Grevin tarihçesi, Türkiye’de grev

Grevin tarihçesi, Türkiye’de grev
Kavel-Grevi

Türk sinemasında grevin temsilini incelemeyi hedefleyen bu çalışmanın ilk bölümü, "grev" sözcüğünün kökenine ve Türkiye’deki grev faaliyetlerine odaklanıyor. İkinci bölümde ise sinemamızdaki “grev” eylemlerini temsil eden filmler inceleniyor, dönemlerinin siyasal koşulları dikkate alınarak yorumlanıyor.

Grev nedir? Bir tarihçe

Grev kelimesi, 19. yüzyıldan itibaren Paris’te iş arayanların toplandığı “Grève” meydanından (Place de Grève) gelir. İş bulmanın zor olduğu zamanlarda bu meydanda işverenle işçinin pazarlık yaparak anlaşması sağlanırdı. Anlaşmaya rağmen çalışma şartları ve ücretlerden memnun olmayan işçiler Grève Meydanı’na dönerek daha iyi bir iş teklifi için “grev” yaparlardı. “Pazarlık” (marchandage) kelimesi de yine bu dönemde çalışma şartlarının belirlenmesine ilişkin işçi-işveren arasında yapılan görüşmeler neticesinde varlık kazanmıştı.[i] İlkin “işsiz olmak” anlamında kullanılan “grev” kelimesi sonraları “iş bırakmayı” ifade etmeye başladı.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından beri kullanılagelen grev kavramı farklı tanımlara sahiptir. Grev, hukuki tanıma göre bağımlı çalışanların işverene karşı gerçekleştirdikleri iş bırakma eylemiyken sosyolojik tanıma göre kamu veya özel sektör işverenine bağımlılık içinde bulunan bir sosyal grubun yaşadığı bir sorun karşısında gösterdiği tepki ve dirençtir.[ii]

Bilinçli bir iş durdurma aracı olan grevin, önceden planlanması, kolektif bir hareket olması ve geçici olması gerekir. Greve giden işçilerin talepleri işveren tarafından karşılanırsa işçiler kaldıkları yerden işlerine devam ederler.

Tarihte ilk grev M.Ö. 12. yüzyılda III. Ramses döneminde firavun mezarlarında çalışan işçilerin ücret ödemelerindeki düzensizlik sebebiyle başlattıkları grevdir. Babil ve Roma imparatorluklarında da bazı işçi eylemleri olmuştur. Günümüzdeki anlamıyla grevler ise Sanayi Devrimi’nin ardından ortaya çıkar.[iii]

On sekizinci yüzyıldan itibaren yeni buluşların üretime etkisi ve buharlı makinelerin makineleşme endüstrisini doğurmasıyla Sanayi Devrimi İngiltere’de ortaya çıkmış, kısa sürede dünyaya yayılmıştır. Bunun üzerine kitle üretimi artmış, çok sayıda işçinin çalıştığı büyük fabrikalar kurulmuş, istihdam olanakları çoğalmıştır. İşçi adıyla “proleter” sınıfın varlığı bu bağlamda doğmuştur. Şehirlerdeki istihdamın artışıyla köyden kente göçün de artması işçi sınıfının kalabalıklaşarak fakirleşmesini beraberinde getirirken, gittikçe kötüleşen ağır çalışma şartları da işçilerin yaşam koşullarını olumsuz etkilemiştir. Çalışma süreleri, iş kazaları, meslek hastalıkları, çocuk işçiler artmış, yoksullaşan işçilerin sermaye sahiplerine karşı mücadele etmesi gerekmiştir. İlk dönemlerde sermayeye karşı tehdit görülen işçi eylemleri cezalandırılmış, eylemlere katılanlar işten çıkarılmıştır.

Grev hakkı, Fransa’da 1864’te hak olarak tanınmasına karşın bazı dönemlerde kullanılamamış, 1946 Fransız Anayasası’nda grev hakları yer bulmuş ve hakkın kullanımı yeniden sağlanmıştır. Sanayileşen İngiltere’de ise grev hakkı 1906’da tanınmıştır.[iv] Uzun süre çoğu ülkede hukuki düzenlemeleri yapılmayan grev, 1926-1943 arası faşist İtalya’da, 1933-1945 arası Nazi Almanyası’nda, 1932-1972 arası Portekiz’de, 1936-1975 arası İspanya’da yasaklanmıştır.[v]

1932’de yayımlanan The Theory of Wages kitabı ile grev kuramını ortaya atan J.R. Hicks’e göre, birleşmenin ekonominin içinde her yerde olduğu gibi işverenler daha çok kazanç elde etmek için ortaklaşırken, işçilerin de sendikalar kurarak birleşmeleri olağan bir sonuçtur. Sendikalar üyelerine maddi manevi çıkar sağlamak için kullanılan birer araçtır. Patronun sendikaların yokluğunda işçilere kötü çalışma şartları sunması ise işçi temininin zorlaşmasına neden olur. Toplu pazarlıkların ana mevzusu emeğin ücretlendirilmesidir. İşçi sendikaları sadece ücret pazarlığı ile işverenlerin karşısına çıkarlarsa, işveren işçilere ödeyeceği yeni ücretin bedeli ve işin durdurulmasıyla çıkacak bedeli hesaplayarak karşılaştırır. İşveren iş bırakma bedelini düşük bulursa sendikanın isteklerini kabul etmeyecektir. Bu olasılık, sendikanın dayanma gücüne ve işverenin verebileceği ödünlere bağlıdır. Hicks’e göre her ücret seviyesinde beklenen bir grevin bedeli, sendikanın isteklerinin kabul edilmesinin bedeline eşittir. İşveren bu bedelin altındaki rakamları kabul edecek, sendikanın yüksek ücret talebinde ise yine grevin bedeline katlanacaktır.[vi]

Marksizm kapitalist toplum sınıflı bir toplumdur der. Farklı üretim araçları sahiplerinin çıkarları arasındaki farklılıklar ve çekişme, sınıflara varlık kazandırır ve sınıflar arası çatışmanın temelini oluşturur. Tek üretebildiği işgücü olan ve emeği sömürülen çoğunluk ile sermaye sahibi burjuvazi arasındaki bu çatışmada devlet tarafsız değildir. Marx devletin sınıflar arası çatışmanın ılımlaştırılmasıyla baskıyı meşrulaştıran ve sağlamlaştıran bir düzen kurduğunu söyler. Althusser ise zayıflasa bile burjuvazinin hiçbir zaman yalnız kalmadığını, eksik gücünü ona vermek ve icap ederse çözemediği sorunları çözmesini sağlamak için emperyalizmin hazır beklediğini belirtir.[vii] Ülkemiz ve komşu ülkelerin yakın tarihinde yaşanan müdahalelere baktığımızda “taraflar” hakkında bu söylenenlere hak verebiliyoruz.

Marksizme göre işçi sınıfı içinde devrime öncülük edebilecek bilinçli kitle proletaryadır. Sanayi işçilerinde sendikalaşma da yoğun olduğu için işçi sınıfının siyasal eylemleri içinde sendikacılık önemli bir yer tutmaktadır.[viii] Marx, 23 Kasım 1871 tarihli mektubunda şöyle yazar:

“… işçi sınıfının egemen sınıflara karşı bir sınıf olarak ortaya çıktığı ve onlara dışarıdan baskıyla boyun eğdirmeye çalıştığı her hareket, bir siyasal harekettir. Örneğin belli bir fabrikada, hatta belli bir işkolunda grevler ve grev benzeri olaylar yolu ile tek tek kapitalistleri daha kısa bir işgününe zorlama girişimi, salt iktisadi harekettir. Bunun yanında, sekiz saat yasasını zorlama hareketi bir siyasal harekettir. Ve bu şekilde, işçilerin tek tek iktisadi hareketlerinden her yerde bir siyasal hareket, yani kendi çıkarlarını genel bir yapı içerisinde dayatmayı amaçlayan bir sınıf hareketi doğar.”[ix]

İşçi sınıfının sendikal mücadelesini siyasi bir hareket olarak ele alan Lenin, grevlerin anlamı ve sınırları üzerine kaleme aldığı bir makalesinde şöyle der:

“Burada, grevlerin, belirttiğimiz gibi ‘bir savaş okulu’ olduklarına, fakat savaşın kendisi olmadıklarına, grevlerin sadece bir mücadele biçimi, işçi sınıfı hareketinin yalnız bir yönü olduğuna dikkat çekmeliyiz. İşçiler zaten yaptıkları gibi, tek tek grevlerden, çalışan bütün insanların kurtuluşu için tüm işçi sınıfının mücadelesine geçebilir ve geçmelidirler.”[x]

Marksizmde birçok eylem yapısı içinde siyasal yönü ağır basan genel grevin, düzeni değiştirmeye katkı sağlayacağı öngörülür. Yine de tek başına yeterli olmayacağı, işçi sınıfının öncelikle siyasal partilerde örgütlenmeleri gerektiği vurgulanır. Marx’a göre “Grevler, işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele ettiği yollardan biridir, fakat tek yol değildir. Ve eğer, işçiler mücadeleyi yürütmenin diğer yollarına da önem vermezlerse, işçi sınıfının gelişimi ve başarılarını yavaşlatmış olurlar.”[xi]

Grevleri açıklayan kuramlar içinde en yenisi “kolektif eylem” kuramıdır. Kuram, Fransa’da 1830-1968 arasındaki grevleri araştıran Edward Shorter ve Charles Tilly’nin 1974’te yayımlanan çalışmalarıyla gelişmiştir. Kolektif hareketi bir grubun ortak hedeflerle hareket etmesi diye tanımlayan bu kurama göre grubun ortak noktaları sermaye, toprak, teknik, organizasyon ve işgücü üzerindeki ortak kontroldür. İşçilerin siyasi hedeflere ulaşabilmek için bir araç olarak kullandıkları grevler, ekonomik sebeplerden çok işveren ve devletin karşısında politik gücünü gösteren katılım süreçleridir. Tek bir amaç için bir araya gelmiş işçiler, bu güçlerini sendikalar aracılığıyla, ekonomik hedefleri üzerinden gerçekleştirmelidir. Shorter ve Tilly’e göre grev, ücret ve kısa dönemli planlar için bir araçtır. Ekonomik çıkarlar, işçilerin refahındaki yükseliş ve örgütlenme için gereken kaynakları arttıran en önemli öğelerden biridir. İşçilerin daha kolay örgütlenebilmeleri ve ücret azalmaları grev kapasitelerini arttırır.[xii]

Bir ülkede grevlerin temelde politik amaçlarla ortaya çıkması için güçlü bir işçi sınıfı bilincine ve kültürüne ihtiyaç vardır. Kolektif eylem kuramının açıklayıcılığı güçlü bir işçi sınıfının varlığı önkoşuluna dayanır. Kuram ortaya çıktığında güçlü işçi sınıfının bulunduğu İtalya ve Fransa’daki grevleri açıklamakta yeterli olurken, ABD grevlerinde yetersiz kalmıştır. Kuramı ülkemiz açısından değerlendirirsek de 1960-1980 dönemi sendikaların ve işçi hareketlerinin yükselişinde politik nedenlerin etkisi yönünden bir açıklayıcılığı bulunurken, 1980’den günümüze olan dönemde yetersiz kalır. Bunun sebebi, kuramın ekonomik grevleri yalnızca kısa dönemli görmesi ve temelde politik grevleri dikkate almasıdır.

Türkiye’de grev: Kazanımlar ve kısıtlamalar

Ülkemizde ilk fabrikalar 19. yüzyılın ikinci yarısında kurulmuş, makineleşmeye karşı tepkiler de gecikmeden gelmiştir. Osmanlıcada kullanılan tabir ile ilk “tatil-i eşgal” 1863’te Zonguldak maden işçilerinin gittiği grevdir.[xiii] 1870’ten 1908’e kadar 23 grev gerçekleşmiştir. Sendikaların olmadığı bu dönemde grevlerin, olağan örgütlenme içerisinde işçi önderleri aracılığıyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde işçilerin genellikle ücret artışı ve birikmiş ücretlerin ödenmesi talepleriyle aldıkları grev kararından önce resmi makamlara başvurduğu, sorunları çözülmezse greve gittikleri saptanmıştır.[xiv] II. Meşrutiyet’in ilan (23 Temmuz 1908) edilmesiyle yaşanan özgürlükçü ortamın etkisi, yıl sonuna kadar toplamda 111 grev yapılmasıyla sonuçlanmıştır.[xv]

9 Ağustos 1909 tarihli Tatil-i Eşgal Kanunu toplu iş ilişkileri konusunda düzenlemeler yapan ilk kanundur. Kamu imtiyazlarına sahip yabancıların işçi hareketlerini dindirmek için hükümete uyguladığı baskıdan kaynaklanan kanunun amacı, coğrafi ve ekonomik açıdan etkili boyutlara erişen grevlerin önlenmesidir. Yine de kanunun 6. maddesinde “Taraflar uzlaşamadıkları takdirde, müstahdemler ve işçiler işi bırakmakta serbesttirler,” denilerek grevlerin tam anlamıyla yasaklanmadığı, fakat büyük kısıtlamalar getirildiği söylenebilir.[xvi]

Cumhuriyet'in ilanından 1960’a kadar grev sayısı 43 iken çoğu “grev” sözünün ilk kez geçtiği ve grev ile lokavtı yasaklayan 3008 sayılı İş Kanunu’nun çıkarıldığı 8 Ağustos 1936 tarihine kadarki on üç yıllık dönemde yoğunlaşır. 1923’te birçok gösteriye, greve ve 1 Mayıs kutlamalarına şahit olmuş ülkemizin bu yeni döneminde çeşitli sanayi kollarından greve giden işçilerin çalışma sürelerinin kısaltılması, iş güvencesi ve hafta tatili gibi konularda da taleplerinin arttığı görülmektedir.[xvii] 28 Haziran 1938 tarihli 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu’nun sınıf esasına göre kurulan cemiyetleri yasaklaması da ilk mutlak sendika yasağı olarak görülebilir.

20 Şubat 1947 tarihli 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun ile sendikal örgütlenme hukuki dayanağa kavuşmuşsa da kanun grev hakkı tanımamıştır. Kanun grevin suç sayıldığı, grevcilerin cezalandırıldığı, greve giden sendikaların geçici olarak ya da bütünüyle kapatıldığı bir düzenlemeye gitmiştir.[xviii] Bu yıllarda ülkemizde kanunlarla işçi sınıfı eylemleri engellenirken dünyanın büyük bölümü II. Dünya Savaşı’nı ağır yaralarla geride bırakmıştır. Milyonlarca insan ölmüş, üretim araçları tahrip edilmiş, şehirler yıkılmıştır. Savaştan en az zararla çıkan ABD süreci zamanla lehine çevirmiş, emperyalist-kapitalist dünyanın hakimi olmuştur. Türkiye de Truman Doktrini (1947) ile batı politikasını kabul etmiş, Marshall Planı Yardımları (1948 – 1951) ile ekonomik yönden, NATO’ya katılması (1952) ile de askeri yönden kapitalist sistemin parçası olmuştur.


[i] Sirot, Stephane. La Grève En France, Une Histoire Social, Paris, 2002, s.10-12’den aktaran MİLLİOĞULLARI Özgün, Türkiye’de 1960-1980 ve 1980-2005 Dönemlerinde Grev Hareketlerinin Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s.1.
[ii] Balcı, Gökçeoğlu Şebnem. “Grev” Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi 1. Cilt , İstanbul: Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1996, s.488-489.
[iii] Makal, Ahmet. Grev Kuramları ve Uluslararası Farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987, s.60
[iv] Makal, Ahmet, Grev Kuramları ve Uluslararası Farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987, s.18.
[v] Tokol, Aysen. Endüstri İlişkileri ve Yeni Gelişmeler, 7.b, Bursa: Dora Yayınları, 2017, s.116.
[vi] Makal, Ahmet, Grev Kuramları ve Uluslararası Farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987, s.61.
[vii] Althusser, Louis. Felsefede Marksist Olmak, İstanbul: Can Yayınları, 2018, s.208.
[viii] Işıklı, Alparslan. Sendikacılık ve Siyaset 2, Ankara: Öteki Yayınları, 1995, s.65-66.
[ix] Marx, Karl. Seçme Eserler C.2, Ankara: Sol Yayınları, 2007, s.506.
[x] Lenin, Vladimir İlyiç. Sendikalar Üzerine, İstanbul: Bilim Yayınları, 1994, s.169.
[xi] Marx, Karl; Engels, Friedrick ve Lenin, Vladimir İlyiç. Sendikalar Üzerine I, İstanbul: Yorum Yayınları, 1992, s.167.
[xii] Shorter, Edward; Tilly, Charles. Strikes in France: 1830-1968, Cambridge University Press, 1974’ten aktaran Millioğulları, Özgün, Türkiye’de 1960-1980 ve 1980-2005 Dönemlerinde Grev Hareketlerinin Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s.13-14.
[xiii] Akkaya, Yüksel. Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık 1, Praksis Dergisi 5.Sayı, 2002, s.138.
[xiv] Makal, Ahmet. Osmanlı İmparatorluğunda Çalışma İlişkileri 1850 – 1920, Ankara: İmge Yayınları, 1997, s.260-262.
[xv] Güzel, Şehmus. Türkiye’de İşçi Hareketleri 1908 – 1984, İstanbul: Kaynak Yayınevi, 1996, s.31.
[xvi] Güzel, Şehmus. Grev, Grevin Yapısal ve İşlevsel Açıdan İrdelenmesine Katkı, İstanbul: Bilimsel Yayıncılık, 1980, s.93-99.
[xvii] Gülmez, Mesut. Türkiye’de Çalışma İlişkileri (1936 Öncesi), Ankara: Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü, 1991, s.446.
[xviii] Mahioğulları, Adnan. Osmanlı’dan Günümüze Türk Sendikacılık Tarihi, Sivas: Özlem Kitabevi, 2015, s.45.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.