Heykele düşen yaprak

Heykele düşen yaprak
heykele-dusen-yaprak

“Eleştiri silahı, silahların eleştirisinin yerini kuşkusuz alamaz; maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir; ama teori de yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir.” —Karl Marx

Tarihin topluma devlet dersinde sorduğu sorulardan ikincisi "nasıl yapmalı?" sorusu. Ondan önce "ne yapmalı?" sorusu geliyor. Buna egemen sınıfların verdiği cevabı biliyoruz. Üretim ilişkilerini organize eden, sermaye birikiminin sürekliliğini garanti altına alan, emeğin ürettiği serveti emekçilerden koruyan devleti inşa etmek. Devlet ve devrime giden yol buradan başlıyor.

“Bir gün bir şehrin alanında Bir mermer yığınının gözlerine Omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı Hüzünlensin yaşayanlar o zaman Sırası değil hüznün daha”

Edip Cansever’in "Ölü mü denir şimdi onlara?" şiirinde çok güzel bir devrim tasviri var. Şehir ele geçirilmiş, meydan düzenlenmiş, Mahir’in heykeli meydana dikilmiş, yanı başına dikilen ve yılda 70-80 santim büyüyen çınar ağacı heykelin boyunu geçene kadar yeni bir kuşak yetişmiş. O gün geldiğinde bu dizeleri o heykelin üzerine kazımalı.

Hüznü bir yana bırakıp "yolun neresindeyiz?" sorusuna dönelim. Hem uzağında hem yakınındayız o günün. Çünkü çoğu zaman bir tekrar gibi gelen devrimci çabalar, çabanın basmakalıplığından değil, devletin ya da adıyla söylersek örgütlü sermayenin bizi yük hayvanı gibi sürüklediği dönme dolabın çizdiği sarmal dairelerdeki ayak izlerimizden.

Sermaye birikiminin döngülerini incelerken emperyalizm faktörünü dahil ettiğimizde iş çatallanır, cari açıkların ve krizlerin eşlik ettiği, inşası yaklaşık 200 yıl önceye kadar giden modern devleti görürüz. Osmanlı coğrafyasına kapitalist ilişkilerin tepeden girmesinin miladı Büyük Britanya İmparatorluğu-Osmanlı İmparatorluğu 1838 Baltalimanı Anlaşması yarı-sömürge bir ekonomi kurar. O zamandan bu yana yukarıdan aşağı örgütlenen yönetimin emperyalizmle kayda geçen tek çelişkisi görece siyasi bağımsızlığı koruma çabalarıdır.

Türkiye’de servet birikiminin geldiği noktada emperyalist sermaye odanın ortasındaki fildir. Yarı-sömürgeleşmeyle yer tutmaya başlayan bu birikim zikzaklara rağmen gelişmeye devam eder ve yeni-sömürgeleşmeyle ekonomiyi kaplayan niteliğe erişir. Oda büyürse fil de büyümekte, daha önce doldurmadığı sektörleri, boşlukları da doldurmaktadır. Bu boşluklarda geçmişten günümüze ekonomide tuttuğu yer azalsa da hatta hepsi şirketleşse de oligarşi kümesinin küçük ortakları kapitalizm devam ettikçe tarihe karışmayacak. Hepsini holding parantezinde eşitlemek Türkiye’de egemen elit içindeki çelişkileri anlamayı zorlaştırıyor.

Yani karşımızda emperyalist sömürü ağı içerisinde kavşak bir ülkede belli sektörleri geliştirilmiş, diğer sektörleri güdük bırakılmış lojistik bir üs, ikincil önemde bir pazar ve bir rant dağıtma mekanizması olarak örgütlenmiş sermayenin devleti var. Bu ebed müddet gibi tarif edilir ancak iç ve dış çelişkili süreçlerin göbeğinde bitmeyen bir inşa sürer gider. Emperyalist blok içi çelişkiler, bloğa dahil olma çabaları ve buna karşı dirençler; ABD, İngiltere, AB (özellikle de Almanya) ve emperyal hedefler kovalayan Çin ve Rusya. Hepsi Türkiye kapitalizmindeki servet dağılımında tuttukları yer nispetinde devletin restorasyonunda karşılığını bulur, çelişkilerini yaratır.

Örneğin bir önceki kuşak "monşer" diplomatlardan Selim Kuneralp yeni Dışişleri Bakanlığı binası yapımını "102 yıllık Cumhuriyet tarihinde beşinci bakanlık binası olacak. Acaba hangi oturmuş devlet ortalama 20 yılda bir bina değiştirir" sözleriyle eleştiriyor. Oturmuş devlet diye bir şey yoktur tabii ancak lisansta Türk idare hukuku dersine giren öğrencinin ilk öğrendiği şeylerden biri Türkiye’de idare hukukunun kodifiye edilmemiş olmasıdır. Yani meşhur söze atıfla ortada "idare hukuku" diye helvadan yapılmış bir put bile yok. Emperyalistler ve egemenler arasındaki ilişki ve çelişkiler kaotik ve dinamiktir. Devleti ilk elden etkiler. İdare hukuku arzın merkezi gibi hep kaynar, orada değil helvadan, mermerden dahi put yapmaya ne mecal, ne de uygun sıcaklık vardır.

Öyleyse devrim kendine gelip geçici olacağı muhakkak, nispeten korunaklı alanlar aramayacak. Birinci çizgiyi buradan çekebiliriz. Bununla bağlantılı olarak bu sermaye düzenini idare eden elitin içinde gözden düşmüş dahi olsa kimseyle hizalanmamak[i] bir diğer sınır taşımız olmalı. Bu idari elitin görece bağımsız siyasi tavır arayışları bizi yanıltmasın, Türkiye’de emperyalist sermayeden bağımsız bir sermaye birikimi yok. Emperyalizm içsel bir olgudur.

Bitmeyen inşa süreci ve sermaye birikiminin selameti için aslolan zor aygıtıdır, gerisi üretilen rızadır. Burada zorun yukarıdan aşağı sömürge ilişkilerini garanti altına alacak şekilde örgütlenişini yok saymak, arızi bir durum saymak, ancak nasıl yapmamalı sorusunun cevabı olabilir. Keza faşizmi sadece çıplak zordan ibaret saymak ve/veya rıza üretimini hafifsemek de ciddi bir sorundur.

Ülkemiz emperyalist istihbarat teşkilatlarının en iyi uzmanlarının yetiştiği, görev yaptığı teşkilatların başına gelmeden önce kendilerini ispatladıkları bir coğrafya. O özgeçmişler zor ve rıza üretiminin kalifiye örnekleriyle dolu. Bunun ülke içindeki yansıması sistemin bilgi, akıl ve politika üretiminin öngörülmesinin, analiz edilmesinin giderek güçleştirilmesi. Vasat, seyirlik bir hamaset perdesinin arkasında kotarılan yerli-yabancı ortak üretimlerin sonuçları ve detayları çok sonra ortaya çıkıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Türkiye’de sistem sosyalistleri yasal olarak gerçekte hiçbir zaman tanımadı, hep kriminalize etti ancak emperyalistlerin yönlendirmesiyle ateşi söndüremiyorsan bir miktar külle, az bir ateşi avucunda tutmaktan zarar gelmez, fayda gelir politikasına da geçmişten günümüze daha çok başvurmaya başladı. Buna kontrollü dönüştürme politikası da eşlik ediyor.

Egemen kesimin politik-askeri yönetiminde ağırlık merkezi ordu iken bunun yerini emperyalist istihbaratlarla koordine içinde politika üreten operasyonelleşmiş istihbarat aldı. Sermayenin yeniden üretimi artık bir ordunun dost-düşman ikiliğinin ötesine geçen daha sofistike yöntemlerle mümkün olabiliyor.

Karşı kutupta olan biteni tarifin sebebi tutarlılık arayışı değil. Tüm bu kaos ve çelişkiler karşı tarafın dinamizmini sağlıyor ve toplumsal ilişkilerde yarattığı oynak ve kırılgan altyapıyla yaşadığımız hayatı belirliyor. Tutarlılık aramak, yasayı çağırmak sakinleşme çabaları olarak sıkça rastladığımız durumlar ve kimseyi bir yere götürmüyor.

Bunların arasında hemen fark edilen, kuşkusuz iktidarın da kolayca fark edebildiği tek tek tikel, birbirinden ayrıksı hatta çelişkili gibi duran anlamlı çabalar var. Sistemden ve iktidardan bağımsızlaşarak "ne yapmalı, nasıl yapmalı?" sorularını sormak, bu sorulara sistemin kontrol ettiği bilgi ve rıza üretimi mekanizmalarının çeldirici, engelleyici, manipüle edici yöntemlerine rağmen, olguya diyalektik bakabilen, sosyalist perspektiften cevaplar üretmek oldukça zor. Bağımsızlaşma sürecinin standart bir prosedürü yok ve yol zorluklar, içsel tartışmalar ve hesaplaşmalarla yüklü. Bu zorluklar istenmeyen bir yan etki olarak benzersizlik hissi de yaratıyor/yaşatıyor ve kolektif düşünmenin önünde genelde ihmal edilen bir bariyer olarak duruyor. Bir başka istenmeyen yan etki de bu bağımsızlaşma sürecinin çelişkili ve kimi zaman örseleyici olduğunu unutarak idealist davranmak.

"Nasıl yapmalı?" sorusunun bir başka sınır çizgisi buradan geçiyor. Bugün iktidar ve sermayenin kontrol ve gözetiminden bağımsız kolektif bir akıl yok. Karşı kutup yok ve biz bir ağırlık merkezinden yoksunuz. Geçmişten bizi ayıran önemli yanlardan biri budur. Geçmişte Türkiye’de toplumsal mücadeleyi yürüten toplam büyük oranda köylü ya da şehre yeni gelmiş henüz işçiliğe adım atmış insanlardan oluşuyordu. Bu genişliği taşıyabilecek liderleri içimizden çıkarabildiğimiz ölçüde mücadele büyüdü, aynı şekilde ufkunu bu toplama ve daha ötesine değil de kendi ekibine odaklayanlarla küçüldü.

Bugünse Türkiye kapitalizmi nüfusu büyük oranda şehirlere topladı, geniş kitleleri işçileştirdi. Bu kitle hareketlerini kolaylaştırdı ancak iktidarın denetimini de artırdı, herhangi bir kitle hareketinin kazanabilme ihtimalini artırdı ancak kazanabileceklerini sınırlandırdı. İsyanların bir hikayesi olur. Bir hikayenin başlaması daha kolay artık. Zor olan hikayenin devamını getirebilmek. "İlk üç gün" kalıbıyla iktidar isyanların hikayesine çöküyor. Sorun bir isyanın bitmesi değil, her isyan biter; sorun isyanın hikayesinin kaybedilmesi. Çok farklı kesimlerin bir araya gelebilmesi kolaylaştı ancak bu birlikteliklerin kırılganlığı ve fay hatları da ortada. Türkiye kapitalizminin kaotikliği arttı, idarenin illegalitesi arttı, politika ve eylemleriyle öngörülemez bir hal alırken sosyalistler üç hamle sonra ne yapacakları bile baştan belli, yasanın da korumadığı açık bir topluluğa dönüştü. Her şey değişirken değişmemek için her şeyi kendi içimizde değiştirebilmemiz gerek.

İktidarlar coğrafyaya özellikle de şehirlere bir mücadele, bir savaş alanı gibi bakıyor. Bu konuda İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında geliştirdiği teknoloji, baskı, rıza üretimi ve şehir planlaması yöntemleri Türkiye’ye de uyarlanarak ihraç ediliyor ve her toplumsal olayda karşımıza çıkıyor.

O halde "nasıl yapmalı?" sorusunun günceldeki cevabı ikili olmak zorundadır. Bir yanda birincilere uygun esnek, kitlesel, açık bir eylem diğeri ikincilerden sakınmak için iktidarın ve sermayenin denetiminden bağımsız teori ve eylem. Birincinin güvencesi ikincidir.

Halkın kitlesel hareketini savrulmalardan koruyacak bir denge, sel gelse de sel gitse de derinden akışını sürdürecek bir rota, ne zaman ne yapacağı öngörülemeyen ama hikayesini kitlelerle yazan ve okutan bir irade lazım bize. Bu yazılar bu ihtiyacın teslimine birer, ikişer kanıttır.

Vedat Türkali’nin "Bekle Bizi İstanbul" şiiri bir başka devrim tasviridir. İmgeleri açık, lirik bir şiirdir. Orada bir olaydan da bahseder, partinin gizli yayınlarının basıldığı matbaanın polisten nasıl kaçırıldığını anlatır.

Bir kadın yoldaş tanırdım Bir kardeş karısı Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında Gebeliğin dokuzuncu ayında Aç kurtların varoşlara saldırdığı Tipili bir gece yarısı Sırtında çok uzak bir köyden indirdi Otuz beş kiloluk sırrımızı Zafer kanlı zafer kıpkırmızı

Bu şiirler yazıldığında sosyalizm diyenler ya da belli bir sempati duyanlar bugünlerdeki kadar çok değildi, çok daha azdı. O yapraklar, o meydanlarda, o heykellerin üzerine düşene kadar yolumuz uzun.


*Bu yazının ilk versiyonu sendika.org'da yayımlanmıştır.


[i] Bu yönde kayda değer bir çaba için Medusa’nın Salı belgeseli örnek verilebilir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.