Herkes içerik üreticisi oldu
Birkaç hafta önce Wembley Stadyumu’nda Lana Del Rey konserini izlemeye gittiğimde, yanımda oturan bir kadın dikkatimi çekti. Ne zaman ona baksam telefonuyla bir şeyler çektiğini gördüm, elbette alışılmadık bir durum değildi bu. Çoğu izleyici telefonunu çıkarmış, elinde tutuyordu. Konserde “ânı yaşayamadım” diye biraz tedirgin olsam da ben de birkaç video çektim. Ama bu kadın Lana Del Rey’i değil, kendini çekiyordu: kameraya gülümsüyor, abartılı bir neşeyle çığlıklar atıyor ve şarkı söylüyordu, sahneye de nadiren bakıyordu. Çekim yapmadığı zamanlarda bile kendi videolarını izleyip keyifle gülümsüyordu (durmadan kendini izleyen kadını uzun süre izledikten sonra kendi kazdığım çukura düştüğümü fark ettim).
Bu olay, uzunca süredir düşündüğüm bir meseleyi açıklığa kavuşturdu: herkes hem birer içerik üreticisi hem de kendisinin talepkâr müşterisiydi. Herhangi bir turistik mekânda, bir konserde veya biraz hareketli bir uğrak noktasında etrafınızdaki insanların sanki iş yapıyormuş gibi göründüklerini hissedersiniz; sanki oraya belli bir hedefe ulaşmak veya bir kotayı doldurmak üzere gönderilmişler gibi, kendi fotoğraflarını ve videolarını çekerken telaşlı bir üretim halinde olurlar. Hep aynı pozları, aynı duruşları ve aynı tebessümleri görürsünüz; bunların hepsine "yapmacık" diyemesek de kameralar kaldırıldığında hepsi ortadan kaybolur.
Bu söylediklerim, 2013 yılında Facebook akışındaki bir karikatürde görebileceğiniz türden, huysuz ihtiyarın tekinin şikayetleri gibi gelebilir (üstelik özgün bir şikayet de değil): ah, şu gençler ve bitmek bilmez selfie'leri! Bu davranışları nedeniyle en çok eleştirilenler özellikle genç kadınlar oluyordu. Ama benim daha önceki huysuzlardan ayrıştığım nokta, bu alışkanlığın yalnızca gençlere ve kadınlara özgü olmadığını düşünmem. Mesela kısa süre önce Van Gogh müzesinde selfie çekerken oturduğu sandalyeyi kıran orta yaşlı bir erkekti. Geçen hafta sonu gittiğim Neil Young konserinde (yaş ortalaması 55 diyebilirim) video çekenlerin sayısı, önceki hafta sonu gittiğim Lana Del Rey konserinde (yaş ortalaması 24) video çekenlerin sayısından birazcık daha azdı.
Günümüzde, hangi cinsiyetten veya kuşaktan olursa olsun, herkes içerik üreticisi oldu. Bunun büyük bir mesele olduğunu da düşünmüyorum, ama yanıtı az çok belli olsa da son zamanlarda neden böyle davrandığımızı gerçekten merak etmeye başladım. Tatildeyken durmadan fotoğraf çektirdiğimizde, galerilerde veya konserlerde kendimizi çektiğimizde ne elde ediyoruz? Bundan para bile kazanmıyorsak, tam olarak kimi etkilemeye çalışıyoruz?
[mailerlite_form form_id=10]
Elbette, bazı insanlar “içerik üreticisi” olmak istedikleri için içerik üreticisi gibi davranıyorlar (influencer gibi davranmadan gerçekten bir influencer olamazsınız, hiçbir marka 200 takipçisi olan cesur bir hesaba şans vermez) ya da bir nevi maddi ödül peşinde oldukları için böyle yapıyorlar. Günümüzde aktif çevrimiçi görünürlüğün faydasını görmeyen herhalde az iş vardır; bankacılar, avukatlar, kuaförler ve elektrikçiler de sosyal medya profillerini güçlendirmek ve yeni müşteriler kazanmak umuduyla birbirine benzeyen içerikler üretiyor. Ama bu davranışın genelde gayrimaddi bir sebepten kaynaklandığını düşünüyorum. Bu, insanların akranlarına, arkadaşlarına veya komşularına ayak uydurma yordamının modern versiyonu: uzunca zamandır spor arabaların, pahalı saatlerin, şarap tadım kurslarının veya yurtdışı tatillerinin satışlarını körükleyen, aynı türden bir “kültürel sermaye” arayışı.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu “kültürel sermaye” terimini 1979 tarihli Ayrım kitabında ortaya atmıştı; onun anladığı biçimiyle, kültürel sermayenin önemi gerçek sermayeye (yani nakit paraya) dönüştürülebilir olmasındaydı. Bir şarap tadım atölyesine gitmek ya da evinizin duvarına asabileceğiniz doğru sanat eserlerine sahip olmak, eğer bunlar sayesinde kariyerinizde ilerlemenize yardımcı olacak ya da sizi başka etkili kişilerle tanıştıracak birini (mesela patronunuzu veya daha varlıklı konu komşunuzu) etkileyebiliyorsanız, pekâlâ işe yarayabilirdi. Günümüzde çok daha fazla insan güvencesiz, geçici ya da parça başı işler yaparken bu temel kurala uymak daha da faydalı olabilir: kendinizi çevrimiçi ortamda eğlenceli, cana yakın, kültürel açıdan donanımlı ve başarılı biri olarak yansıtmak, daha fazla fırsatı ayağınıza getirebilir. Bunu bilinçli ya da hesapçı bir şekilde yapmasak bile (çoğumuzun öyle yaptığını sanmıyorum) yine de davranışlarımızı şekillendiren örtük bir heves olduğu söylenebilir.
Gazeteci ve Bad Taste: Or the Politics of Ugliness [Zevksizlik ya da Çirkinliğin Politikası] kitabının yazarı Natalie Olah, “Bana kalırsa tüm bunları maddi kazanca bağlamak kolay değil, bunun geçerliliği de oldukça şüpheli” diyor. “Gösteri dışındaki hiçbir şeyin olmadığına dair fazlasıyla yaygın bir yanılgı var, bir şeyi göremiyorsak olmuyordur ama görür görmez gerçeklik kazanır. Yani insanların influencer davranışlarını ve alışkanlıklarını taklit ettiğini gördüğümüzde, muhtemelen yalnızca var olduklarını hissetmek istiyorlardır.” Başka bir deyişle, çevrimiçi görünürlük artık bir anlam ve değer kaynağı haline gelmiştir, görünmüyorsanız bir öneminiz yoktur. Tanınma arzusunun yanında belki de bu tür içerikleri o kadar uzun zamandır izliyoruz ki artık bunu normal bir davranış olarak görmeye başladık. Bize doğal geliyor, artık yalnızca performanstan ibaret değil.
Başkalarının kendilerini çevrimiçi ortamda nasıl temsil etmeyi tercih ettikleri elbette beni ilgilendirmez, ama bildiğim bir şey var ki hayatımı büyük ihtimalle beni umursamayan bir izleyici kitlesine göre kurgulamaktan vazgeçtiğimde daha mutlu ve huzurlu oldum. İçerik üretmek ve paylaşmak başlı başına bir işmiş gibi hissetmeye başladıysanız, sanal hedeflerinize ulaşamadığınız için kaygılandığınızı fark ediyorsanız ya da parasını verip keyfini çıkarmaya gittiğiniz bir etkinlikte dikkatiniz yaptığınız şeyden ziyade kendi imgenize kayıyorsa, belki de bunlar olmadan daha iyi vakit geçirip geçiremeyeceğinizi sorgulamanın zamanı gelmiştir.
*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından James Greig'in Dazed'de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()