Hissediyorum, öyleyse hiçbir şey yapmıyorum

Hissediyorum, öyleyse hiçbir şey yapmıyorum
hissediyorum-oyleyse

"Cam fanus" sıradan bir metafor değil artık; bir yaşam biçimi, bir sınıfsal duruş, bir estetik-politik refleks. Tamamen "clean", beyaz dengede, minimalist, duyarlılıkla baharatlandırılmış sosyal medya profillerinin ışıltısı altında büyüyen bu yeni insan tipi, fanusun içinde doğuyor, büyüyor ve burada soluksuz kalıyor. Bu insanlar, kimliğini yalnızca estetik tercihler üzerinden kuruyor; anlam arayışı yerini görsel uyumun stratejik bir formuna bırakıyor.

Suyun bulandığını görünce fanusun kenarına yanaşıyorlar ama oradan öteye geçemiyorlar. Havadaki değişimi koklayıp, algoritmik olarak doğru olan tepkiyi ölçüp biçip, suya asla temas etmeksizin duruyorlar. Belki ardından minik bir bayrak açıyorlar: "Farkındayım. Bu olayı gördüm, kötü hissediyorum, siz kötü hissettiğiniz için daha da üzgünüm."

Fakat biliyoruz ki "farkındalık" olgusu özenle sulanan, kokusuz bir çiçek. Tüm duygular, estetikle, nezaketle ve ölçülülükle biçimlendirilmiş. Burada esas olan üzülmek değil "doğru şekilde" üzülmek, öfkelenmek değil "zarifçe" endişelenmek. Bu yeni duygu rejiminde eşyayı adıyla çağırmak, sorumluyu göstermek, sözü yükseltmek veya sessizliği bozmak gibi hakiki temaslar "tehlikeli" kabul ediliyor.

Münevver Karabulut cinayetinin toplum belleğinde halen yerini korumasının en büyük sebeplerinden biri suçun vahşeti ve bu vahşetin neredeyse pornografik bir şekilde medyada tekrar tekrar işlenmesi değil miydi? İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil cinayetini de ancak konforlu sessizliği bozan bir yankı haline dönüştüğünde konuştuk. Olayın faili ya da sistemi değil, sosyal medyada dolaşıma giren "rahatsız edici" ayrıntılar bu cinayetleri görünür kıldı. Çünkü biz artık yalnızca duyarlılıkla seçilmiş imgeler üzerinden temas kurabiliyoruz. Bu temas da çoğu zaman zayıf bir tepkiden öteye geçemiyor, politik bir söylem ve onu takip eden bir eylemle sonuçlanamıyor. Tüm hisler bir fotoğrafa, bir alıntıya ya da bir Instagram hikayesine sığdırılıyor. En fazla siyah-beyaz bir fotoğrafla (en iyi ihtimalle) birkaç yıl boyunca hatırlanıyor.

Oysa gerçek yüzleşme sözü yükseltmeyi, politik açıdan rahatsız etmeyi ve konfor alanının dışına taşmayı gerektiriyor. Toplumsal hassasiyetin su terazisini biraz eğmiş, sağduyuya meydan okuyan herhangi bir söylem, “marjinal” davranış olarak yaftalanıyor. Kadın cinayetleri haberlerinde insanlar faili dilediği kadar yerin dibine sokabilseler de, faillerin düzenli olarak korunmasını sorgulayan biri hemen “aşırı” ya da “radikal” bulunabiliyor. Ya da mesela "mültecilerin yaşam alanlarını ateşe vermeyelim" demek bile sosyal medyada linçle karşılanabiliyor çünkü çoğunluk hassasiyet terazisini normlara sabitlemiş durumda. Bu normları oluşturanlar ise fanustaki dengesini korumak adına her türlü riski almaya hazır. Ama zaten bu başından beri bir denge değil; bastırılmış, cilalanmış, törpülenmiş bir huzur yanılsaması. Duygular politik bir tercihe dönüştüğünde, “sakin kalmak” da politik bir pozisyona dönüşüyor.  En çok da şunu görüyoruz: Sessizlik, duyarlılığın değil konforun dili haline geliyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Bu fanusun daimi misafirlerinin sınıfsal refleksleri artık estetik üzerinden kuruluyor: meselenin hangi çerçevede konuşulacağı, hangi tonda öfkeleneceğimiz, nasıl kaygılanacağımız önemli hale geliyor. Hepsi öğrenilmiş ve yeniden üretilerek doğrulanmış. "Add Yours" şablonunun estetiğinde söylenmiş, belki kafiyeli birkaç sözcük. Estetik, burada yalnızca bir tercih değil bir kaçış biçimi. Çünkü politik olanın dokusu rahatsız edici: düzensiz, gürültülü, çözümsüz ve çoğu zaman çirkin. Ama biliyoruz ki algoritmalar çirkinliği sevmez.

Bu farkındalığın somut bir adıma dönüşmemesi için "iyi hissetme" devreye giriyor. Gündemin gerektirdiği makul süre dolunca, ufak ufak kendilik portreleri düşmeye başlıyor akışlara. Çiçekler, tatiller, özel günler... Sara Ahmed’in deyimiyle bu bir duygu siyaseti. Hissetmenin kendisi politik bir pozisyona dönüşürken, bu ekosistemde insanlar iyi hissetmenin moral üstünlüğüne sığınıyor. "Bana da bu iyi geliyor" cümlesi politik bir kalkana dönüşüyor, fanusun camını kalınlaştırıyor: Öfke yerine kaygı, eylem yerine farkındalık, mücadele yerine alan açmak...

Ama bu “soft" aktivizm dünya yanarken bireyin sadece kendi huzuruna yatırım yapabilmesi, hayalini kurduğu iyi hayatla arasındaki en büyük engelin yine o hayalin kendisi olması gibi. Çünkü huzur sessizlikle, sessizlik ise görmezden gelmeyle mümkün. Yani bu insanlar, yaşanabilir bir dünya fikrine tutunmak için onun gerçekliğini sürekli görmezden gelmek zorunda. Belirlenen konular üzerinden seçici bir adalet arayışı dürtüsüyle kirli sulara biraz olsun uzun bakıyor.

O yüzden “negatif enerjiye kapalıyım” mottosuyla süslenen profiller, hikayelerinin altına belki bir bağış linki bırakıyor ama bir ölümün ya da adaletsizliğin ismini anmıyorlar. Orman yangınlarında kimse ölmesin istiyorlar fakat ölen işçinin maaş iyileştirmesiyle ilgili ses çıkarmasını görmezden geliyorlar. Çünkü kapitalist gerçekçilik, yani mevcut politik düzenin yegâne mümkün gerçeklik olarak dayatılması, yalnızca ekonomi-politik bir mesele değil duygusal bir alışkanlık. Politika kötü hissettiriyor. Sistem de diyor ki: sen de kötü hissetme.

İşte burada, cam fanusun içi “cozy”, dışarısı da yangın yeri oluyor. Sessizlik burada yalnızca suç ortaklığı değil aktif bir pozisyon. Görmezden gelmenin estetikle ambalajlandığı bu fanusta, tarafsızlık bir strateji, kişisel alan bir istinat duvarı, özbakım da bir bahane haline geliyor. Oysa hepimiz biliyoruz: Kendi fanusunun dışına su sıçramasın diye çırpınan, aslında başkalarının suyunu bulandırmaya doğuştan talip.

Çünkü o cam fanusun duvarları düşündüğümüzden daha kalın. İçindeki hafiflik de dışarının ağırlığını reddederek kazanılmış sahte bir denge. Ama bilirsiniz cam dediğimiz kırılmak için vardır. Her çatlak da suyun başka hayatlarla karışabileceği bir ihtimali saklar.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.