“Gece karanlıktan korkarsan, bu kenti ateşe veririz”

“Gece karanlıktan korkarsan, bu kenti ateşe veririz”
nejla-isik-akbelen

İçimizi yakan, kavuran, bırakın başımıza gelmesini sadece haberini okuduğumuzda bile paramparça olduğumuz birçok olaya tanıklık ettiğimiz bir seneyi daha geride bıraktık. Yıllar bir bir devrilirken her defasında daha fazla acıyla karşı karşıya kalmak, çaresizlik hissinin bütün topluma yayılması, bırakın çözüm sunmayı mevcut karanlığı bile okumaktan aciz bir muhalif blok arasında yönümüzü bulmaya çalışıyoruz.

Birkaç hafta önce TBMM Genel Kurulu’nda konuşan AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin öfkeyle şunları söylüyordu: “Her şeyi dönüp dolaşıp paraya bağlıyorsunuz. Bu problemlerin tek sebebi parasal sebepler mi?” Değil. Bunun altında başka sebepler var.” Özlem Zengin, İzmir'in Selçuk ilçesinde, anneleri hurda satmaya gittiği sırada çıkan yangında hayatını kaybeden beş çocuk nedeniyle iktidarı eleştirenlere söylüyor bu sözleri. Şüphesiz ki Zengin’in dünyasında açlık, yoksulluk, gıda, barınma, ısınma gibi krizlere hiç yer yok. “Yoksulluk” dendiği an zaten çoktan patlamış bir balona dönüşen sosyal yardımlardan bahsetmeye başlıyor: Yüzde 60’ını kadınlara verdiğimiz… Yani kadınların yarısından fazlasını bakım verme rolüyle hapsettiğimiz, yardımlarla kendimize bağımlı kıldığımız, bugün yardım ediyorsak yarın oy olarak geri istediğimiz o meşhur yardımlar… Ölümlerin ardındaki iktisadi, siyasal ve ideolojik hattan zaten kimse bahsetmiyor.

Sistemin kronikleşmiş düşünce biçimi, ahlarla vahlarla, ölen çocuklara üzülmekle, erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybeden kadınları anmakla, “kadınlar öldürülmesin” gibi kuru, içi boş ve temenniden ibaret cümlelerle sıkıştırıyor zihinleri. Sınıf temelli toplumun üzerine örttüğü bir kefenle, politik formundan sıyırdığı cenaze töreninde, kadına yönelik şiddeti çözmek şöyle dursun teşhisten bile uzak bir güzergahta duraklayıveriyoruz. Cenazesi hızla kaldırılan ölüler, ağlama yarışına girmiş failler…

2024 yılının neredeyse uzun bir cenaze töreni gibi geçtiği söylenebilir belki. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıkladığı verilere göre, 2024’te kadına yönelik yaralama suçlamasıyla 212 bin, çocuğa cinsel saldırı suçlamasıyla 25 bin dosyanın açıldığını, öğrenebildiğimiz kadarıyla 309 kadının katledildiğini öğrendik. Herhangi bir haber sitesinin arama kutucuğuna “kadın cinayeti” yazalım ve çıkan sayfalarca habere bakalım hep birlikte. Her ilden, her türlü erkek şiddetiyle öldürülen yüzlerce kadın… Sadece son 15 yılda 5 bine yakın kadın erkek şiddetiyle hayatını kaybederken sorumlular en çok ağlama yarışına girmiş gibi pozlar kesmeye devam ediyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu şiddetin nedenini alkole bağlarken, AKP Kadın Kolları Başkanı Ayşe Keşir de "İstanbul Sözleşmesi yaşatır" söyleminin bir balondan ibaret olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Okula aç giden çocuklardan, yönettikleri ve büyüttükleri yoksulluktan, ayaklar altına aldıkları hukuktan, en büyük suç ortakları sermayeden, her gün para aktardıkları çocuk öğütücüsü tarikat ve cemaatlerden, aile diyerek yok etmeye çalıştıkları eşit ve özgür kadından, gerici politikalarından ve zihinlerinden, "ucuz emek-makbul kadın-kutsal annelik" zehirli üçgeninden bahsetmemizi istemiyorlar.

Fakat bunları yaparken unuttukları bir şey var: Varlıklarını direnişe borçlu olan kadınlar. İstediği kıyafeti giyebilmek, eve bir saat daha geç gelebilmek, âşık olabilmek, okula gidebilmek, çalışabilmek, kendine ayrı bir hayat kurabilmek için, yani hayatının her saniyesi için direnen, hayatlarını direniş üzerine inşa eden kadınlar... Evde çocuğa, yaşlıya bakan, işyerinde sömürülen, sokakta taciz edilen, şiddetin her türlüsüne direnmeye çalışan, tüm yanlışları düzeltir gibi mücadelesini her gün yeniden üretenler…

Gözyaşları içinde samimiyetsiz bir cenaze törenine çevrilen bu karanlıkta, ölüleri için direnen, yaşayanların hakkı için yorulmadan mücadele eden, “kadın cinayetleri politiktir” diye bağıran, öfkesini hep taze tutan kadınlar. 25 Kasım’da sokakları, metroları kapanan bir kentte ya da Taksim’de çocuklarının akıbetini öğrenmek için polis şiddetine, Batman’da kayyumlara direnen, Narin davasında duruşma salonunu dolduran, Filistin için can veren, Akbelen için kendini ağaçlara siper edenler... Akbelen için köyün kadınları ile birlikte direnen ve BBC’nin ilham veren 100 kadın listesine de giren İkizköy mahallesinin muhtarı Nejla Işık’ın da dediği gibi, “Evde, tarlada, sokakta ve mücadelede kadınlar... Onlar dünyayı güzelleştirenler ve şüphesiz onu kurtaracaklar.”

“Misafir Odası” isimli podcastin baş karakterlerinden 50’lilerin sonundaki ev hanımı İştar, gönderilmediği okulun, giyemediği eteğin, sevilmediği evliliğinin sonunda kendini Taksim’de bir eylemde bulur. Gözü bir pankarta takılır ve içi ısınır: “Gece karanlıktan korkarsan, bu kenti ateşe veririz.”

Düzenin sabahtan akşama kadar üzerimize boca ettiği eşitsizlik, sömürü ve gericilik kıskacından başını çıkaran, emek ve kadın mücadelesini beraber ören, umudu örgütleyen, umutla örgütlenen, kendini ve varoluşundaki direnme gücünü hangi yaşta olursa olsun hatırlayan kadınlar iyi ki var. İyi ki öfkemiz taze, iyi ki sokaklardayız, hayatın ta ortasında meydan okuyoruz egemenlere. Şairin de dediği gibi: Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.