Gülerek direnmek

Sırrı Süreyya Önder, gülmeyi bir yönteme dönüştürdü. Alay etmek için değil, üzerimizdeki kara korku bulutlarını dağıtabilmek için.

Gülerek direnmek

Bu ülkede bazı insanlar yalnızca hayatını yaşamaz. Bir iz bırakır, bir hat çizer. Sırrı Süreyya Önder de çizdiği hattın içinden konuşurdu. Yukarıdan değil, aşağıdan. Bu ayrım basit görünse de belirleyicidir. Çünkü yukarıdan konuşanlar düzeni anlatır, aşağıdan konuşanlar hayatı. Sırrı Süreyya Önder’in cümleleri bu yüzden dolaşıma girerdi: Kürsüde kalmaz, sokağa da inerdi. Bir esprinin içine saklanır, en ağır meseleleri omzuna alırdı.

Türkiye’de politik olmak çoğu zaman iki uç arasında sıkışır: Ya yüksek perdeden nutuklar ya da biteviye suskunluklar. Sırrı Süreyya Önder üçüncü bir yol açtı. Konuşurken kimseyi küçültmeyen, itiraz ederken insanı eksiltmeyen bir dil. Bu hiç de kolay bir şey değil. Çünkü bu ülkede söz çoğu zaman ancak sertleştiğinde duyulur ya da hiç duyulmaz. Sırrı Süreyya Önder, sözü sertleştirmeden duyulmanın mümkün olduğunu bize gösterdi. Bu, kendinden emin bir berraklıktı.

Bir oyuncu olarak sözün tonunun neyi değiştirdiğini, bir cümlenin nerede kurulduğunun nasıl anlamlar yarattığını biliyorum. Sırrı Süreyya Önder’in kurduğu anlam şuydu: İnsanın ta içinden konuşmak; yalnızca akla değil utanca, öfkeye, vicdana aynı anda değebilmek. Bu yüzden cümlesini bitirdiğinde, alkıştan çok bir duraksama olurdu. İnsan, duyduklarının neresinde duracağını düşünürdü.

Bu memlekette hatırlamak zor. Hızlı unuturuz diye değil, elbet bize unutturulur diye. Gündem hafızayı ezer. Söz gürültüde kaybolur. İsimler birbirinin üzerine yığılır. Ama bazı isimler vardır, onca gürültünün içinde bir boşluk açar. İşte o zaman yeniden düşünürsün: Ne için konuşuyoruz? Kimin adına susuyoruz?

Sırrı Süreyya Önder’i yalnızca iyi konuşan biri veya hatip diye anmak eksik olur. Mesele üslubu değildi, sözünü nereye çevirdiği ve kimin tarafında durduğuydu. Çünkü tarafsızlık zalimin tarafında kalmaktır. Sırrı Süreyya Önder yerleşik olanın konforuna değil, rahatsızlığına yaslandı. Bunu yaparken de kimseyi dışarıda bırakmayan bir kapı araladı.

Bugün geriye baktığımda aklımda kalanlar tek tek cümleler değil, açık bir tutum. İnsanı küçültmeden siyaset yapmak. İnsanı yalnız bırakmadan itiraz etmek. En önemlisi de kendini ciddiye alırken hayatı hafife alabilmek.

Bu ülkede gülebilmenin çoğu zaman lüks olduğunu biliyoruz. Sırrı Süreyya Önder, gülmeyi bir yönteme dönüştürdü. Alay etmek için değil, üzerimizdeki kara korku bulutlarını dağıtabilmek için. Çünkü korku en fazla ciddiyetle büyür. Gülüş onu çatlatır. Belki de bu yüzden Sırrı Süreyya Önder’in eksikliği bir ses olarak değil, ince bir sızı olarak hissediliyor. Gürültüde kaybolmayan, insanın içine yuva yapmış bir eksiklik.

Bazen birini anmak, onun yaptığını tekrar etmek değildir. Onun açtığı yarıktan dünyaya bakmayı denemektir. Bir cümle kurarken cümlenin kime değdiğini düşünmektir. Bir itirazı yükseltirken itirazın kimi incittiğini tartmaktır. Bunları yapmak fazlasıyla zor ama mümkün.

Bu yazı da bir anma yazısı değil, daha çok bir hatırlama denemesi. Çünkü bu ülkede hatırlamak, yalnızca geçmişe bakmak değildir. Hatırlamak, bugün nasıl konuşacağını seçmektir. Belki en sade haliyle mesele şudur: Sözün nereden geldiğini görmektir. Yukarıdan mı? Aşağıdan mı? Benim yanıtım belli, yanıtım Sırrı Süreyya Önder’in bıraktığı yerden geçiyor.

Bazı insanlar unutulmaz.
Unuttuğumuzda eksilen şey yalnızca bir isim değildir, biz de eksiliriz.

sayın okur, sizin desteğiniz sayesinde bağımsızlığımızı koruyabilmek bizim için çok kıymetli. içeriklerimizin daha geniş kesimlere ulaşabilmesi için vesaire’yi patreon üzerinden destekleyebilirsiniz.

ŞİMDİ DESTEKLE