Gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz

Gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz
yetistik-cunku-biz

19 Mart’ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin Beyazıt’ta yıktığı o ilk barikatın ardından başlayan ve dalga dalga büyüyen direniş eylemleri bir ayın sonunda lise sıralarına kadar uzandı. Türkiye’nin farklı kentlerinde liseli gençlerin, öğretmenlerinin sürgün edilmesine karşı kararlılıkla sürdürdüğü eylemler, uzun süredir birikmekte olan toplumsal öfkenin ve adalet arayışının gün yüzüne çıkışının son örneği. Bu eylemler, yüzünü tam da memleketin karanlık gidişatına çeviren bir kuşağın ayağa kalkışına tanıklık ediyor.

Öğrencilerin, idarecilerin disiplin tehdidine karşı geri adım atmaması, onların yalnızca bir okul binasında hapsolmuş “çocuklar” olmadığını; bilakis kendi geleceklerine, kentlerine, ülkelerine sahip çıkan bir irade taşıdıklarını gösteriyor. Lise sıralarından üniversite kampüslerine, sadece öğrencilerin değil, ailelerin ve mezunların dayanışmalarına kadar genişleyen bu direniş dalgası, iktidarın bütün baskı araçlarına rağmen gençlerin mücadeleci tavrının kolayca sönmeyeceğini kanıtlıyor.

Öte yandan, temel demokratik haklarını talep eden liseli gençler devletin tehditkar bakışları altında gelecek korkusuyla yaşamak zorunda kalıyor. Oysa tam da bu “gelecek korkusu” onları harekete geçmeye zorlayan, çünkü umutlarını karartmaya çalışanların aksine gençler hayatın her alanına müdahil olmak zorunda olduklarının her geçen gün biraz daha farkına varıyorlar. Dolayısıyla bugün liselerde ve üniversite kampüslerinde yükselen her bir ses güçlü bir politik bilincin de habercisi.

Öğretmenlerin sürgün edilmesi, kuşkusuz, lise gençliğinin öfkesini anlık olarak tetikleyen bir olay. Fakat meseleyi derinlemesine irdelediğimizde, bu eylemlerin altında yatan asıl sebebin çok daha geniş bir toplumsal memnuniyetsizliğe dayandığını görüyoruz: İktidarın keyfi kararlarla eğitimi yönlendirmesi, müfredatı tek bir ideolojik çerçeveye mahkum etmesi, gençlerin düşünce ufkunu daraltmayı hedefleyen gerici bir yaklaşımın tezahürü. Gelgelelim, bu iktidar stratejisinin bugün artık iflas etmiş olduğu da ortada.

Zira her fırsatta apolitik olmakla suçlanan ve aşağılanan gençlik, içine sıkıştırılmaya çalışıldığı kalıpların dışına taşalı çok oldu. Gezi Direnişi’nden bugüne uzanan bir dizi deneyim, gençliğin sanılanın aksine politik süreçlere dair farkındalığını büyüttü. Sonuç olarak bu kuşak artık kendi kaderine el koymanın yollarını arıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Dün İstanbul'daki eylemde konuşan bir liseli öğrenci şunları söyledi: "Bize diyorlar ki, siyasete karışmayın. Sizin siyasetiniz öğretmenlerimizi görevden aldı. Sizin siyasetiniz ders kitaplarını gericilikle doldurdu. Sizin siyasetiniz bizden bir gelecek çaldı."

Gençliğin doğasında her zaman devrimci bir potansiyel vardır. Ezberlenmiş kalıpları parçalamak, yeni ufuklara yönelmek, statükoyu aşmak, genç olmanın getirdiği enerjinin tezahürleridir. Buna karşın aşırı baskıcı, tektipçi bir iktidar düzeni de yine tabiatı gereği gençlik içinde kolayca serpilen isyanın tohumlarını besler. Bugün olan tam da bu.

Türkiye, son yıllarda gitgide artan toplumsal, siyasi ve ekonomik krizlere sahne olurken, gençler bu çalkantılı dönemin en ağır faturasını ödeyen kesim haline geldi. Buna rağmen gençler, sırf kendi gelecekleri için değil; sömürüye, baskıya, şiddete ve ayrımcılığa uğrayan herkesin sesini duyurmak için sokaklarda. “Genel grev” talebinin hem ilk olarak hem de en yüksek sesle onlar tarafından dillendirilmesi de bu açıdan çok öğretici ve kıymetli.

Burada dikkat çeken bir başka husus, gençliğin direniş esnasında bir yandan kendi aralarında büyüttüğü kolektif dayanışma zeminleri. Sosyal medyadan yüz yüze toplantılara, kulüp faaliyetlerinden demokratik kitle örgütlerine kadar geniş bir yelpazede birikmekte olan bu enerji, bir aydır süren mücadelenin sönümlenmesi bir yana dursun, her geçen gün daha çok yayılmasını sağlıyor.

Bir yandan yeni mücadele yöntemleri şekillenirken, diğer yandan geçmişin mücadele birikimleri de direnişte kendi yerini buluyor. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin açtığı “Dev-Genz” pankartı ya da liseli gençlerin attığı Berkin Elvan sloganları gibi… Berkin hiç liseye gidemedi. Ama o öldürüldüğünde yürümeye henüz başlamış bugünün liselileri, onu selamlamayı, mücadelelerinde ona da bir yer açmayı ihmal etmedi. Bunun ne kadar güçlü bir şey olduğunun farkında mıyız? Bu şey ne tarif edilebilir ne de mağlup edilebilir. Buna ancak çok büyük saygı duyulabilir.

Bugün gençliğin müdahil olduğu siyaset alanı, mevcut siyasi düzenin çok ötesinde bir politik bilinci yansıtıyor. Gençler, toplumu yeniden kurma ihtiyacının farkındalar ve buna göre davranıyorlar. Yükselen bu direniş dalgası, sadece siyaset alanında değil, gündelik yaşamın her alanında kendi ifadesini buluyor. Gençlerin dayanışma ağları, talepleri, itirazları, yepyeni bir toplumsal yapının inşası için gerekli tuğlaları üst üste koyuyor.

19 Mart’ta başlayan protestolar, uzun soluklu bir mücadele döneminin ilk adımı olarak görülmeli. Bu protestoların tartışmasız öncüsü olan gençlik hareketinin ise yüzü açıkça sol değerlere dönük. Halkı bölen, kutuplaştıran, yağmanın peşinden giden ve yolsuzluğu, keyfi uygulamaları meşrulaştırmaya çalışan bir düzene karşı gençler, yepyeni bir toplum tahayyülünü dillendiriyorlar. Ve bu tahayyül, dayanışmayı, adaleti, özgürlüğü, emeğin hakkını, doğaya saygıyı, kadınların kurtuluşunu, LGBTİ+ bireylerin özgürce yaşama hakkını savunan solun değerleriyle doğrudan kesişiyor.

Bu yüzden, Türkiye’de uzun zamandır eksikliği çekilen toplumsal muhalefeti neredeyse tek başına derleyip toparlamaya çalışan gençliğin bu olağanüstü çabasının yanında, bir bütün olarak sosyalist solun da kendi üzerine düşen rolü eksiksiz yerine getirmesi gerekiyor. Gençlere hitap edebilmek, hitap ederken onları dinlemeyi, onlardan öğrenmeyi ihmal etmemek, onlarla organik bir ilişki kurabilmek, taleplerini gerçekçi politik programlarla birleştirmek ve bu programı yine gençlerle birlikte şekillendirmek hayati bir önem taşıyor. Dolayısıyla eylemlerde, yürüyüşlerde, forumlarda bir araya gelen gençleri örgütlü bir güce dönüştürmek, onlarla birlikte direnişin yollarını genişletmek, bugün Türkiye’deki her sosyalist örgütün ilk görevi olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde baskılar daha da artacak. Yasaklarla, tutuklamalarla, polis şiddetiyle, medyanın itibarsızlaştırma kampanyalarıyla gençler ve onlara destek veren toplumsal kesimler hedef alınmaya devam edecek. Hep birlikte bu saldırılara hazır olmamız ve karşı durmamız gerekiyor.

Fakat bir yandan bütün bunlar iktidarın çaresizliğini ve zayıflığını yansıtıyor. Günbegün kendisini tekrar eden, topluma hiçbir yenilik sunamayan, kendinden başka kimseye söz hakkı tanımayan bu rejim, büyük bir meşruiyet krizi yaşıyor. Gençlik ise tam da bu krizi derinleştirme ve ülkeyi bambaşka bir yarına hazırlama potansiyeli taşıyor. Türkiye’nin geleceğinin hangi rotada ilerleyeceği, gençliğin bu muazzam potansiyelinin ne yöne evrileceğine bağlı.


*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.