Güven erozyonunu durdurmak mümkün mü?
Güven, yalnızca bireyler arasındaki ilişkilerin değil toplumların ve kurumların da sürekliliği için vazgeçilmezdir. Nikas Luhmann’a göre bir tür toplumsal sermaye, Julian Rotter’a göre belirsizlik altında işbirliğini mümkün kılan psikolojik bir dayanak, Anthony Giddens’a göre toplumun devamlılığını sağlayan görünmez bir ağdır. Bir ülkeye duyulan güven, yalnızca siyasi otoriteye değil aynı zamanda adaletin erişilebilirliğine, ekonomik istikrara, sağlık ve eğitim anlayışına, kısacası sistemin bütününe duyulan bir inançtır.
Ancak, hepimizin bildiği üzere, günümüzde bizi bir arada tutan bağlar gitgide çözülüyor. Belirli aralıklarla tekrar eden ekonomik krizler, olağanüstü düzeydeki bilgi kirliliği ve dezenformasyon, her geçen gün büyüyen toplumsal adaletsizlik ve şeffaflığın bütünüyle yok olması, güvenin çoktandır parçalandığı, deyim yerindeyse, un ufak olduğu yeni bir döneme işaret ediyor.
OECD’nin 2024 tarihli Kamu Kurumlarına Güven Raporu, güven kaybının yalnızca bireysel hislerle sınırlı kalmadığını, yurttaşların kamu politikalarına katılımının ve kurallara uyma oranlarının yüzde 30’un üzerinde düştüğünü gösteriyor. Benzer şekilde, Dünya Bankası’nın raporları da güvenin zayıfladığı ülkelerde beyin göçünün arttığını, doğal ve toplumsal kaynakların hızla tükendiğini vurguluyor. Kısacası, güven kaybı yalnızca devlete değil geleceğe, aidiyete ve toplumsal dayanışmaya da zarar veriyor.
Türkiye’de güven erozyonu çok daha belirgin ve katmanlı biçimde yaşanıyor. Dillerden düşmeyen "siyasi kutuplaşmanın" ötesinde hukuk sistemine duyulan güvensizlik, ekonomik belirsizlikler, kurumların şeffaflıktan uzak yönetimi ve liyakat tartışmaları toplumsal güveni içten içe çürütüyor. Bu da halkın geleceğe dair beklentilerinin fazlasıyla azaldığını gösteriyor. Kurumlara duyulan güvenin azalması, yalnızca yurttaş-devlet ilişkisini değil yurttaşların birbirine duyduğu güveni de zedeliyor. Bir başka deyişle, güven yalnızca yukarıdan aşağıya bir düzlemde değil yatay ilişkilerde de kayboluyor.
Adalet, güvenin yapıtaşlarından biri elbette. Türkiye’de adalet sistemine yönelik en büyük endişe, kararların öngörülebilir olmaması (veya, tersinden, öngörülebilir olması) ve dilimizden düşmeyen "hukuk devleti" ilkelerinin hukuk sisteminin siyasallaşmasıyla zedelenmesi. Uzayan yargı süreçleri, birbiriyle çelişkili kararlar ve “güçlü olursan cezasız kalırsın” algısı, toplumu savunmasız ve çaresiz hissettiriyor. Adalete duyulan güvenin azalması, bireylerin devlete değil bireysel ilişkilere (belki iç dünyaya) veya alternatif güç odaklarına yönelmesine neden oluyor.
Güven duygusunun en önemli katmanlarından siyaset de uzunca süredir "toplumsal iradenin temsili" olarak tanımlanıyor. Ancak Türkiye’de uzun süredir siyasete güvenin yerini, temsil krizine dair derin bir memnuniyetsizlik almış durumda. Siyasi kutuplaşma, karar alma süreçlerinin bilinemezliği ve çözümsüzlük kültürü, yurttaşların daha çok “kendi mahallesine” güvenmesine neden oluyor. Bu da siyaseti çözüm üretme aracından ziyade kimlik ve kültür savaşına dönüştürüyor.
[mailerlite_form form_id=10]
TÜİK’in açıkladığı ekonomik güven endeksi uzun süredir 100’ün altında, bu da kötümserlik sınırının içinde olduğuna işaret ediyor. Son iki aydaki düşüş (özellikle temmuzdaki -3,4 puanlık gerileme), ekonomiye güvenin belirgin şekilde kırıldığını ortaya koyuyor. Enflasyonun sürekli yükseldiği, döviz kurun kontrol dışı dalgalandığı (veya sürekli baskılandığı) bir düzende, insanlar ne yatırım yapabiliyor ne de geleceklerini planlayabiliyor. Oysa ekonomi yalnızca cüzdanların içini değil insan ilişkilerini ve toplumsal morali de belirliyor.
Medyaya güveni incelediğimizde, bir dönem toplumun müşterek hafızasını besleyen haber alma hakkı, artık farklı “hakikat evrenleri” yaratan birer propaganda aracına dönüşmüş durumda. Kimin hangi haber kaynağını takip ettiği, artık kiminle arkadaşlık edeceğini bile etkiliyor. Gerçek, haberin içeriğinden ziyade kimin nasıl söylediğine göre değerlendiriliyor. Bu da bilgiye değil inanmaya dayalı bir medya okuryazarlığını (okuryazarlık da şüpheli) normalleştiriyor.
Erozyona uğrayan güvenin bileşenlerinden eğitim sistemi ise toplumsal güvenin geleceğe taşınmasını sağlayan temel araçlardan biri. Ancak Türkiye’de diploma skandalı, sınav sistemlerinin yanı sıra müfredatların sürekli değişmesi ve eğitimde nitelik farklılıkları, eğitimin kapsayıcı olmadığı algısını güçlendiriyor. Eğitimin liyakatla değil çevreyle sonuç verdiği düşüncesi, gençlerin sisteme güvenini kırarken toplumsal hareketliliğin de önünü tıkıyor.
Toplumu bir arada tutan yalnızca kurumlara duyulan güven değil, bireyler arası ilişkilerdeki adalet ve denge duygusudur. Ancak son yıllarda Türkiye’de bireyler arasında da “kime güveneceğimizi” bilemez hale geldik. Artık bir kişinin bir işi “hak ettiğini” bilmek, onun eğitimi ya da unvanıyla anlaşılmıyor. Zira diploma skandalı, formal eğitimin kalite farklılıkları ve referansla yükselen kariyerler yetkinlik ile etik değerler arasındaki bağı bütünüyle kopardı. Bu da yalnızca iş dünyasında değil, gündelik hayatta da insanlar arasında güvenin kaybına neden oluyor. İnsanların “ne bildiğine” göre değil “kimi tanıdığına” göre değerlendirildiği bir ortamda, bireyler arası güven ilişkisi yerini şüpheye ve fırsatçılığa bırakıyor.
Peki, kaybettiğimiz güveni geri kazanmak mümkün mü? Evet, ancak bu yalnızca birkaç reformla çözülebilecek bir mesele değil, esasen yapısal, zihinsel ve kültürel açıdan köklü bir dönüşümü gerektiriyor. Çünkü güven alışkanlıklarla, tutumlarla ve değerlerle inşa edilirken kanunlarla da korunması gereken bir yapı. Bugün yaşadığımız sorunlar yalnızca güven kaybının sonucu değil, bu kaybın yerini alan kayıtsızlık, şüphecilik, hatta zaman zaman sessizlik yaşadığımız sorunları katmerlendiriyor. Güvensizlik normalleştiğinde, toplumun genelinde savunma refleksi hakim oluyor.
Güveni yeniden inşa etmek, önce güvenin neye dayandığını hatırlamakla başlar. Şeffaflık, yalnızca bilgi paylaşmak değil aynı zamanda niyetin dürüstçe ifade edilmesidir. Tutarlılık, yalnızca söylenenle yapılanın uyumu değil zaman içinde aynı ilkeleri koruyabilmektir. Siyasal katılım ise sadece sandığa gitmek değil insanların gündelik yaşamda söz sahibi olabildiği bir düzendir.
İnsanların yalnızca karar sonucunu değil, karar sürecini de görebildiği bir sistemde güven belki yeniden filizlenebilir. Güven bir gecede kazanılmaz ama her gün biraz daha kaybedilebilir. Bu yüzden yeniden inşa süreci sabır, istikrar ve kolektif irade gerektirir. Gerçekten toplumsal güveni yeniden inşa istiyorsak, önce birbirimize dürüstçe bakabilmeli, sonra aynı masada konuşabilecek cesareti göstermeliyiz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()