Habil’in hakkı

Habil’in hakkı
10 Ekim 2015’teki katliamda hayatını kaybeden demiryolu emekçisi Ali Kitapçı’nın eşi Emel Kitapçı ve oğlu Artun Siyah Kitapçı. 11 Ekim 2015, Ankara. Fotoğraf: Burhan Özbilici, AP:

"Bunun üzerine Rab, ‘Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak’ dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin'in üzerine bir nişan koydu.” (Tekvin, 4:15)

İnsanlık tarihinin aynı zamanda bir katliamlar tarihi olduğunu söylesek herhalde abartmış olmayız. Tarih, hikayelerin çoğu galipler tarafından yazılmış ve anlatılmış olmasına rağmen, mağluplar tarafından teşhir ve ifşa edilmiş korkunç katliamlarla dolu. Öyle ki, şiddet ve kıyımın insanlığın bir oluş ve eyleyiş biçimi olduğunu dahi öne sürebiliriz. Tarihsel atamız homo sapiens’in hayatta kalabilmek uğruna sayısız kez şiddete başvurduğunu sanıyorum her birimiz tahmin edebiliriz.

Yine anlatageldiğimiz yaradılış mitlerinin de çoğu zaman şiddet ve cinayet içerdiğini biliriz. En meşhurunu hatırlayacak olursak: Adem ve Havva’nın oğullarından Kabil (Kayin), kardeşi Habil’i katletmiştir mesela. İlk cinayet ve ilk kötülük olarak tarif edilen bu hadise, belki de insanlığın bugününü dahi zehirlemiş ve katlin gölgesini sonsuza dek üzerimize düşürmüştür, kim bilir. Rivayet odur ki, tanrı bundan böyle işlenecek her cinayete Kabil’den bir pay yazılacağını buyurmuş, dolayısıyla cinayeti insanın yazgısına ve sistematik bir eylemine dönüştürmüştür.

Hikayeler, mitler ve dini rivayetler bir yana şiddetin ve katlin ne zaman başladığını bilemeyiz, bunu bilmemize gerek de yoktur. Bu ahvalde trajik ve bilhassa komik olan insanın doğadaki diğer canlılardan kendisini ayırarak, köyler ve kentler inşa ederek, devletler kurarak, yasalar yazarak şiddeti ve katli ortadan kaldırma (medeniyet biraz da bu demektir) projesinin tümüyle iflas etmiş olmasıdır. Ortadan kaldırmak şöyle dursun, insanlık “modernleştikçe” şiddetin dozu ve türevleri artmış, sonuçları korkunç derecede ağırlaşmıştır.

Sonuç olarak bugün artık şiddeti ve katli önlemeyi değil, sadece cezalandırmayı konuşabiliyoruz. Bunların nedenlerine değil, ancak sonuçları üzerine kafa yorabiliyoruz. Elimizden bu kadarı geliyor. Öyle ya kendimize devletler kurduk, yasalar yazdık, mahkemeler inşa ettik; şiddeti durduramayacağımızı biliyorduk. Zira ne devletin, ne yasaların, ne de mahkemelerin bunun için faydalı olamayacağını kestirebiliyorduk.

Kabil’den kalma doğum lekemiz şiddet ve katlin bilgisine, tanrıdan kalma “işlenecek her cinayete Kabil’den bir pay yazma” hükmü ise şiddetin ve katlin hep devam edeceği yazgısına mahkum etti bizi. Tamam, durdurmayalım ama en azından kontrol altına alalım, denetleyebilelim, belli kaideler üzerine oturtalım diye düşündük ya da umduk. Böylece şiddet tekelini devlete devrettik.

Devleti de kontrol edebilecek, onu da denetleyebilecek yasalar kaleme aldık ve mahkemeler kurduk. Fakat işler yine umduğumuz ve düşündüğümüz gibi olmadı. Modern tarih, devletlerin işlediği cinayetler ve katliamlar tarihine dönüşüverdi. İnsanlık kendisini korumasını umduğu bu kurumdan kendisini korumak durumunda artık.

Gerekçesi her ne olursa olsun bugün herhangi bir katliamın, arkasında doğrudan veya dolaylı bir kamu gücü olmaksızın gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Devletlerin bizzat, iştirak halinde, azmettirerek, yardım ederek yahut önlemeyerek olsun katliamlarda muhakkak bir rolünün olduğunu kimse inkar edemez. Bu yüzden işlenen her cinayet ve katliamda eğer yazılacaksa Kabil’in payı devlet adına yazılmalıdır. En azından bir teoloğun yahut bir avukatın bu meseleye bakışı böyle olmalıdır.

Bunu reddedenler ve devleti bir kurum olarak suçtan azade görenler de olacaktır elbette, ama bu tutum devletin niteliği ve sorumluluğuna dair olumlu bir şüphe yaratmaktan ziyade reddedenlerin sınıfsal pozisyonlarına dair bir fikir verebilir bize ancak. Bunu ayrı bir metnin ve tartışmanın konusu olarak şimdilik bir kenara bırakalım.

[mailerlite_form form_id=10]

Asimilasyon, korkutma, sindirme, cezalandırma, öç alma, hatta bir yönetim aracı olarak katliamın devletlerin yerleşik bir uygulaması olduğunu biliyoruz. Bunu tarih öğretti bize. Evet, devletler suça karışır, cinayet işler ve katliamlar yapar. Bu metin bağlamında esas mesele, devleti de kontrol edeceğine, denetleyeceğine inandığımız ve öyle umduğumuz yasaların ve mahkemelerin bu husustaki dehşetli operasyonel pozisyonudur.

Sivas (1993), 19 Aralık (2000), Roboski (2011), Ankara (2015)… Bunlar yaşadığımız ülkede geçmişten günümüze gerçekleştirilen katliamlardan sadece birkaçı. Daha niceleri var ama hepsini ele almaya yetecek ne vaktimiz ne takatimiz var. Bazısını bizzat devlet yaptı bu katliamların, bazısına iştirak etti, bazısını örgütleyip azmettirdi, bazısını bile isteye önlemedi. Asimilasyon, korkutma, sindirme, cezalandırma, öç alma ve bir yönetim aracı olarak katliamın her türlüsü için bonkör bir saha olmasının bu ülkenin gurur duyabileceğimiz bir özelliği olmadığının elbette farkındayızdır ama yine de tüm bu katliamlardan üzerine çamur bulaştırmadan sıyrılabilmiş olması bir takdiri hak ediyor.

Nedir devletimizi bu işlerden sıyıran, üzerindeki çamuru temizleyen? İşte bu noktada genel olarak hukukun, özel olarak da yargının pozisyonunu konuşmamız gerekir. Öncelikle devleti ve hukuku birbirinden ayırmanın, eğer ortodoks bir hukukçu ve iyimser bir hukuk teorisyeni değilsek, mümkün olmadığını söylemekte fayda var. Devletten ayrı ve onun üzerinde bir hukukun varlığı bugün komik bir iddia yahut masum bir idealden fazlası değil.

Bunun ispatı için sayısız örnek verilebilir ya da onlarca argüman ileri sürülebilir fakat hukukun, yasaların ve mahkemelerin devletin işlediği yahut “devlet lehine işlenen” suçlarda nasıl pozisyon aldığını, nasıl korumacı olduğunu, bırakın faili korumayı suçu dahi sahiplendiğini belirtmemiz “usul ekonomisi” gereği yeterli olur diye düşünüyorum.

Özellikle yukarıda adlarını andığım katliamların hukuki birer dosyaya dönüştürülüp mahkemelere intikal ettirildikleri andan itibaren başlayan yargılama süreci ve pratiklerinin tümüyle katliam faillerini aklama ve devletin sorumluluğunu perdeleme amacı ve gayretine evrildiğini deneyimlerimizle biliyoruz.

Komik denebilecek ve ödül sayılabilecek sembolik cezalarla katliam faillerinin sırtlarının sıvazlanması, cezasızlık politikası ile bu suçların adeta teşvik edilmesi, dosyaların usul ve yasaya aykırı iş ve işleyişlerle sürüncemede bırakılıp zamana harcatılması vaka-i adiyeden sayılıyor artık.

Kamu görevlilerinin ve diğer suç ortaklarının sanık sıfatıyla yargılandığı bu davalarda yürütülen yargılama pratiğinin bir istisna değil kaide olduğunu, katliam sanıklarının değil kurban ve mağdurlarının yargılanmasının esas teşkil ettiğini, dolayısıyla katliamlarla hukuk ilişkisinin bir cezalandırma ilişkisinden çok ödüllendirme ve pekiştirme ilişkisi olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

Değil mi ki kardeşini katlettiği halde Kabil’in cezası sadece sürgün oldu? Üstelik tanrı kim Kabil’i öldürürse ondan yedi kez öç alınacağı buyurdu. Bununla da yetinmedi kimse bulup öldürmesin diye Kabil’in üzerine bir nişan koydu. Tanrının bu merhameti ya da “adaleti” Kabil’i değil Habil’i mahkum etti. Bugün yasalarımız ve mahkemelerimizin katliam faillerini ve devleti korurken büründüğü tanrısal merhamet ve adaletin kaynağı buradan geliyor olsa gerek Oysa tanrıya karşı gelip Habil’in hakkını savunacak bir iradeye ve kararlılığa ihtiyacımız var. Avukatın ve avukatlık mesleğinin ödevi, hatta amacı budur, bu olmalıdır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.