Her park bir sığınaktır
İstanbul’da kamusal alanlar her zaman tartışma konusu olmuştur. Bazen bir parkın kapatılmasıyla, bazen bir meydanın yeniden düzenlenmesiyle, bazen de yeni bir AVM projesiyle... Akademiden medyaya, sivil toplumdan kamuoyuna kadar pek çok aktör, bu alanların neye hizmet ettiği ve kimler için var olduğu sorusunu defalarca sordu, sormaya da devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Marmara’da meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem ve ardından gelen artçılar bu tartışmaları yeniden gün yüzüne çıkardı: “Gerçekten hazır mıyız?”
İstanbul’da toplanma alanı meselesi uzun süredir gündemde. AFAD, 2020’de şehir genelinde yaklaşık 3 bin acil toplanma alanı olduğunu açıklamıştı. Ancak bu sayı yıllar içinde arttı. 2024’te, İstanbul Planlama Ajansı’nın bir toplantısında konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu güncel sayıları paylaştı: İstanbul’da artık 5.636 toplanma alanı ve toplamda 2.453 hektarlık geçici barınma alanı bulunuyor.
Bu sayılar kulağa fena gelmiyor, değil mi? Ama sahaya indiğinizde işler değişiyor. Çünkü bu alanlar kağıt üzerinde ne kadar düzenli görünse de pratikte oldukça sorunlu. Bazıları mahalle aralarına sıkışmış, bazıları neredeyse binaların gölgesinde kalmış durumda. Araçlar park etmiş, konteynerler yol ortasında, tabelalar ya hiç yok ya da yanlış yön gösteriyor. Hatta bazı alanlara ulaşmak bile mümkün değil. Sanki “boş bulduk, burayı toplanma alanı ilan edelim” denmiş gibi. Oysa afet anında bu alanlar hayati önem taşıyor. Bu alanlar sadece insanların bir araya gelmesini değil düzenli bilgi aktarımını, güvenli beklemeyi, geçici barınmayı da mümkün kılmalı. Bugün bu şartları sağlayan alan sayısı oldukça az.
İstanbul, Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 20’sine ev sahipliği yapıyor. Ülkedeki tüm AVM’lerin üçte biri bu şehirde. IPA’nın yaptığı bir analize göre, İstanbul’daki 95 büyük AVM, teorik olarak 40 bin kişiyi ağırlayabilecek büyüklükte. Ama şöyle bir düşünün: Bu AVM’lerin çoğu eskiden kamusal toplanma alanı olarak belirlenmiş yerlerde yükseliyor. Parkların, boşlukların, nefes alınacak alanların yerinde. Yani bugün geçici barınma için “kullanabileceğimiz” alanlar, aslında geçmişte kamunun olan ama zamanla özel sektöre devredilen yerler. Kentsel dönüşüm sadece binaları değil kolektif hafızayı ve afet dayanıklılığını da dönüştürüyor.
Son 20 yılda, kamuya ait 78 donatı alanı, yani parklar, yeşil alanlar, kamusal sosyal donatılar, yapılaşmaya açıldı. Bu alanlarda toplamda 3,5 milyon metrekarelik kamu alanı kaybedildi ve yerine 16 milyon metrekareye yakın yeni bina dikildi. Üstelik bu inşaatların büyük kısmı özel şirketler tarafından yapıldı, sosyal konut niteliği taşıyan kamu destekli projeler sadece dört taneydi. Yani kamuya ait alanlar doğrudan özel sektöre devredildi ve çoğu zaman AVM’ler, rezidanslar ya da ofis blokları olarak yeniden şekillendirildi.
Peki, mevcut toplanma alanları yeterli mi? Resmi olarak İstanbul’da bugün 5.600’ü aşkın toplanma alanı bulunuyor. İlk bakışta bu sayı kulağa yeterli gibi gelse de işin aslı öyle değil. Ortalamada her bir İstanbulluya yalnızca yaklaşık 3 metrekarelik toplanma alanı düşüyor. Ama bu ortalamadan ibaret. Ayrıntılara inince tablo çok farklı: Bazı semtlerde kişi başına düşen alan, neredeyse bir A4 kağıdının üçte biri kadar, yani ayakta bile durmaya yetemeyecek kadar küçük. Yaklaşık 6 milyon kişi 0,5 metrekarenin altında bir alana, 3 milyon kişi ise 1 metrekareden az bir toplanma alanına sahip. Aslında 10 milyondan fazla İstanbullu, afet anında güvenli bir şekilde toplanabilecek yeterli alandan mahrum durumda.
Bu veriler bize şunu gösteriyor: Kentsel dönüşüm projeleri yalnızca bina yenilemekle sınırlı kalmamalı. Aynı zamanda kamusal alanları korumalı, bu alanları afet anlarında insanların nefes alabileceği, barınabileceği mekanlara dönüştürebilmeli. AVM’ler yerine parkların, beton kuleler yerine açık ve erişilebilir alanların çoğalması gerekiyor. Çünkü afetlere karşı dayanıklı bir şehir sadece sağlam binalardan değil, insanların bir araya gelebileceği, güvende hissedebileceği ortak alanlardan da oluşur.
Öyle ki kamuya ait bu donatı alanları üzerinden özel sektör lehine sağlanan yaklaşık 85 milyar dolarlık kazanç, İstanbul’daki tüm orta ve üstü riskli yapıların dört kez dönüştürülmesini mümkün kılabilecek bir büyüklükte. Ancak bu kaynaklar dönüşüm yerine ticarileşmeye aktarılmış, kamusal alanların güvenlik, erişim ve eşitlik temelindeki işlevleri ise sistematik biçimde zayıflatılmış. AVM’lerin "barınma alanı" olarak değerlendirilmesi, bu politik tercihlerin doğrudan sonucudur: kamusal olanın yerini ticarileşmiş, erişimi kısıtlı ve çoğunlukla dışlayıcı alanlar aldı. Dolayısıyla, kentsel dayanıklılık yalnızca bina sağlamlığı değil, kamusal planlama iradesi, sosyal eşitlik ve mekansal adaletle birlikte düşünülmelidir.
[mailerlite_form form_id=10]
Burada küçük ama önemli bir parantez açmak isterim, Türkiye’de afet toplanma alanları aslında öyle gelişigüzel belirlenmiyor. Yani “boşluk bulduk, hadi burası olsun” gibi bir mantık kağıt üzerinde geçerli değil. Bu alanlar, afet anında insanların güvenli bir şekilde toplanabileceği açık, erişilebilir ve altyapı açısından uygun bölgeler olarak tanımlanıyor. Süreç ise AFAD’ın (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) koordinasyonunda yürütülüyor; belediyeler ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da bu işin paydaşları. Hukuki olarak da dayanaklar mevcut: 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, Belediye Kanunu, İmar Kanunu ve İçişleri Bakanlığı'nın afet yönetmelikleri gibi birçok yasal düzenleme devrede.
Peki, o halde sorun ne? Sorun şu ki bu alanlar sistemde kayıtlı olsa bile yasal olarak imar planlarında “toplanma alanı” olarak işaretlenmediyse kolay bir şekilde yapılaşmaya açılabiliyor. Bir gün boş bir park, ertesi gün bir alışveriş merkezi ya da konut projesine dönüşebiliyor. Plan değişiklikleri ya yerel meclislerde alınıyor ya da doğrudan merkezi yönetimin müdahalesiyle hayata geçiyor. Yani mesele sadece teknik değil aynı zamanda politik.
Bu yüzden afet toplanma alanlarını korumak sadece planlama meselesi değil, aynı zamanda bir kamusal denetim meselesi. Bu noktada kamuoyunun, meslek odalarının ve sivil toplumun rolü hayati önem taşıyor. Aksi halde İstanbul gibi büyük bir şehirde, yıllar önce afet anı için ayrılmış alanlar birer birer AVM’ye, rezidansa, otoparka dönüşüyor. Bu sadece kentsel dayanıklılığı değil, kentte yaşayanların kamusal alanlara erişimini de doğrudan etkiliyor.
Kamusal alanlar metalaştıkça, yani ekonomik değer üzerinden değerlendirildikçe, bu alanlarla kurduğumuz ilişki de dönüşüyor. Parklar, meydanlar, açık alanlar artık birlikte nefes aldığımız, sosyalleştiğimiz, kriz anlarında bir araya gelebildiğimiz yerler olmaktan çıkıyor. Yerlerini “müşteri olduğumuz” alanlar alıyor. Bu yüzden İstanbul’un kamusal alan planlamasına bakarken, AVM’leri sadece ekonomik yatırımlar olarak değil, aynı zamanda mekansal sömürünün ve eşitsizliğin göstergeleri olarak da okumamız gerekiyor. Öte yandan, bugün “barınma kapasitesi” açısından değerlendirdiğimiz birçok AVM’nin ya da devasa özel proje alanlarının, bir zamanlar kamusal toplanma alanı olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu alanlar zamanında doğru şekilde korunmuş olsaydı, İstanbul çok daha kapsayıcı, adil ve erişilebilir bir kriz altyapısına sahip olabilirdi.
Üstelik 2024 Dünya Risk Raporu da bu tabloyu doğruluyor. Türkiye, afet riski ve kırılganlık açısından dünyada 193 ülke arasında 35. sırada. Yani oldukça riskli bir konumdayız. Ülkenin risk endeksi 14,48 gibi ciddi bir puanla değerlendiriliyor, bu da demek oluyor ki kırılganlık yüksek, uyum kapasitesi düşük ve müdahale kapasitesi sınırlı. Bu kadar yüksek risk altındayken toplanma ve barınma altyapılarının yetersiz kalması, açıkça yeniden düşünülmesi gereken bir duruma işaret ediyor.
1999 Marmara Depremi’nin ardından İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) İstanbul'da ek 480 toplanma noktası belirlemişti. Bugün gelinen noktada bu alanların yarısından fazlası (yaklaşık 270 tanesi) imara açılmış durumda. Yerlerine ne mi yapıldı? AVM’ler, rezidanslar, kamu binaları. Yani bir anlamda afet için ayrılmış kamusal güvenlik alanları, kentteki rantın yeni odaklarına dönüşmüş oldu.
Bu dönüşüm sürecinin en çarpıcı ve belki de en sembolik örneklerinden biri Şişli’de karşımıza çıkıyor: Trump Towers. Bugün rezidans ve AVM olarak bildiğimiz bu yapı bir zamanlar afet toplanma alanıydı. Ama bu alan özel sektöre devredildi ve mimarlığını Brigitte Weber’in üstlendiği lüks bir projeye dönüştürüldü. Aynı hikayeyi İstanbul’un pek çok yerinde tekrar tekrar görüyoruz. Kartal’daki Haldun Erdoğan imzalı, mimari projesi yarışmayla seçilen Anadolu Adliyesi mesela. Burası, zamanında çadır kent kurulması planlanan bir alandı. Bu listede birçoğumuzun bildiği yapılarda yer alıyor, Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı’nın yerine yapılan Torun Center, Ağaoğlu My City, Halkalı’daki TOKİ Avrupa Konutları ve Acıbadem'deki Akasya AVM de öyle. Şu an Bakırköy Adliyesi Ek Hizmet Binası olarak kullanılan bina da dahil, hepsi bir zamanlar “afet anında güvenli alan” olarak ayrılmış. Bugün bu alanlar, alışveriş merkezleri, yüksek yapılar ve kamu binalarıyla dolu.
Zeytinburnu’ndaki örnekler de oldukça dikkat çekici: Sahilpark Veliefendi (YDA İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş.), mimarı Tashin Alpar olan ve tarihi yarımada silüetini bozduğu için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dahi "eleştirdiği" Onaltı Dokuz projesi ile Chapman Taylor imzalı Forum İstanbul AVM gibi yapılar, aslında acil durum toplanma alanı olarak ayrılması gereken bölgelerde yükselmiş durumda. Benzer bir durum Bayrampaşa’daki eski Ferhatpaşa Çiftliği üzerinde yer alan Ora AVM için de geçerli.
Liste uzayıp gidiyor. Üsküdar’daki Kiptaş Ünalan Evleri, Bakırköy’deki, mimarı Hüseyin Sarı (Keleşoğlu Holding) olan Ataköy Konakları, yine Keleşoğlu Holding'e ait Capacity AVM gibi projeler de aynı şekilde acil toplanma alanlarının üzerine inşa edilmiş durumda. Beşiktaş’ta ise bu tablo daha da çarpıcı: Emre Arolat ve Murat Tabanlıoğlu’nun ortak projesi olan Zorlu Center, eski bir toplanma alanının üzerine oturuyor. Selenium Plaza da öyle. Aşçıoğlu İnşaat tarafından yapılan ve mimarı Süleyman Akkaş olan bu yapı da afet sonrası barınma için ayrılmış bir alana yerleştirilmiş.
[mailerlite_form form_id=11]
Tüm bu örnekler yalnızca mekansal hafızanın silinmesi değil, kamu yararının sistematik olarak özel sermayeye devredildiği bir dönüşümün izlerini taşıyor. Bugün İstanbul’da afet dayanıklılığı üzerine konuşmak isteyen herkesin, bu rant temelli yapılaşma düzenini göz ardı etmeden meseleye yaklaşması gerekiyor.
Ama bu sürecin belki de en trajik kısmı şu: Kenti gerçekten afetlere karşı hazırlamak için çalışan insanlar bugün görevlerinden uzaklaştırılmış durumda. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yanı sıra İBB’nin eski Deprem ve Kentsel Dönüşüm Daire Başkanı Tayfun Kahraman ve İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Gürkan Akgün, tüm bu çabaların ortasında siyasi gerekçelerle tutuklandı. Bu tutukluluk hali, 6,2 büyüklüğündeki depremin merkez üssü olan Silivri’de devam ediyor. Düşünsenize, bir yandan kentte binlerce insan risk altında, öte yandan o kenti hazırlamakla görevli kişiler cezaevinde. Bu, sadece sembolik bir çelişki değil doğrudan şehir güvenliğine dair derin bir kırılmaya işaret ediyor.
Tayfun Kahraman’ın Silivri Cezaevi’nden gönderdiği mesaj, bugünkü tabloya en net cevabı veriyor aslında. “Her bir park, afet ve felaketlere karşı canımızı koruyacağımız sığınaklar, toplanma alanlarıdır. Bunlardan en merkezi ve önemlilerinden olan Gezi Parkı'nın korunması bu nedenle önemliydi. Parkın korunması için hukuki mücadelemizin bedeli 3 yıldır devam eden tutsaklığım oldu [..] Parklarımıza ve deprem toplanma alanlarımıza sahip çıkalım. Hiçbir rant, insan canından önemli değil.” Bu cümle, sadece bir uyarı değil aynı zamanda bir itiraz, bir vicdan çağrısı.
Benzer şekilde, Ekrem İmamoğlu da, merkezi yönetimi afete karşı hazırlık sürecinde işbirliğe çağırıyor, “...kentsel dönüşümden altyapı ve üst yapı güçlendirmelerine, yeşil alanlardan ulaşıma, doğanın korunmasından kentsel gelişim prensiplerine, finansmandan bütün kurumlarla iş birliğine, İstanbul ve yakın bölgesini kapsayan geniş çaplı bir çalışma zorunluluktur” diyerek büyük resmi çiziyor. İstanbul Planlama Ajansı Başkanı Buğra Gökce ise tekrar hükümete ve profesyonellere, benzer bir şekilde, birlikte hızlı aksiyon alınması için çağrıda bulundu: “İstanbul ve Türkiye için, yapı stoğunun güçlendirilmesine yönelik düzenleme yapılsın ve kaynaklar kentlerimizi deprem ve afetlere karşı güçlendirmek için ayrılsın. Başka İstanbul yok!”
Tüm bu ifadeler bize şunu söylüyor: Bir şehir yalnızca yolları, binaları, altyapısıyla değil o kenti gerçekten halk için planlayan insanların emeğiyle güvenli hale gelir. Afetlere karşı dayanıklılık yalnızca mühendislik projeleriyle sağlanamaz. Bu dayanıklılık, katılımcı yönetimle, bilimsel akılla, kamu yararına öncelik veren anlayışla ve kamusal alanları koruma iradesiyle mümkündür. İstanbul’un güvenliği için çalışan insanların susturulması, yalnızca adalete değil aynı zamanda kent hakkına karşı ciddi bir müdahaledir.
Bu noktada mimarların, şehir plancılarının ve mühendislerin sorumluluğu daha da büyüyor. Çünkü mesleki etik, yalnızca “bir bina tasarlamak” demek değildir. O bina kimin için, nerede ve neyin pahasına yapılıyor? Bu sorulara cevap vermek de mesleğin bir parçasıdır. Ne yazık ki bugün birçok profesyonel, “Ben yapmasam başkası yapacaktı” diyerek bu sorumluluktan kaçıyor. Oysa bu tutum yalnızca kişisel etik değil kolektif hafıza, toplumsal güvenlik ve kamusal yarar adına da ciddi yaralar açıyor.
Son olarak, şunu unutmamak gerekir: Kent hakkı, güvenli, erişilebilir ve adil bir şehirde yaşama hakkıdır. Bu hakkı savunmak yalnızca yöneticilerin ya da siyasetçilerin değil, aynı zamanda çizenin, tasarlayanın, planlayanın ve inşa edeni de dahil olmak üzere hepimizin sorumluluğudur. Kentsel mekânlar, rant üretmenin değil; birlikte yaşamın, dayanışmanın, nefes almanın zeminidir. Aksi takdirde yaşadığımız her felaket, sadece doğal değil; aynı zamanda mesleki ve ahlaki bir çöküşün de göstergesi olacaktır.
Kaynakça
- AFAD (Kasım 15, 2020). Toplanma alanları hakkında basın açıklaması.
- BirGün (Nisan 24, 2025). Merkez üsten uyardılar: En önemlisi insan canı.
- İnşaat Mühendisleri Odası (2015). İstanbul’un deprem toplanma alanları imara açıldı.
- ArcGIS (n.d.). İstanbul AVM haritası.
- İstanbul Planlama Ajansı-IPA (2024). Kent Gündemi Araştırmaları 2024.
- Bündnis Entwicklung Hilft, & Institute for International Law of Peace and Armed Conflict-IFHV (2024). WorldRiskReport 2024: Focus—Multiple Crises. Bündnis Entwicklung Hilft.
- İTÜ Vakfı (2024). İstanbul Büyükşehir Belediyesi deprem odaklı çalışmalar.
- İstanbul Planlama Ajansı - IPA. (2020). 6306 sayılı yasayla riskli alan ilanlar ile öncelikli dönüşüm alanları uyuşmuyor!
- Mimdap (2025). İstanbul’da deprem toplanma alanlarındaki yapılar.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()