Hepimiz büyümek zorundayız

Hepimiz büyümek zorundayız
infantilizm

Biz, yetişkin bebekler kuşağıyız. Bütünüyle doğru olmasa da büyük ölçüde kabul gören, insan beyninin 25 yaşına kadar gelişmediği dolayısıyla 25 yaşın altındaki herkesin esasen hâlâ birer çocuk olduğu yönündeki yaygın söylenti buna işaret ediyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğundan (DEHB) muzdarip kişilerin arkadaşlarının mesajlarına yanıt vermeme nedeninin “nesne sürekliliği” becerisinden (bebeklerin sekiz aylıkken geliştirdiği bir beceri) yoksun olmaları fikri de bunu söylüyor. Eşcinsel bireylerin, normal bir çocukluk yaşamadıkları için yirmili veya otuzlu yaşlarında ikinci bir ergenlik yaşadıklarına dair anlatıda yine bunu görüyoruz. Süper kahraman filmlerinin hegemonyası ve genç yetişkin edebiyatının her nesilde popülerliğini sürdürmesi de bunu gösteriyor.

Disney’in yetişkin animasyonları, sevimliliğin baskın bir estetik kategori olarak yükselişi, pelüş hayvanların yeniden popülerlik kazanması, yemek getiren kurye on dakika geç kaldığında öfke nöbeti geçirenler, dudaklarını büzerek ve kaşlarını çatarak bebek gibi konuşan insanlar da aynı şeyi gösteriyor. Bu eğilim, bazen çocuk gibi davranmaktan ziyade kaybedilen ergenliği hatırlamakla ilgili: Hayatınızı Euphoria dizisinin bir bölümü gibi anlatmak, salıncakta sigara içmek ya da hafta içinde uyuşturucu kullanmak gibi “çılgın” maceralarla övünmek, 30 yaşına geldiğinizde hâlâ kendinizi “vaktinden önce büyümüş” görmek…

Gençlerin çocuklaştığına dair şikayetlerin çoğu genelde sağ kesimden gelmiştir, Y ve Z kuşaklarının fazla şımartılarak yumuşatıldıklarının kanıtı olarak güvenli alanları ve tetikleyici uyarıları gösterirler. Sağ kanat, bu çocuklaşma (infantilizm) eleştirisinde, ahlaki yapılarının öyle veya böyle bozulması nedeniyle gençlerin aile evinden taşınmaya, istikrarlı bir kariyere başlamaya, evlenmek veya aile kurmak gibi yetişkin sorumluluklarını üstlenmeye istekli olmadığını savunur.

Ancak böyle dönüm noktalarından kaçınmak çoğu zaman gençlerin bilinçli tercihi değildir: yetişkinlik birçoğumuz için erişilemez hale gelmiştir, bir daire satın almak ya da bir aile kurmak istesek bile yapamayız. Psikanalist Josh Cohen, “Genç yetişkinlerin iradelerinin neredeyse bütünüyle ellerinden alındığı bir çağda, borçlarla boğuşan, yetişkinliğin maddi koşullarına erişemeyen gençlerin duygusal yetişkinliğe geçişleri de süresiz olarak erteleniyor. Bu durumda, sahte bir çocukluğun belirsiz avuntularına sığınmak elbette çekici olacaktır,” diyor.

Oysa ekonomi bize uzatılmış bir ergenlik dayatsa bile onurumuzu savunmayı, “bebek yetişkinler” veya 26 yaşında ergenler, çaresiz ve bağımlı insanlar olmayı reddetmeyi seçebiliriz. Kapitalist elitler kendinizi şaşkın birer kaz yavrusu gibi görmenizi istiyor. Cohen, “Psikanalitik açıdan bakıldığında, kişinin kendini çocuklaştırması olağandışı biçimde mantıklıdır. Bu, insanın kendi güçsüzlüğüyle bir anlamda özdeşleşmesidir, bu duruma da etkin bir tercih görünümü kazandırır,” diyor. “Freud, küçük çocukların oyun oynarken genelde travmatik bir durumu yeniden canlandırdıklarını, böylece durumu kontrol altına almaya çalıştıklarını söylemişti. Mesela annemin evden gitmesine dayanamıyorum, bu yüzden şu kuklayı iple fırlatıp geri çekersem, onun ne zaman gideceğini ve ne zaman döneceğini kontrol etmiş olurum. Bana kalırsa insanın kendini çocuklaştırması da bu oyunun gecikmiş bir versiyonudur. Yetişkin olarak masum, sevimli ve hassas görünürsem, çaresizlik duyguma bir ölçüde hakim olabilirim, onu kontrol altına alabilirim.”

[mailerlite_form form_id=10]

Peki, bu çaresizliği reddetmek nasıl olurdu? Sağcılara göre yetişkinlik, evlenmek ve çocuk sahibi olmak, geleneksel cinsiyet rollerine uymak ve işgücünün verimli üyeleri olmak anlamına gelir. Bunu hiçbir yaşta kabul etmek zorunda değiliz fakat farklı bir olgunluğa ulaşmayı hedefleyebiliriz: kendimize bakmak, başkalarına özen göstermek, anlık tatminlerimizin ötesinde bir şeye yatırım yapmak. Kişinin kendine çocuk muamelesi yapması, sorumluluğu azaltmanın etkili bir yolu gibi görünebilir. Yanlış davrandığı için eleştirilen ve bu durumdan kurtulmak uğruna kendi savunmasızlığına başvuran birilerine çoğumuz rastlamışızdır. Ne yaparlarsa yapsınlar veya verdikleri zarar ne olursa olsun, onları eleştirmek hiç adil değildir çünkü (genelde terapi terimleri veya sosyal adalet diliyle ifade edilen) bazı nedenler onların hiç hatalı olmadığını gösterir. Çocuksuluk onlara kalıcı bir masumiyet bahşeder, yanlış yapmayı hiç beceremezler.

Ama böyle davranırsak dünyayı asla daha iyi bir yer haline getiremeyiz. Kendini savunmasız bir bebek gibi görmek, sorumluluktan kaçınmanın ve başkalarının sizin adınıza mücadele etmesini beklemenin bir yoludur. Ayrıca sizi çok daha kolay yönlendirilebilen bir tüketiciye dönüştürür. Sosyal medya “üretken olmamanın da makul” olduğu fikriyle dolup taştı, sanki üretkenlik kapitalizmin yegane tezahürüymüş ve bütün gün dizi izlemek bir direniş biçimi olabilirmiş gibi. Ne kadar tükettiğimiz konusunda sorumluluğa sahip olduğumuz veya her istediğimizde arzularımızı tatmin etmenin her zaman iyi bir şey olmadığına fikrine çok daha nadir rastlarız: “Kapitalizmde etik tüketim yoktur” fikri, “kapitalizmde etik dışı tüketim de yoktur" fikrine dönüşmüş görünüyor.

Çocuklar kusursuz müşterilerdir: kolay etkilenir, dürtüsel ve bitmek bilmeyen, sürekli yenilenen bir haz arzusuyla hareket ederler. Şirketlerin “teenager” (yeniyetme) kavramını 1950’lerde yükselen bir pazar olarak benimsemesinin nedeni buydu, uzun ömürlü ev aletlerini ne kadar satabileceğinizin bir sınırı vardı. Günümüzün reklamları bize bebekmişiz gibi hitap etmeye her zamankinden daha hevesli, bazı markalar yetişkinliğin “berbat” olduğunu çoktan ilan etti. Ergenlik öncesindeki, ergen ve genç kadınlar artık aynı kategoride değerlendiriliyor, aynı kültürü tüketiyor, hepsine de aynı ürünler pazarlanıyor.

Çoğunlukla sadece rahatsız edici olsa da infantilizmin günümüz kültüründe giderek yaygınlaşması daha karanlık bir şeyin habercisi de olabilir. Çizgi roman yazarı Alan Moore, süper kahraman filmlerinin popülerleşmesinin “faşizmin habercisi olabilecek bir çocuklaşmayı” temsil ettiğini öne sürmüştü. Bu abartılı gelebilir, ancak infantilizmin belirli bir biçiminin Nazi sanatının özelliklerinden olduğu doğrudur. Nazi sanatı, ahlaki belirsizliğe ve biçimsel karmaşıklığa düşmandı. Hitler’in kendisi de bir Disney hayranıydı. Kendi hayatının sorumluluğunu bırakma arzusunun çocukça bir özellik olduğu kabul edilirse, bunun bizi otoriterliğe nasıl daha yatkın hale getireceğini anlamak da kolay olacaktır. Günümüzün milliyetçileri hemen her internet topluluğu gibi budala ve çocuksu görünüyor, aşırı sağcılar da 90’ların video oyunlarını, Blockbuster’ı ve Toys R Us’ı (duyarcılığın elimizden aldığı ihtişamlı bir geçmiş) övgüyle anmaya başladı.

Muhafazakarlar, özne olmayı reddederek kendilerini çok daha kurnazca çocuklaştırırlar: LGBTİ+ hakları ve ırksal adalet hareketlerinin “sözde aşırılıkları” ile karşılaştıklarında, kendilerini siyasi aşırılığa itilmiş görürler. Ne var ki, başkalarını çocuk olarak sınıflandırmak (onları kendi çıkarlarınız doğrultusunda hükmedilecek kişiler olarak görmek) aynı projenin bir parçasıdır. Son yıllarda, trans bireylerin cinsiyet onaylayıcı sağlık hizmetine erişim yaşını yükseltme hareketi güçleniyor. ABD’de en az üç eyalette bu sağlık hizmetinin (yeterince yetişkin olmadıkları gerekçesiyle) 25 yaş altındakilere yasaklanması için yasama faaliyeti yürütülüyor. Baskı altındaki gruplar her zaman çocuk muamelesi görmez; “yetişkinleştirme” diye bilinen bir süreçte, ırkçılığa maruz kalan azınlıklardan çocuklar diğerlerine göre daha yetişkin görülür, bu da onların “suçlanma” olasılığını artırır. Fakat sağcılıkta oyun bitmez. Kişilerin istismar edildiği ilişkilerde nasıl yaygın bir davranışsa, çocuk muamelesi yapmak pekala bir siyasi egemenlik ve kontrol mekanizması da olabilir.

Bu nedenle, çocuk muamelesine karşı mücadele her zaman feminizmin, ırkçılıkla mücadelenin, engellilik adaletinin ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin bir parçası olmuştur çünkü insanların özne olma becerilerini çalmaktan, yani onları yetişkinden daha aşağıda varlıklar olarak görmekten daha iyi bir yol yoktur. Bu, kendimizi çocuklaşmaya kaptırmamak için yeterli bir nedendir. Çocuk muamelesi hepimize dayatılıyor; hissettiğimiz çaresizlik son derece gerçek, yetişkinlik hakikaten zorlayıcı olsa bile kendimizi hayatımızı ve etrafımızdaki dünyayı değiştirme kapasitesine sahip bireyler olarak görmeyi seçebiliriz. Cohen, “Zararları elbette inkar edilemez,” diyor. “Sözün özü, çocuklaşmak zorba olanı sevmeyi öğrenmenin bir yoludur. Özneleşmeyi ve kontrolü elinizden alarak bunu arzulanan ve keyif alınan bir duruma dönüştürür. Böyle yaşamayı benimsediğinizde, yetişkin hayatının ihtiyaçları ve ödülleri sıkıcı, ürkütücü ve imkansız görünecektir.”


*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından James Greig’in Dazed’da yayımlanan makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.