Hollywood’dan “politik film” çıkar mı?

Hollywood’dan “politik film” çıkar mı?
SAVAŞ ÜSTÜNE SAVAŞ (Paul Thomas Anderson, 2025)

Paul Thomas Anderson’ın Eylül ayının sonunda gösterime giren Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another, 2025) filminin birkaç senedir kaybolduğu düşünülen “sinema ruhunu” nihayet perdeye geri getirdiği konuşuluyor. Hollywood’un en büyük stüdyolarından Warner Bros’un imzasını taşıyan, Leonardo DiCaprio ve Sean Penn gibi yıldızlarla dolu bir oyuncu kadrosuna sahip olan filmin, yönetmenin önceki filmlerine kıyasla daha büyük bir etkiye sahip olacağı bekleniyordu. Fakat hem gişe başarısı hem de izleyiciler üzerinde yarattığı etki açısından bu derecede olumlu bir performansa sahip olmasının “sürpriz” olduğu söylenebilir.

Sinemanın bu filmle yeniden dirildiği söylenen ruhu, daha önce benzer yorumlar alan filmlerden alıştığımız gibi, bizi fantastik diyarlara ya da tarihin sayfalarında bir yolculuğa çıkarmıyor. Artık çocukların doğmadığı distopik bir evrende değiliz ya da dahiyane bir ters köşeyle kendimizden geçmeyeceğiz. Savaş Üstüne Savaş, günümüz ABD’sinde bir devrimci örgüte mensup militanların başından geçenleri, daha önce böylesine güncel politik meseleleri beyaz perdede izlerken pek de alışık olmadığımız bir tarzda ele alıyor. Bunu yaparken süper kahraman filmlerine de benziyor, ticari filmlerin matematiğinden uzak, acelesiz biçimlerde karakterleri resmeden sanat filmlerine de.

Set tasarımdan VistaVision görüntü teknolojisine, sinemanın güncel teknik imkanlarından da oldukça bonkör şekilde faydalanmış bir filmle karşı karşıyayız. Peki, hayatının en büyük bütçesiyle film yapma şansı elde eden deneyimli bir yönetmenin 2025 yılında 2 saat 40 dakika boyunca devrimci militanları içeren bir hikayeyi anlatmanın yeni biçimlerini araması politik ve estetik açısından ne anlama geliyor olabilir? Bu soruyu film hakkındaki tartışmalar üzerinden giderek yanıtlamaya çalışacağım.

Savaş Üstüne Savaş, sinemayı kurtardığı düşünülmesi bir yana, aynı zamanda “politik” olduğu için ilgi ve takdir topluyor. Dünya genelinde hissedilen gelecek konusundaki belirsizlik, hakim ideolojilerin yarattığı rıza krizi, aşırı sağın topladığı desteğin yarattığı endişe koşullarında yaşadığımız dünyanın ihtiyaç duyduğu filmin nihayet çekildiği konuşuluyor. Devrimci militanlar ve ırkçı devlet aygıtlarının savaşını konu alan bir filmin geniş kitleler tarafından izlenmesi, “biz/onlar” üzerinden yürütülen bir kültürel hegemonya savaşı perspektifinden bakıldığında olumlu bir adım olarak görülüyor. Fakat filme baktığımızda böyle bir iddiası olduğunu çok da söyleyemeyiz.

Savaş Üstüne Savaş bize kahramanlıklardan, yapılması gerekenlerden ya da zorlu yolların ardındaki zaferlerden bahsederek umut ve cesaret aşılamak gibi görevler üstlenmiyor. Ya da yarattığı şok etkisiyle bir şeylerin farkına varmamızı, kendimizde ve etrafımızda bazı şeyleri değiştirmemizi vaaz etmiyor. Böyle yöntemlere başvuran filmlerin politik bir işleve sahip olduğunu varsaymanın oldukça şüpheli olması bir kenara, Savaş Üstüne Savaş’ın politik niteliği kendisine ilerici ya da eleştirel bir politik işlev biçmesinden değil, devrimcilik gibi ciddi bir konuyu oldukça ciddiyetsiz bir şekilde ele alırken, bizi kendi kurduğu dünyaya zorlanmadan taşıyabilmesinden kaynaklanıyor.

[mailerlite_form form_id=10]

Mevzubahis ciddiyetsizlik filmin politikliğini ve estetiğini mümkün kılarken aynı zamanda filmin böylesine yüksek bir bütçeyle çekilebilmesini mümkün kılıyor. Paul Thomas Anderson, filmin senaryosunu 1960’ların sonundaki Weather Underground, Black Panthers gibi devrimci hareketler hakkındaki birçok kaynaktan, Thomas Pynchon’un Vineland romanından ve kendi hayatında olan bitenlerden esinlenerek, baştaki fikrini geliştirerek 20 sene gibi uzun bir sürede yazmış.

Filmdeki devrimci karakterler zaaflarıyla, coşkularıyla, karizmalarıyla, dillerindeki güncele dair referanslarla, etraflarıyla kurdukları (ya da kuramadıkları) ilişkilerle fazlasıyla canlı. Kullandıkları cihazlar, aralarındaki parolalar, çağrı merkezleri gibi daha birçok üzerine 20 yıl düşünüldüğü belli olan örgütsel ayrıntı, karakterleri daha da canlı kılan ve defasında filmin alaycı tonundan nasibini almasına rağmen her şeyi bir arada tutan ve filmin dünyasını kurabilen bir tutarlılığa sahip. Düşmanlarının karikatürize kötülüğü olan biteni olabildiğince meşru kılıyor. Senaryonun yer yer absürtlüğüyle düşmanın orantısız gücünde çatlaklar açılıyor. Kısacası filmi izlerken devrimcilerden yana ferah hissetmediğimiz çok az yer var. Bu yöntemler filmde karakterlere nefes alanı açıyor. Karakterler nefes aldıkça film katmanlanıyor. Bu katmanlar alıştığımız tarzdaki politik filmlerin, sinemanın imkanlarını hafife alan didaktikliğini yıkarak film içerisinde kendi gezintimizi yapabilmemize ve daha özgürleştirici bir izleme deneyimine kapı açıyor. Politika ve estetik arasında alışılagelmiş yolların dışına çıkılabildiğinde, izleme tarzımız Hollywood koşullarında olsak bile özgürleşebiliyor.

Filmin bu matematiğine gelen olumsuz eleştiriler ve bunların ne kadar kabul gördüğünde ise başka ilginç noktalar mevcut. Bunlardan en yaygın olanları filmin politik sözünün yetersizliği ve karakterlerin fazla karikatürize bulunması. Müesses nizamın koruyucularının “Noel Maceracıları”, devrimci örgütün isminin ise bir kokteyl ismi olan “French 75” ile adlandırıldığı bir filmden derin tarihsel okumalar ya da derinlikli karakter gelişimleri beklemek nafile. Fakat öte yandan da filmi bu yüzden zayıf bulanların, hatta filmin devrimci düşünceyi soğurarak aslında oldukça apolitik bir yerde durduğunu söyleyenlerin sesinin filmi “iptal etmeye” yetmemesi, bunun bir kötü eleştiri zincirine dönüşmemesi, sadece politik doğruculuğa yaslanan eleştiri yöntemlerinin bugündeki ikna ediciliğini ve gücünü tartışmaya açıyor.

Filmin politik sığlığının yarattığı endişeyle aynı kaynaktan beslenen bir diğer eleştiri de filmin bir hikayesi olmadığı, bir şey anlatmadığı yönünde. Bir sinema filmi senaryosunun dahiyane bir hikaye örgüsü değil sinemanın kendine has aktarımlarını yapabileceği imkanları oluşturmak üzere çizilen bir yol haritası olarak düşünüldüğünde, illa ki bir hikaye hattı yönündeki ısrar sinema açısında pek hayırlı bir ısrara benzemiyor. Fakat bu gibi yorumlar da filmi, özellikle gişe performansı göz önünde bulundurulduğunda, “kötü film” olarak damgalayamamış gibi görünüyor. Bu durum da “genel seyirci” olarak soyutlanan seyircilerin geleneksel anlamda bir hikayeye sahip olmayan filmlere rağbet göstermeyeceği kabulünü tartışmaya açıyor.

Film hakkında konuşulan noktalardan diğeri de Hollywood’da bu konular hakkında bir filme nasıl onay çıktığı. İnternette filmin “ıskalanmış politikliğinin” en iyi ihtimalle Paul Thomas Anderson’ın kıt politik zekasına, en kötü ihtimalle de filmin "CIA tarafından ısmarlanmasıyla" çekilmesindem kaynaklandığına dair şakalar yapılıyor. Tarihsel partinin uyanmasının gerçekçi bir temsiline sahip bir film, elbette doğası ve estetik koşulları gereği bir mevcut Hollywood koşullarında yapılamazdı. Fakat yapılabildiği bu halinde sahip olduğu alaycı ton, başka politik ve estetik imkanlar açmışa benziyor. O halde film, büyük ihtimalle, tek sefere mahsus olsa da Hollywood içerisinde bir sistem arızası (bug?) bulmayı becermiş diyebiliriz. Çünkü şu anki olduğu haline ancak Hollywood düzeyinde bir bütçeyle kavuşabilirdi. Yani filmin bildiğimiz anlamda politik açıdan iddiasız olması, politik bir niteliğe sahip olmasına sebebiyet vermişe benziyor. Bu durumu, çoğu bildiğimizi sandığımız yöntemin boşa düştüğü ve zamanın koşullarına göre yeni yöntemler geliştirmemiz gerektiği bir tarihsel dönemden geçtiğimizin başka bir belirtisi olarak okumak da mümkün.


*Bu yazının ilk versiyonu e-komite'de yayımlanmıştır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.