Hâlâ söylenip duruyoruz
Öykülerinde, kendisini neyi beklediğini bilmeyen şaşırmaya müsait bir okuru tercih etmez Sait Faik. Sadece bu sebeple değil elbette fakat okurunun imgelemini güçlendirmek için öykülerinin başında sıklıkla öykünün mekanını açıklar. Öyle ki, okurlar öykünün İstanbul’da mı, Ada’da mı yoksa Adapazarı’nda mı geçtiğini kolayca anlar. Örneğin, Semaver kitabının ilk üç öyküsündeki farklı üç mekan da en başından okurla paylaşılır. “Semaver” öyküsünde Ali’nin nihayet iş bulduğu fabrikanın Halıcıoğlu’nda olduğu bilgisi hemen ikinci paragrafta yer alır; Burgazada’da geçen “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsü “Kış, Ada’nın sahillerinde lodoslarla beraber gelirdi” cümlesiyle başlar ve uzun bir kış tasviriyle devam eder; Adapazarı’nda dönemin en bilinen oteliyle aynı adı taşıyan Meserret Oteli öyküsünde de mekan başlıkta yerini bulmuştur.
Kimi Sait Faik öykülerinde ise mekan verili değildir; okur bazen bir kelimeyi, bazen bir duyguyu ya da öykü sonundaki duygu bütünlüğünü alır ve öyküye bir mekan atfeder. Bu toprakların en üretken ve okuması en keyifli “Sait Faik uzmanı” Necati Mert’in, Sait Faik’in “Söylendim Durdum” öyküsünü İstanbul öyküleri arasında görmesi de sanırım böyle bir atfın sonucu. Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” öyküsünde “çirkin, pis, balgamlı, çamurlu, molozlu, kusmuklu” İstanbul betimlemesinden yola çıkan Necati Mert, olumsuzlukla bezeli, “Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir” cümlesinin yer aldığı “Söylendim Durdum” öyküsünü de İstanbul öyküleri arasına koymaktan geri durmaz.
Ben ise, Necati Mert’in aksine, “Söylendim Durdum” öyküsünün Sait Faik’in mekandan azade istisna öykülerinin başında geldiğini düşünüyorum. Kötülüğün sıradanlaştığı, bireyselliğin ve bencilliğin norm olageldiği distopik bir toplum ve kent anlatısını belirli bir mekansal işaretleme yapmamaya özen gösterilerek ortaya koyar Sait Faik. Klasik bir Sait Faik öyküsünden ziyade toplumun neredeyse her ferdine sirayet etmiş çürümüşlüğe, yozluğa, çıkarcılığa ve bunların sıradanlaşmış olmasına karşın (sonucu ne olursa olsun) doğru bilinenin peşinde olunmasına dair bir “yapılması gerekenler listesi”; muhatabı yalnızca kendisi olan bir niyet mektubudur bu metin. Muhatabı kendisidir fakat okurundan da bu taze palazlanan şevkten ve bilinçten feyz almasını ister. Yoksulluk, yalnızlık ve umutsuzluk girdabında edilgen bir hayat yaşamaya karşı güçlü bir isyanı barındırır. Maruz kaldığı karabasanın son bulmasını sağlayacak yegane şeyin, değiştirmeye muktedir bir özne olmaktan geçtiğinin yeni yeni farkına varmakta, okurunu da bu heyecanına ortak etmektedir. Kişisel boş vermişliğinin katkı sunduğu bu çölleşme karşısında (sonunda bir vaha yaratamayacağını bilse de) bir an önce işe koyularak daha fazla kuraklaşmaya engel olma muradına sarılır çünkü aksi fenadır.
[mailerlite_form form_id=10]
Varlık’ta 75 yıl önce yayımlanmasından bugüne tespitlerinin güncelliğini (üzücü ve korkutucu derecede) koruyan “Söylendim Durdum” öyküsüne dair Necati Mert’in yazılarında Sait Faik’in “önemli ve meşhur” öyküleri arasında görmesi dışında bir değerlendirmesine denk gelemiyoruz. Ancak Necati Mert’in 40 yıllık kitapçılık yıllarını anlattığı Memleket Kitabevi okunduğunda (kitapçıya hiç girip çıkmamış salt dışarıdan bir okur olarak bile) 1970’li yılların başında Gelişim Kitabevi’ni kurma ve her türlü zorluğa rağmen devam ettirme şevkinde, Sait Faik’in “Söylendim Durdum “öyküsündeki tembihleriyle örtüşmesi kolaylıkla görülebiliyor. Kent yaşantısını (sıklıkla alaycı bir dille) gündemine alan bu anı kitabı, aynı zamanda Türkiye’deki iktidar bloklarının birleşme ve çözülme süreçleri üzerinden bir taşra kentinin aktörlerine ve dinamiklerine de ışık tutuyor.
12 Mart Muhtırası sonrasında artan baskılar, tutuklamalar, idari tahkikatlar ve uzaklaştırmalardan sonra öğretmenlik mesleğinden el çektirilir Necati Mert. Gelişim Kitabevi’ni kurmasına giden süreç böyle başlar ancak yeni mesleği kitapçılıkta da sağ taarruzdan kurtulamaz; dükkan saldırıya uğrar, yetmez bombalanır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra güçsüzleştirilen sol ve 1990 sonrası liberal-sol entelijansiyadaki tek kutuplu dünya algısının genel geçer kabulüyle birlikte Türkiye’nin "merkez-çevre" kuramı üzerinden okunması yaygınlaşır. Necati Mert, Kenan Evren Atatürkçülüğüne uyumda zorlanmayan “sosyal demokratların” konumlanmasını sıklıkla eleştirir. Kentte yerel yönetim 1994 seçimlerinde SHP’den Refah Partisi’ne geçer ve memleket “çevre” diye anılanın yerel iktidarıyla tanışır.
30 yılı aşan süre boyunca iktidarı devam etmekte muhafazakar yöneticilerin, “merkeze” mesafeli Necati Mert’e mesafeli olmaması biraz da bundandır. Öteki mahallede dışlanan memleketin sol aydınının, kendi mahallesinin “İslamcı münevveri” olmayacağını bilirler pek tabii, fakat bir çoğulculuk piar’ı olarak iktidar bloğunda ihtiyaç duyulan sol liberallere sırtlarını dönmemekle kalmazlar; kültür-edebiyat etkinliklerinde sıklıkla yer de verirler. Taşra küçük, taşranın aydını kısıtlı, dedikodusu boldur. Solcu hemşerilerinin “dönek” yaftasından gocunmaz, yazılarında bunu sıklıkla tiye de alır. Çoksesliliğe verdiği önemle uzun yıllar boyunca kentte İslamcı, solcu, milliyetçi, liberal ve diğer görüşlerden onlarca insanın dahil olduğu yuvarlak masa buluşmalarına öncülük edenlerin başında gelir. Ancak “çevre” diye anılanların yavaş yavaş “merkeze” gelmesiyle büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını da gizlemez. Hayal kırıklığının sebebi hiçbir beklentisinin olmadığı iktidar aktörleri değil, yıllar boyunca o yuvarlak masayı paylaştıklarıdır:
“3 Kasım’dan (2002) sonra taşrada olanları bilirim. Olanlar beni hayrete düşürdü. Eşitlik, özgürlük, demokrasi, insan hakları konusunda birbirimizi besleyip çoğalttığımız arkadaşlarımızla giderek ortak dil kuramaz olduk. (…) Beni hayrete düşüren… (m)uhalif dilin yok olması. Fenası da var: İçimizden kimilerinin adeta AKP’nin hükümet sözcüsü kesilmesi.”
Hasılı, Gezi Direnişi sonrasında ülkedeki liberal iyimserliğin yerini (beklendiği üzere) hayal kırıklıkları aldı. Yine bu süreçte “ortak akıl” arayan kentteki kalabalık yuvarlak masa sandalyeleri yerini basık ve uzun bir pasajın içinde bir erkek berberi ile bir tıbbi malzemeci arasında cep telefonu sinyallerinin dahi çekmediği 25 metrekarelik bir kitapçı dükkanı olan Gelişim Kitabevi’nin iki adet taburesine bıraktı. Son yıllarında dükkanı tek başına ayakta tutan ve cam vitrine koyduğu muhalif neşriyat seçkisiyle kentin daimi ötekilerini mest eden Emre Mert’in yoğun çabaları da Gelişim Kitabevi’ni ayakta tutmaya yetmedi. Önceki haftalarda ölüm haberini aldığımız Necati Mert ise kendisi gibi sessiz ve alçak gönüllü bir uğurlamayla Sait Faik’in doğum günü 18 Kasım’da memleketi Adapazarı’nda toprağa verildi.
“Söylenip duran” dümensiz muhalif yığınlar olarak bir kültürel yozlaşma, toplumsal çürüme ve siyasal çölleşmenin tam ortasındayız. Yazının sonunda Necati Mert’in Söylendim Durdum öyküsünü İstanbul öyküleri arasında görmesine sebep olan cümleyi bir kez daha hatırlayalım: “Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir.” İddiamın arkasında durduğumu yinelemek isterim. Bu öykü mekandan bağımsızdır, mekan-üstüdür, bütün memleketi anlatır.
Öykü şöyle devam eder: “İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler?”
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()