Hangi potansiyeli harcıyoruz?
Son zamanlarda özellikle sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan, anaakım ve alternatif medyada da kendine hatırı sayılır ölçüde yer bulan “potansiyel” kavramı, kimi zaman yeterince “iyi kullanılamadığı” kimi zaman da “harcandığı” gerekçesiyle türlü serzenişlerin konusu oluyor. Potansiyel derken genelde varlığı ortaya çıkamamış, henüz kendini gerçekleştirememiş bir tür gizilgüç veya yetenek kastediliyor.
Bazen varlığı bile şaibeli olan bu gizilgücün yükü özellikle genç kuşağın omuzlarına öyle biniyor ki onları adeta felç ediyor, ihtimallerin heyecanının yarattığı baskı gençlerin üstüne karabasan gibi çöküyor. Fakat günümüzde çoğu kavramın başına geldiği gibi “potansiyel” kavramı da doğru neden-sonuç ilişkilerinden bütünüyle ayrıştırılarak bireyin kendi gayretiyle özgürce geliştirebileceği içsel bir beceri olarak pazarlanıyor.
Kültürel hegemonyanın yeniden ürettiği bir bireyselleştirme aracı haline gelen bu söylem, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin yarattığı engelleri değil yetersiz kişisel çabayı sorgulatarak toplumsal eşitsizlikleri görünmez kılıyor. Oysa, diğer her şey gibi, bireyin potansiyelini ortaya koyabilmesi de pek çok sınıfsal, ekonomik ve toplumsal dinamiğe sıkı sıkıya bağlı. Bu dinamiklerden koparılarak bireysel çabalara indirgenen her türlü “potansiyeli harcama” ya da “potansiyeli kullanma” söylemi, toplumsal düzenin yapısal sınırlarını örtbas etmekten başkaca bir işe yaramıyor.
Bireyin zeka ve yaratıcılık gibi bilişsel yeteneklerinde kalıtımsal faktörlerin de etkisi olduğu biliniyor. Öte yandan, zeka ve yaratıcılık da dahil olmak üzere bilişsel kapasitenin yetişme ortamı, olumlu pekiştireçler (bir davranışın tekrarlanma olasılığını artıran uyarıcılar), sanat, bilim ve teknolojiye erişim imkanı sağlayan elverişli eğitim-öğretim koşulları gibi pek çok çevresel faktörle desteklenerek geliştirilebileceği de biliniyor, bunu destekleyen birçok çalışma var.
Fırsat eşitsizliğinin gitgide derinleştiği, kültür endüstrisi başta olmak üzere hemen her alanda güvencesizliğin hüküm sürdüğü, en temel haklardan biri olan eğitimin piyasalaştırılması sonucu nitelikli eğitime ulaşmanın maddi durumla doğrudan ilişkilendiği, kültürel ve entelektüel sermayeye erişimin ayrıcalıklı bir azınlığın tekelinde olduğu, emek gücünün giderek daha değersiz ve güvencesiz hale geldiği mevcut koşullarda potansiyelimizi açığa çıkaramamamızın sebebi üşengeçliğimiz ya da içsel motivasyon eksikliğimizmiş gibi davranmak ne kadar makul?
[mailerlite_form form_id=16]
Sosyal medyayı kuşatan vıcık vıcık kişisel gelişim anlatıları, yapay zeka içerikleri, influencer tavsiyeleri, Instagram psikologları, TEDX konuşmaları ve koçluk sistemleriyle devamlı beslenen neoliberal dünya düzeni, ömrünü geçim derdi içinde tüketen insanlara arsızca akıl veriyor: herkes kendi şansını yaratır, asla pes etme, zamanını iyi yönet, disiplinli ol, hayallerinin peşinden git, bahaneleri bırak ve potansiyelini kullan… Bozuk plak gibi durmadan aynı bireysel çaba mitinin pazarlanmasının sebeplerinden biri de sermaye düzeninin kendi devamlılığı için kişisel gelişimle kafayı bozmuş, verimlilik kaygısına boğulmuş, köle gibi çalışan ve bunun normal olduğunu zanneden, sürekli daha iyi performans göstermesi gerektiğine inanan emekçilere ve optimize edilmiş işgücüne ihtiyacı olması.
Sistemin sorumluluğu bireyin sırtına yükleyerek kendi arızalarını perdelemesi ya da halinden memnun ücretli köleler yaratması bir yana bireysel çaba mitinin inşasında daha doğrudan sebepler de var. Kişisel gelişim kitaplarından YouTube kanalları ve podcastlere, seminerlerden konferanslara, online kurslardan koçluk hizmetlerine, meditasyon kamplarından motivasyon atölyelerine, mobil uygulamalardan kurumsal gelişim programlarına kadar uzanan devasa bir sektör, önce insanlarda “potansiyeli keşfetme” başlığı altında suni bir ihtiyaç yaratıyor, daha sonra bu ihtiyaç üzerinden tonla para kazanıyor. Yani bizim kötü, yetersiz ve potansiyelimizi harcamış hissetmemizden beslenerek tekerini döndüren devasa bir endüstri var. Bizi “daha iyi versiyonlarımız” olmaya ikna eden tüketim kültürünü beslerken, hem maddi hem de manevi olarak kendimizi tüketiyoruz.
Potansiyel anlatısının ve “her şey senin elinde” mitinin inşasındaki stratejik hedeflerden biri de yıkıcı bir biçimde gerçekleşiyor: “Her koyunun kendi bacağından asıldığı” neoliberal rekabetçilik ortamında sınıf bilinci tuzla buz oluyor, emekçilerin mücadelesi hafife alınıyor, kolektif hareketlerin önü kesiliyor. Herkes kendi potansiyeline, kendi işine, kendi başarısına ve kendi yükselişine odaklanırken hepimizi topun ağzına koyan sistematik sömürü hız kesmeden devam ediyor. Bunların sonucunda, içinde yaşadığımız sosyoekonomik koşulların tartışılmasının engellendiği, eşitsizlikler yerine bireysel çabaların gündemde olduğu, güvencesiz çalışmanın, törpülenmiş sendikal hakların, düşük ücretlerin ve ağır çalışma koşullarının normalleştirildiği bir zemin oluşuyor.
Başta genç kesim olmak üzere geniş halk kitleleri yetersizlik hissi, tükenmişlik ve hayal kırıklığıyla boğuşuyor. İnsanlık dışı çalışma koşulları karşısında bütüncül bir toplumsal mücadele örgütlemek bir kenara, kötü çalışma koşullarından şikayet etmek bile olanaksızlaşıyor. Çünkü şikayet etmek yerine kendimizi daha fazla geliştirmemiz veya daha fazla çalışmamız gerektiğine inandırılıyoruz. Yoksulluğun faturası yoksulluğu yaratanlara değil yoksulluk içinde yaşayanlara kesiliyor.
Potansiyelimizi harcıyormuşuz. Tamam, ama hangi potansiyelden bahsediyoruz? Varlıklı ve ayrıcalıklı bir ailede doğan biriyle yoksul bir bireyin potansiyeli aynı olabilir mi? Bu sorunun yanıtı aşikar olsa da sabırla sormaktan vazgeçmeyelim, daha somut örneklerle savımızı belirginleştirelim. Sözgelimi müziğe eşit derecede yeteneği, ilgisi ve tutkusu olan, müzik alanında üretim yapmak isteyen iki kişiden bahsedelim. Bunlardan ilki varlıklı bir aileden geliyor olsun, küçüklüğünden beri enstrüman eğitimi ve şan dersleri alıyor olsun. İkinci kişi hem maddi hem de kültürel sermayeden yoksun, kıt kanaat yaşayan bir aileden geliyor olsun. İkinci kişinin birinci kişinin seviyesine gelmek için çok daha fazla çalışmak zorunda olduğu gerçeği bir kenara, ikinci kişi gelecek yaşamında da müzikle ilgilenmek için çok daha fazla fedakarlık yapmak zorunda kalacaktır. Kültür endüstrisinde hepimizin malumu olan güvencesizlik, ikinci kişiyi başka bir işte çalışmak, para karşılığı emeğini ve zamanını satmak zorunda bırakacaktır. İkinci kişinin işten dönüp ev işlerini hallettikten sonra kanepede yorgun argın uyuyakalacağını tahmin etmek zor değil. Uzun vadede "potansiyelini gerçekleştiremeyeceğini", bütün vaktini ve enerjisini hayatta kalmak ve geçinmek için harcayacağı için potansiyelini gerçekleştirecek zaman, imkan ve enerji bulamayacağını öngörmek işten bile değil.
[mailerlite_form form_id=10]
Potansiyeli gerçekleştirme yarışındaki adaletsizliğe verilebilecek örnekler kültür-sanat endüstrisiyle kısıtlı değil tabii. Her alan için aynı durumdan söz edebiliriz. Örneğin akademi de bu fırsat eşitsizliğinin dipsiz kuyuya döndüğü sahalardan biri. Maddi bir güvence olmadan lisansüstü öğrenim görüp akademik kariyer yapmak isteyen biri için bu süreç, idealleri gerçekleştirme yolculuğundan ziyade hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Lisansüstü öğrencileri bir yandan yetersiz burslar ve geçim derdinden dolayı yarı zamanlı ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalırken bir yandan da yayın baskısı, ödev, tez ya da proje yetiştirme telaşı, akademik rekabet gibi ağır yüklerin altında eziliyor. Üstelik bütün bu amansız mücadelenin neticesinde ne olacağı belli bile değil, geleceğe dair en ufak teminat yok. İşte tüm bu koşullar yalnızca tam zamanlı araştırma yapmayı ya da alanında kendini geliştirebilmeyi imkansız kılmakla kalmıyor, aynı zamanda akademiyi sınıfsal bir üstünlük alanına dönüştürüyor. Diğer yanda maddi güvencesi olup ek iş tutturmak zorunda kalmayan öğrenciler, uluslararası konferanslara katılmaktan alanında uzman kişilerle iş ağı geliştirmeye, bolca kitap ve makale okuma imkanından yurtdışında araştırma yapma fırsatına kadar pek çok ayrıcalığa zahmetsizce erişebiliyor.
Vaziyet buyken üstüne bir de doğuştan sermaye sahibi olduğu gerçeğini halı altına süpüren CEO çocukları TEDX sahnelerinden insanlara “ben de sıfırdan başladım” mavalını okuyarak hayat dersi vermeye kalkışıyor. Veya hiçbir maddi kaygı yaşamamış, en nitelikli okullarda okumuş, dilediğince yurtdışında eğitim almış ya da geziye çıkmış doğuştan ayrıcalıklı kimseler Instagram’da kendilerinden tavsiye isteyenlere “Asla pes etme, hayallerinin peşinden git” diye akıl verme arsızlığını göstermekte tereddüt etmiyor. Yegane vizyonu zenginlik olanların motivasyon çığlıkları dört bir yanda yankılanıyor. Gerçekten de sıfırdan başlayıp başarıya ve konfora ulaşan bir avuç insanın hikayesi ise süslenip püslenip “potansiyelini gerçekleştirme” efsanesini yaygınlaştırmak için araçsallaştırılıyor.
Öyleyse bir kez daha soralım: Hangi potansiyeli harcıyoruz? Tam olarak neyi çarçur ediyoruz? Bizden alınanları mı? İnsan hiç sahip olmadığı ya da elinden alınmış bir gücü nasıl heba edebilir ki? Madem bu potansiyel denen şey yeterince çalışıp azmedilirse mutlaka gerçekleşiyor, o halde neden toplumsal potansiyelimizden hiç bahsetmiyoruz? Bireysel çaba söz konusu olunca her türlü olmazı olduran, tüm imkansızları ulaşılır kılabilen anlatılar üreten bu sistem, toplumsal dönüşüm söz konusu olunca elimizin kolumuzun bağlı olduğu fikrini dayatıyor. Kapitalist dünyayı mutlak ve nihai kaderimizmiş gibi pazarlıyor. Ne zaman eşitsizliğe karşı kolektif bir başkaldırı filizlense “düzen böyle, yapacak bir şey yok” nakaratına dört kolla sarılıyor. Bu düzenden başka çaremiz olmadığına yönelik sanrıyı allayıp pulluyor. “Yol bu, eğ başını yürü şimdi” diyor. Bireyler olarak potansiyelimizi harcadığımız endişesiyle kendimizi yiyip bitirirken bu düzen her gün bizi harcamanın yeni yollarını buluyor.
Hangi potansiyeli harcıyoruz? Boğazımıza kadar kişisel başarı ve başarısızlık hikayelerine batmışken, harcadığımız asıl potansiyel bütün bu sömürü ve adaletsizliğe karşı gerçek bir değişim yaratacak toplumsal potansiyelimiz olabilir mi?
*Bu yazının ilk versiyonu Geri Döneceğiz adlı sitede yayımlanmıştır.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()