir enerji biçimiydi de. Faşizm, kitlelerin enerjisini bastırmak için milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi ideolojik araçlara sadece başvurmaz. Bu ideolojik yaklaşımlar, yalnıza araç değil faşizmin tesisinde de bir bütünün parçalarıdır. Adorno, faşizmin otoriter kişilik yapıları ve kapitalist kültürün baskıcı doğasıyla el ele geliştiğini söyler. Dolayısıyla faşizm sadece bir politik rejim değil bir kişilik biçimidir, içinde yaşadığımız gündelik hayatta sürekli olarak yeniden üretilen bir zihin halidir. Ishay Landa’nın da belirttiği gibi, faşizm kapitalizmin kriz anlarında başvurduğu olağanüstü bir yöntem değil, bizzat onun doğasından çıkan yapısal bir sonuçtur. Bu nedenle faşizme karşı mücadele, bir rejim değişikliğinden çok daha fazlasını gerektirir.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, feminist teori olmadan, ataerkil kapitalizmin birlik gücünü ifşa etmeden faşizmi anlamaya çalışmak, yalnızca eksik değil tehlikeli bir basitleştirme olacaktır. Tam da bu yüzden zaten biz 8 Mart’larda, feminist gece yürüyüşlerinde, 25 Kasım’larda ve benzeri kadın eylemlerinde “faşizme karşı omuz omuza” diyoruz. Çünkü faşizm kadın düşmanlığı ve kutsal aile söylemi üzerinden yükselirken tarihsel olarak da faşizmin en çok saldırdığı alanlardan biri kadınların hayatı, emekleri oldu.

Almanya’daki, İtalya’daki, İspanya’daki faşist iktidarların programlarına bakıldığında görülecektir ki çoğunlukla aylaklar, kaçakçılar, Yahudiler, komünistler gibi "yok edilecek" insan topluluklarına odaklanılmıştır. Klasik analizler, her ülkede faşist ideolojinin söyleminin değiştiğini söylese de aileyi ve vatanı tehlikeye atan Marksizmin ortak düşman olduğunda ortaklaşır. Ancak kadınlar doğrudan “yok edilecek” insan topluluğu kategorisine girmemiştir çünkü faşist ideolojinin iktidara gelmesi için kadınlara, kadınların hayatı üstüne inşa edilen politikalara ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bugün analizimizi tüm faşizmlerin ortak düşmanı olarak Marksizmi ve kadınları göstererek genişletmeliyiz; biri açık seçik düşmanı, diğeri ise açık edilmesi arzu edilmeyen düşmanı. Her ne kadar analizinin içeriği, tam olarak işaret etmeye çalıştığım noktayı kapsamıyorsa da faşizmi anlama konusundaki ilk adım, 1923 yılında III.Enternasyonal’e sunduğu raporla Clara Zetkin tarafından, bir kadın tarafından atılmıştır. Zetkin, bu raporunda faşizmi yalnızca askeri ya da politik bir tehdit olarak değil, küçük burjuvazinin kriz anındaki korkularının ideolojik ifadesi olarak değerlendirerek, emekçi kadınların faşizme karşı direnişteki rolünü erken tarihte vurgulayan ilk Marksistlerden biridir.

Nazi Almanyası’nda kadının yaşamı “çocuk, mutfak, kilise” (kinder, küche, kirche) üçgenine sıkıştırılmış; kadınların doktor, öğretmen ve yargıç gibi mesleklerde çalışmaları engellenmiş; üniversitelerde profesör olmaları ve yargıçlık yapmaları yasaklanmıştır. Mussolini İtalyası'nda doğurganlık teşvik edilmiş, çalışan kadınlar cezalandırılmış, 1942’de yürürlüğe giren Codice Rocco (Rocco Ceza Kanunu) ile bir ailenin erkek üyesine (baba, koca ya da erkek kardeşe) “namusunu koruma” gerekçesiyle kadını öldürmesi veya yaralaması durumunda cezai indirimi ya da cezasızlığı mümkün kılan bir düzenleme getirmiştir. İtalya'da kız çocuklarının liselerde edebiyat ve felsefe gibi düşünsel derinlik gerektiren disiplinlere yönelmesi yasaklanmış, bir başka uygulamayla, kız öğrencilerden üniversite harçlarının iki katı alınması zorunlu hale getirilmiş, bu da fiilen üniversiteye erişimi imkansızlaştırmıştır. Bazı durumlarda, üniversitelere girişte sınav uygulaması tamamen kaldırılarak, kadınların başvurmasını caydırmak amaçlanmıştır. Almanya’da ise kızlara ortaöğretimde matematik ve Latince eğitimi verilmesi engellenmiştir. Franco İspanyası’nda kadınların boşanma hakkı ellerinden alınmış, Katolik aile yapısı yeniden tahkim edilmiştir. Japonya’da kadınlar savaşın lojistik destekçisine indirgenmiş, seks köleliğine zorlanmıştır. Bu rejimlerin ortak noktası kadınların bedenini, emeğini, arzularını ve sözünü denetim altına almalarıdır.

Şimdi 2025 yılına geçiş yapalım ve bu geçişi faşizm için bir “kopuş” olarak değil bir “süreklilik” olarak görelim. 2025 yılının Türkiye’de “Aile Yılı” ilan edilmesi, devletin toplumsal cinsiyet politikalarında giderek daha muhafazakar ve cinsiyetçi bir yönelime girdiğini açıkça göstermektedir. Bu ilan yalnızca sembolik bir adım değil, aynı zamanda kadınların toplumsal hayattaki yerini daraltmayı amaçlayan somut politikaların da habercisidir. Belediyelere bağlı kreşlerin hedef alınması, kadınların kamusal alandaki varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli bakım hizmetlerine erişimin kısıtlanması anlamına gelirken, sosyal yardımların "aile yapısına" göre koşullandırılması, kadınları bağımsız bireyler olarak değil ailenin bir parçası olarak tanımlayan ve ekonomik olarak erkeğe bağımlı kılmaya çalışan bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Kürtajın halen yasal olmasına karşın kamu hastanelerinde fiilen erişilemez durumda olması, kadınların bedenleri üzerindeki karar hakkının sistematik olarak gasp edildiğini göstermektedir. Kadın sığınma evlerinin yetersizliği, şiddet mağduru kadınların güvenli bir yaşam kurabilme imkânlarını sınırlarken, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve şiddetle mücadele yasalarının zayıflatılması, kadınların yaşam hakkının devlet eliyle tehdit altına alınması anlamına gelmektedir. Tüm bu gelişmeler, bize açık bir gerçeği göstermektedir: Türkiye’de otoriterleşme süreci, yani faşizmin kurumsallaşması, kadınların yaşamları, bedenleri ve hakları üzerinden inşa edilmektedir. Dolayısıyla, bu baskıcı düzene karşı verilecek her mücadele, ancak feminist bir perspektifle yürütüldüğünde gerçek anlamda etkili ve kapsayıcı olabilir. Kadınların özgürlüğünü merkeze almayan hiçbir direniş, faşizme karşı gerçek bir alternatif sunamaz.

Çünkü faşizm sadece bir partinin ya da liderin tiranlığı değil, aynı zamanda kadınların, LGBTİ+ bireylerin, göçmenlerin sistematik olarak bastırıldığı bir düzenin adıdır. Faşistleşme, kimin yaşayacağına, kimin öleceğine, kimin görüneceğine ve kimin susacağına karar verme yetkisinin devlete ait olduğu bir rejimdir. Göçmen bir kadının sokağa çıkamaması, anadilinde yardım isteyememesi, çıplak aramaya maruz kalması sadece bireysel bir mağduriyet değil, bu rejimin gündelik faşist pratiklerinin göstergesidir. Örneğin, faşizm göçmen düşmanlığı yapar, parkta Suriyeli bir kadını çocuklarıyla görmek istemezken evine bakıcı olarak alabileceği Gürcistanlı göçmen kadına da ses çıkarmaz.

Bugün Türkiye’de faşist tahakküm sadece polis copuyla, yasayla ya da mahkeme kararıyla değil, kültürel kodlarla ve gündelik hayattaki normlarla inşa ediliyor. Kadınların nasıl giyineceği, kaç çocuk doğuracağı, nasıl konuşacağı, nerede bulunacağı sürekli olarak belirleniyor. Medyada kadınlar ya mağdur ya da aile içinde “fedakar anne” olarak temsil ediliyor. LGBTİ+ bireyler “sapkın” ilan ediliyor. Kreşlere yapılan saldırılar yalnızca çocuk bakımına değil, kadınların kamusal yaşama katılımına yapılan bir saldırı. Kadının çalışmaması, bağımlı olması, evde tutulması, devletin arzuladığı “ideal toplum”un temel yapıtaşı haline getiriliyor.

Bu koşullarda “faşizme karşı omuz omuza” demek, aynı zamanda “kadın düşmanlığına karşı omuz omuza” demek, “feminizmin yanında omuz omuza” demek olmalıdır. Enzo Traverso’nun “post-faşizm” olarak tanımladığı bugünkü otoriter popülist dalga, geçmişin klasik faşizminden farklı olarak seçimli ama özgür olmayan bir rejimi işaret eder. Türkiye’de bu modelin pek çok unsuru açıkça mevcuttur: lider kültü, yargının siyasallaşması, medya tekeli, kültürel baskı, kadın düşmanlığı… Ve buna karşı verilecek mücadelenin feminist bir bakış içermemesi, bizi yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda gerici bir pozisyona iter.

Faşizm, kadınlar olmadan, kadınlara rağmen, kadınları bastırarak inşa edilir. Ancak kadınlarla birlikte, kadınların sözüyle, kadınların özneliğiyle yıkılabilir. Bugün 8 Mart’ta, 25 Kasım’da, üniversite forumlarında, gece yürüyüşlerinde en güçlü sesi çıkaranlar yine kadınlar, yine feministlerdir. Bu yüzden “faşizme karşı omuz omuza” dediğimizde, gerçekten kiminle omuz omuza olduğumuz sorusunu açıkça sormak zorundayız. Faşizmi yalnızca soyut bir kavram, uzak bir tehdit ya da geçmişte kalmış bir karanlık olarak görürsek, onun gündelik hayattaki tezahürlerini kaçırırız. Ve en önemlisi, onunla gerçekten mücadele edemeyiz.

Son günlerde, özellikle 19 Mart’tan itibaren İmamoğlu’na yönelik gerçekleştirilen operasyonların ardından gençleri kadınlar, halk günlerdir sokaklarda siyasi darbeye karşı direnişte. Ancak bu direnişin kendisi içinde bile, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik sistematik şiddet ve baskı biçimleri açıkça görülüyor. Alanlarda, polislerin kadınlara yönelik coplu müdahaleleri, gözaltılarda yaşanan çıplak aramalar, kadınların hem erkek hem de kadın polisler tarafından cinsiyetçi hakaret ve baskılara maruz bırakılması; iktidarın yalnızca sokaktaki direnişi değil, doğrudan kadın bedenini ve varlığını da hedef aldığını gösteriyor. Bu süreçte bir kız yurduna silahlı cihatçı bir örgüt tarafından saldırı düzenlenmesi, sadece devletin değil devletin göz yumduğu yapılar aracılığıyla da kadınlara yönelik tehditlerin nasıl tırmandığının kanıtı. Direniş alanlarında kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik cinsiyetçi küfürler, dışlayıcı söylemler ve güvensizlik ortamı, faşizmin yalnızca bir iktidar biçimi değil bir toplumsal zemin, bir normlar düzeni ve bir duygu rejimi olduğunu hatırlatıyor.

Dolayısıyla, bugün alanlarda yeniden ve yeniden yankılanan “faşizme karşı omuz omuza!” sloganının, bu yapısal cinsiyetçiliği, bedenlere yönelen şiddeti ve faşizmin toplumsal dokudaki tezahürlerini görmeden atılması, onu içeriksiz bir tekrar haline getirir. Oysa gerçek bir karşı çıkış, bu şiddeti teşhir etmekle ve onu da faşizmin ayrılmaz bir parçası olarak görmekle mümkün. Nitekim bu slogan çoğu zaman tam da bu cinsiyetçi tahakkümün yeniden üretildiği alanlarda yankılanıyor. 19 Mart sonrası düzenlenen eylemlerde kadınlar ve lubunyalar, sadece faşizme değil direniş alanındaki ataerkil normlara da karşı yürüdüler. Faşizme karşı direnişin kendisi içinde bile yeniden üretilen bu eril refleksler, bize sloganın içini doldurmanın yolunun, içerideki tahakkümle de yüzleşmekten geçtiğini gösteriyor.

Çünkü eksik omuzla ne barikat kurulur ne de yol açılır.


*Bu yazı ilk kez Çark Başak Dergisi’nin Nisan 2025 sayısında yayımlanmış, vesaire için yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiştir.


Kaynakça

Adorno, T. W. (1950). The authoritarian personality. Harper & Brothers.
Bensussan, G., & Labica, G. (Haz.). (2016). Faşizm. İçinde Marksizm sözlüğü (V. Yalçıntoklu, Çev., ss. 356–360). Yordam Kitap.
Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks. International Publishers.
Landa, I. (2020). Faşizm ve kitleler. Yordam Kitap.
Pektaş, E. (2023, Kasım 5). “Faşizm ve Kadınlar” Sorunu. Kadın Vardiyası.
Tekeli, Ş. (1990). Faşizm ve kadınlar. Sosyoloji Konferansları, (2), 101–110.
Traverso, E. (2019). The new faces of fascism: Populism and the far right. Verso Books.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.