Günümüzde yoksulluk halleri: Hayaletlikten düşmanlığa
“Hey, cafcaflı ofislerin pamuk elli efendileri; bizlerden korkun! Biz üç-otuz paraya çayınızı demleyen, elektrik faturanızı yatıran, fotokopilerinizi çeken ve sinirli olduğunuz günlerde ayağınıza dolanan ofis çocuklarıyız. İki gün görmeseniz yüzümüzü bile hatırlamazsınız bizim. Hepimiz birbirimize benzeriz çünkü. Kara bir kafanın üzerine yerleştirilmiş iki siyah göz ve tarifi mümkünsüz alınlarımızla, gecekondulardan zengin muhitlerine taşınırız her gün. İtiş kakış minibüslerde işe yetişmeye çalışırız. Çünkü siz gelmeden önce ofisin ısıtılması, çayınızın hazırlanması, kül tablanızın temizlenmesi gerekir. Ve siz acayip geç ve geceden kalmış gözlerle ve hâlâ sarhoş ve sabun kokularıyla gelirsiniz. Ve sizden nefret ettiğimizi hiç düşünmezsiniz kapıdan girerken. Adımızı bile bilmediğinize eminiz. Çünkü biz, her sabah, sizin o hah kaplı, cilalı, cafcaflı, modern ofislerinize gelirken yeniden vaftiz edilir ve ‘hişt oğlum’ ismini alırız. Küçücük, daracık bir dille konuşursunuz bizimle. Daha doğrusu emredersiniz: 'Hişt oğlum, çay getir buraya', 'Git şu faturaları yatır', 'Ya ne bu masanın hali', 'Silsene buraları sabah gelince', 'Tembel herif', 'Kapat şu müziği.' Ve kendi sınıfınızdan biriyle konuşurken bazen, işini çok iyi yapan ‘meçhul bir ofis çocuğu’ndan bahsedersiniz. Yanında çalıştırdığı elemandan acayip memnun olan tanıdıklarınız vardır ve siz yüzümüze ya da sırtımıza bakarak hayıflanırsınız şanssızlığınıza. ‘Bulamadık öyle birini’ dersiniz. Her söylediğiniz şeyi duyarız biz ve içimizde kocaman bir bıçak kıvranır. Damarlarımızı keser size bakarken yaşadığımız iğrenme.” —İdris Özyol, Dönüşümüz Muhteşem Olacak
Necmi Erdoğan’a referansla, “mutlak yoksulluk” altında hayatını idame ettirmek zorunda kalan milyonlarca insanın "seyirlik nesne" olmaktan çıkıp neredeyse birer düşman haline geldiği günlerden geçiyoruz. Birçoğumuzun kabusunda dahi göremeyeceği şartlarda yaşayan insanlar nasıl oluyor da birden “düşman” görülebiliyor? Nedeni açık, edilgen olmaktan ayrılıp etkin bir pozisyona geçtikleri andan itibaren onlara reva görülen düzene çomak sokmuş oluyorlar.
Babalarının birilerinin karşısında ezilip bükülerek, annelerinin de güvencesiz gündelik işlerden kazandığı üç kuruş paradan kendilerine kalan imkan ve yükle okula yürüyerek giden çocuklar, ilkgençlik zamanlarında bile bütün şehri yakabilecek kadar haklı bir pozisyona gelirler. Ne var ki çeşitli ideolojik aygıtların baskısı altında, “kader” diyerek susmayı öğrendikleri için gırtlaklarında birikenleri dışarıya vuramazlar. Pozitif hukuk normları karşısında yaptırıma tabi tutulan azınlığı saymazsak, birçoğu hâlâ uysallığını korumakta, boynunu bükmekte, yaşadıklarını sineye çekmekte ve sebat etmektedir.
Doğup büyüdüğü şehirde denizi ilk kez 17 yaşında gören çocuğun, traktörün devrilmesi sonucu iş cinayetine kurban giden 15 yaşındaki mevsimlik tarım işçisi Esmanur’un, tekstil atölyesinde bozuk asansörde başka bir iş cinayetine kurban giden 10 yaşındaki Ahmet Haskiro’nun yer aldığı haberler birkaç saat içinde siber uzamın sonsuzluğunda kayboluyor. Sosyalleşebildiği tek zamanın bayramda ücretsiz olduğu için toplu taşıma kullanarak gidebildiği AVM veya park olan annenin ve enflasyon zammı istediği için işten atılmakla tehdit edilen, suratına “ben olmasam aç kalırsınız” diye çemkirilen babanın hikayesi bir daha hatırlanmamak üzere yukarı kaydırılıyor. Ezcümle, “haddini bilmek” ve çizilen toplumsal sınırları geçmemek konusunda ustalaştırılan milyonlarca insan yok sayılıyor.
Şehrin görünmeyen mahallelerinde istiflenen evlerde yaşayan insanlar toplumsal hayatta ve sosyal etkinliklerde görülmek istenmiyor. Artık nefret suçu işlerken tereddüt etmeyen ve utanmayan gençler, yoksullar denize girdiğinde tetikleniyor, emekliler ulaşım hakkına eriştiğinde sinir krizi geçiriyor. Tartışmaların artık iki zıt kutbun tarafı olmadan sürdürülmediği ve aksi görüşün tüm cezaları hak ediyormuşçasına bir hezeyanla yürütüldüğü ortamda işler çığırından çıkıyor, insanların hayatıyla uğraşmaya kadar gidiyor.
Bozkurt işaretiyle tekrar alevlenen mülteci düşmanlığı, çoktandır süregelen kriminal yaftası altındaki milyonlarca emekçinin yaşamını tehdit ediyor. Temel hakların yanında hayatın güzellikleri için de savaş vermek zorunda olan insanlar, “ekmek ve gül” isteyenler, sadece "düşman" sıfatıyla negatif bir görünürlük kazanıyor. Mobbinge uğradığı için intihar ettiğinde, eğitim fırsatı bulamadığında, açlıktan bayıldığında değil sahilde nargile içtiğinde veya gürültülü konuştuğunda tartışma konusu oluyor.
Genel olarak doğru bir soyutlama yapmaya engel olan şey, güç dengesizliğini gözetmeden ve tarafları aynı potada eriterek çıkarım yapmak olarak karşımıza çıkıyor. Kadın-erkek, ezen-ezilen ulus arasındaki şiddet ve karşı şiddeti üretim ilişkilerinden bağımsız değerlendirmenin bizi yanlış tespitlerden öteye götürme şansı yok. Aynı hataya elbette proleterlerin ve proleter bile olamayan yedek işgücü ordusunun karşı şiddeti değerlendirilirken de düşülüyor: “Haklıyken haksız duruma düştü”, “Evet, ama bu kadar da değil”, “Gördün mü, bunlara güven olmaz.”
Şair İdris Özyol, yazarken sık sık beslendiği yoksulların karşı şiddetini şöyle dile getiriyor: “Bu şehri yakacağız, bu şehri bütün meydanları, sokakları, konakları ve gülistanlarıyla birlikte çatır çatır sileceğiz tarih sahnesinden. Ve tabii öteki şehirleri de. Vitrinleri, caddeleri, marketleri, salonları, davetleri, lüküs hayatları, bize yasaklanan bütün şehirleri. Sokaklarında gerine gerine dolaşamadığımız, kasıla kasıla yürüyemediğimiz, salına salına volta atamadığımız bütün şehirleri tek tek yakacağız. (…) Şiiriniz, şarkılarınız, oyunlarınız, filmleriniz, yemek kitaplarınız, seçkin cümleleriniz, beyaz yüzleriniz zerre ilgilendirmiyor bizi. Siz hormonlusunuz ve ürettiğiniz her şey de dev bir kanser hücresinden başka bir şey değil. Medeniyet diye önümüze sürdüğünüz her şeyi, biz hayvanlarımıza yediriyoruz. Biz ahırlarımıza yığıyoruz sizin özene bezene, oflaya poflaya yumurtladığınız ‘kültürel yaratılar’ı. Bu kültür, bu sanat, bu medeniyet bizim değil ve asla utangaç, çekingen, ellerini hangi cebine sokacağını bilemeyen taşra delikanlısı gibi durmayacağız karşınızda. Bir resmi sizin gibi seyretmeyecek ve işkembe-i kübradan anlamlar yüklemeyeceğiz ona. Ve asla ezilmeyeceğiz steril mekanlarınızda dolaşırken. Çünkü o mekanlara yakıp yıkmaya geldik biz. Taş üstünde taş bırakmamaya ve sokaklarda kanlı bıçağımızı savurarak koşmaya geldik. Biz barbarız ve içimiz rahat.”
Bir kesimi heyecanlandıracak ve yüreklendirecek bu cümlelerin, kimisini de tedirgin edecek sertlikte olduğu aşikar. Bırakın alıntıdaki cümleleri, onların kıyısından dahi geçemeyecek düzeydeki eylemlerin kriminalize edildiğini biliyoruz. Aylardır aylığını alamadığı için şirketin aracına zarar veren işçinin, pis ve böcekli öğün sorunu düzelmeyince yemekhanedeki masalara zarar vererek karşı şiddete başvuran işçilerin karşısında hukuk normları ve ahlak dersleriyle çıkılıyor. Marx’ın tarifiyle “kana ve pisliğe bulanarak gelen” sermaye sınıfının hukuku arkasına alarak işlediği sistemsel suçların karşısında, o şirket için okyanustaki su damlasına tekabül eden sandalyenin parçalanması nasıl insanlar arasında dehşet uyandırabilir? Çünkü liberal anlatı, güç eşitsizliğini göz ardı etmeyi ve hayatı salt özgür iradeyle okumayı dayatıyor. Bunun yanına çeşitli kimlik problemleri ve kültürel iktidarın insanları yönlendirmesi de eklenince milyonlarca insan için toplumsal hayat eziyetten ibaret hale geldi.
Yoksullarla tepeden bakarak değil, onların yaşadıklarıyla hemhal olarak yatay bir ilişki kurmak ve dayanışmak hayati önem arz ediyor. Zira onurlu olmanın çeşitli saldırılara maruz kaldığı bir dönemde maalesef bu toplumsal ödev de kolayca icra edilemiyor. Toplumsal hafızaya ve alnımıza silinemeyecek yeni lekelerin sürülmesini engellemek gerekiyor.
Okullarda zorbalığa uğrayarak büyüyen, dev bir ekonomik savaş içinde hayata başlayan, çeşitli dışlanmalara ve toplumsal hayatın dezavantajlı konumlarına maruz bırakılan, iş cinayetlerinde hayatı son bulan, şanslıysa da sonu sobalı bir evin hasta yatağında gelen insanların su ve ekmek kadar şart olan “mutluluğuyla” derdi olanlara karşı durmalıyız.
Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın, mutlak yoksulluk içindeki insanlara kurban muamelesi yapmaktan, bir nevi sadaka edasıyla ilişki kurmaktan bahsetmiyorum. Yaşamayı sahici biçimde hak eden, hayattan büyük bir alacağı olan, yurttaşlık hukukundan dışlanan milyonlarca insanın hakkını geri almasının karşısında değil arkasında olmanın gerekliliğinden bahsediyorum. Yaktıkları şehrin sokaklarında gerine gerine yürüdükleri gün geldiğinde dahi. “Karanlık zamanlarda şarkı da söylenecek mi? Elbette, şarkı da söylenecek, karanlık zamanları anlatan," diyordu Brecht. İçinden geçtiğimiz karanlık zamanları anlatan bu yazı da, “dövüşemeyişimizin affetmeyen öfkesi”nin yanında ufak bir vefa borcu olsun.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()