“Gezegenin sınırları dahilinde herkes için iyi bir yaşam”
“Gezegenin sınırları dahilinde herkes için iyi bir yaşam.” Bu cümle, “küçülme” (degrowth) diye bilinen ve 1970’lerden bu yana daha çok teorik açıdan gündemde yer alan bir dizi ilkenin ve politikanın ardındaki hedefi özetliyor. Ekonomik büyümenin genelde başarının nihai ölçüsü kabul edildiği bir dünyada, küçülme kavramı küresel ekonomi ile gezegenin refahı arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi vurgulayan radikal ve zorunlu bir paradigma değişimi anlamına geliyor.
Küçülmeyi savunmak, sürekli ekonomik büyümenin hem arzu edilir hem de uygulanabilir olduğu yönündeki hakim anlayışa kafa tutuyor. ABD’li çevrebilimci Donella Meadows değişimin zorunluluğunu etkili biçimde anlatıyor: “Ekonominin ilk emri şudur: Büyü, sonsuza dek büyü. Dünya’nın ilk emri ise şudur: Yeter.”
Yaşamın doğal akışını sürdürebilmek için yavaşlamamız gerekiyor. Bu da küresel ekonominin zorunlulukları arasında yer alan maden çıkarma, kirlilik ve atık üretiminin bilinçli bir şekilde azaltılmasını gerektiriyor. Yaygın yanlış anlamaların aksine, “küçülme” durgunluk, kemer sıkma, gerileme veya yoksullaşma anlamına gelmez. Aksine refah, eşitlik ve ekolojik dayanıklılığa, sürekli GSYH büyümesinden daha fazla öncelik verir. Toplumsal değerleri yeniden düşünmeyi, zenginliği ve kaynakları adil bir şekilde yeniden dağıtmayı ve yerel özerkliği teşvik eder.
Küçülme, özellikle gelişmiş ülkeler ve çokuluslu şirketler gibi tarihsel açıdan en fazla karbon salımı yapanların enerji ve malzeme tüketiminde ciddi bir azalma anlamına gelir. Zengin ülkelerin dramatik ölçüde küçülmesini, daha yoksul ülkelerin de refah düzeyinin artmasını hedefler. Dünyanın en zengin yüzde 10’luk kesiminin karbon emisyonlarının yüzde 50’sinden sorumlu olduğu düşünüldüğünde, 10 milyarlık dünya nüfusunun Kuzey Amerika veya Avrupa yaşam tarzıyla bu gezegende var olamayacağını gösterir. Refahı sonsuz tüketimle eş tutan hakim tüketimci ideolojiler doğaları gereği sürdürülemezdir.
Kuşkusuz, küçülmeye geçiş büyümeye dayalı ekonomilere önemli zorluklar ortaya çıkarır, çocuk oyuncağı olmayacaktır. Özellikle refahı tarihsel olarak fosil yakıtların sömürülmesiyle beslenen gelişmiş ülkeler için ekonomik sistemlerin baştan aşağı yenilenmesini gerektirir. Gelişmekte olan ülkeler bile her ne pahasına olursa olsun sürekli büyüme yaklaşımından vazgeçip sürdürülebilir ekonomilere geçişten fayda sağlayabilir.
Kabul edelim, iklim krizi sağlığımızı sayısız biçimlerde etkiliyor ve geçim kaynaklarını tehlikeye atıyor. Artan sıcaklıklar çevresel bozulmayı, doğal afetleri, aşırı hava koşullarını, gıda ve su güvensizliğini körüklüyor. Dünyanın ekolojik sınırları içinde yaşamak, insanlığın ve gezegenin hayatta kalması için fazlasıyla önemli. Küçülme hareketi de geniş ölçekli bir ekonomik ve kültürel dönüşüm ihtiyacını vurguluyor. Yaşama, üretme ve çalışma biçimlerimizin baştan aşağı yenilenmesini öneriyor. Çevresel, sosyal ve ekonomik sistemlerin birbirine bağlı olduğunu kabul ediyor, “kalkınma” konusunda daha bütüncül bir yaklaşımı savunuyor.
Peki, küçülmeye geçiş nasıl uygulanabilir? Bu sürecin muhtemel iki boyutu var. Sosyokültürel boyutu küçülme ilkeleriyle toplumsal örgütlenmeyi, yeni kültürel formları ve ilişki biçimlerini geliştirip yayacak bir toplumsal hareketi gerektirir. İkinci boyut ise daha çok politikaya odaklanır, birbiriyle kesişen iki hedefe yönelik belirli politikaların geliştirilmesini ve uygulanmasını içerir: toplumun metabolik ayak izini ekolojik sınırlara uyacak şekilde azaltmak ve bu ayak izinin kısıtlamaları dahilinde sosyal refahı en üst düzeye çıkarmak.
Küçülmeyi benimsemek sadece bir seçenek değil, varoluşsal ekolojik krizlerle karşı karşıya olan bir dünyada sürdürülebilir bir gelecek için zorunluluktur. Sürekli büyüme mitine meydan okuyarak ve toplumsal önceliklerimizi sürdürülebilirlik ve eşitliğe doğru yeniden yönlendirerek uygulanabilir bir alternatif sunar. Geçiş süreci “ürkütücü” görünse de, gezegenin sınırları dahilinde yaşama zorunluluğu bizi mevcut yörüngemizi yeniden düşünmeye ve radikal bir paradigma değişimini benimsemeye zorluyor. Doğanın inkar etmeyi seçtiğimiz bilgeliğine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor.
Nihayetinde sevdiğiniz insanlarla daha fazla zaman geçirebileceğiniz ve yapmak istediğiniz şeyleri yapabileceğiniz bir hayattan daha cazip ne olabilir? Ekonomik faaliyetlerdeki azalma bize iyi bir yaşamın en önemli bileşenlerinden birini de kazandıracaktır, yani daha fazla zamanı.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()