Homojenleştirilmiş güzellik çağı: Estetik uyumun tiranlığı
Paradoksal bir ânın içindeyiz. Modern dünya bireyciliği överken ve benliği eşsiz bir varoluş olarak kutlarken kişiliğin dışavurumunda yalnızca tekdüzelik talep ediyor. Bu durum, özellikle de bir zamanlar kişisel zevkin, kültürün ve zamanın etkilerine açık bir kavram olmasına rağmen artık son derece katılaşan "güzellik" söz konusu olduğunda geçerli. Günümüzün estetik anlayışında insan yüzü ve vücudu, simetriye, kusursuzluğa ve hepsinden önemlisi gençliğe değer veren, yüksek oranda kopyalanabilir bir modele dönüştürüldü. Sonuç mu? Şehirler, ülkeler, hatta toplumsal sınıflar arasında hızla yayılan türden bir görsel aynılık.
Bu tuhaf uyumsuzluğu anlamak için öncelikle bu güzellik normlarını yaratan ve uygulayan güçlere bakalım. Bu uyumsuzluğun temelinde cerrahi müdahalelerin, Instagram filtrelerinin ve ünlülerin teşviklerinin üzerinde yükselen, güvensizlik üretiminden kâr sağlayan daha geniş bir kültürel ve ekonomik sistem yatıyor. Güzellik, bize pazarlandığı haliyle, yalnızca bir dizi özellik ya da orantı değil, kolektif ideal uğruna benliği silmek anlamına gelse bile her ne pahasına olursa olsun peşinden koşulması gereken bir kimliktir. Artık güzelliğin ne anlama geldiğiyle değil onun görsel biçimine ne kadar yaklaşabildiğimizle ilgileniyoruz.
Güzelliğin gösteriye dönüşmesi, estetik tekdüzeliğe olan neredeyse dini bağlılığımızda kendini gösteriyor. Güzellik artık bireyin süsü değil toplumun sadece kabul etmekle kalmayıp hararetle teşvik ettiği, dayatılmış bir standart, bir idealdir. Kişi bu ideale ne kadar çok uyarsa o kadar çok övülür, onaylanır ve en önemlisi de yeni cemaatine ait olmasına izin verilir. Ancak bu aidiyet içinde kişi kendisini birey yapan şeyi, yani farklılığını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Kişiselliğin yitimi
Güzellik, mevcut haliyle bir maske haline geldi. Saklayan değil açığa çıkaran bir maske, benliği değil ona yüklenen dış talepleri açığa çıkaran bir maske. Her yerde yüzler daha pürüzsüz, dudaklar daha dolgun, elmacık kemikleri daha belirgin, cilt de daha gergin hale geliyor. Bu da kişisel tercihten ziyade bize dikte edilen standardı yansıtan bir homojenliği temsil ediyor. Yüzlerinde aynı estetik müdahalelerin, yani aynı dolguların, aynı enjeksiyonların, aynı ameliyatların belirgin izlerini taşıyan birden fazla kadınla, hatta bir araya gelmiş kadın grubuyla karşılaşmak artık alışılmadık bir durum değil.
Bu benzerlik olgusu çağdaş estetiğin sonucundan ziyade daha geniş bir kültürel kaygının yansımasıdır, yani geride kalma korkusunun. Dijital çağda güzellik, güncellik ile eşanlamlı hale gelmiştir. Kişi öngörülen görünüme uymazsa dikkatin geçer akçe olduğu bir dünyada görünmez olma riskiyle karşı karşıya kalır. İmajlara doymuş bir toplumda benlik, geniş çapta tanınabilir ve daha da önemlisi pazarlanabilir bir ideale uymak zorundadır. Yüzümüz artık kişisel bir kimlik göstergesi değil, sosyal onay pazarında alınıp satılan bir metadır. Bir yüze sahip olmak yeterli değildir; doğru yüze, memnuniyetsizlikten kâr eden bir endüstri tarafından belirlenen hipergerçek güzellik standartlarına uygun bir yüze sahip olmak gerekir.
İdeal yüz arayışı kişisel tarihin işaretlerini siler; gülme çizgilerini, burnun kendine özgü eğimini, yüzü farklı kılan asimetriyi... Doğal yüz, tüm kusurları ve düzensizlikleriyle birlikte, zamanın bir anlatısıdır. Yaşanan hayattan, hissedilen duygulardan, katlanılan mücadelelerden bahseder. Ancak modern estetik rejiminde bu tür anlatılar hoş karşılanmaz. Bunun yerine, yüzümüz bir tür zamansızlığa zorlanır, inceleme ve hayranlık için sürekli bir hazır olma durumunda dondurulur.
Kusursuz beden kültü
Dolgular, botokslar ve yüz gerdirmelerle çoğu zaman ayırt edilemez hale getirilen modern yüz, daha geniş bir kültürel krizin simgesidir: bedenin kendisinin homojenleştirilmesi. Bugün tanık olduğumuz şey güzellik arayışı değil aynılık arayışıdır. Güvensizliği hem besleyen hem de ondan beslenen bir endüstri tarafından yönlendirilen "kusursuz beden kültü" bir paradoks yaratmıştır. Güzelliğin dili benzersizliği vurgularken esasen endüstriyel bir şablonu, yani doğası gereği dışlayıcı ve indirgeyici bir güzellik şablonunu dayatır.
Kozmetik cerrahinin özellikle kadınlar arasında bir ayin olarak yaygınlaşması, kültürümüzün bu arayış tarafından nasıl şekillendirildiğini ortaya çıkarır. Zarif bir şekilde yaşlanmak, kişinin doğal bedenini kabul etmesi artık bir isyan eylemidir. Kişinin kendi teninde var olması yeterli değildir, sürekli değişen güzellik standartlarını karşılamak için bu teni sürekli olarak değiştirmesi, yeniden şekillendirmesi ve rafine etmesi gerekir. Modern kadının yüzü artık zamanın ya da deneyimin bir yansıması değil, her biri farklılıkları ya da yaşlanma belirtilerini silmek üzere tasarlanmış müdahalelerin savaş alanıdır.
Bu kültürel patolojinin (sadece yaşlanmaktan değil bireyselliğin kendisinden duyulan korkunun) açık işaretlerini her yerde görürüz. Kozmetik prosedürler yalnızca kendini ifade etme araçları değildir; vücudu, kişisel özelliklere çok az yer bırakan dar bir kalıba sığacak şekilde şekillendiren uyum araçları haline gelmiştir. İnsan bedeninin kendine özgü hatları düzleştirilmiş, özgünlük yerine simetri ve pürüzsüzlüğe öncelik veren, öngörülebilir bir dizi orana indirgenmiştir.
[mailerlite_form form_id=10]
Güvensizlik üretimi
Sonsuz gençlik ve kusursuz simetri vaat eden estetik endüstrisi, derinlere gömülü bir tatminsizlikten beslenir. Bize asla yeterince genç, yeterince ince, yeterince pürüzsüz olmadığımızı fısıldayıp durur. Her kırışıklık, her hafif kusur çözülmesi gereken bir soruna, düzeltilmesi gereken bir hataya dönüşür. Böylece endüstri yalnızca "güzellik" değil "güvensizlik" de üretir. Bizi bedenlerimizin doğal haliyle yetersiz olduğuna, sürekli müdahale ve gözetim gerektirdiğine ikna eder.
Modern güzellik endüstrisini gözetimle ilişkisine değinmeden tartışmak mümkün değildir. Bakış (ister toplumun, ister başkalarının, isterse de kendimizin olsun) davranışlarımızı ve değer duygumuzu şekillendiren bir iktidar aracı haline gelmiştir. Bu durum özellikle güzelliğin metalaştırılma biçiminde açıkça görülür. Güzellik endüstrisi sorunlara çözüm sunduğu için değil çözdüğünü iddia ettiği sorunları yarattığı için büyür. Güvensizlikten, kusurluluk korkusundan ve (sinsice) yaşlanma kaygısından beslenir.
Fotoğraf makinesinin öznelerini nesnelere dönüştürmesi gibi güzellik endüstrisi de bedenleri metalara dönüştürerek karmaşık, çok yönlü bireyleri basit, pazarlanabilir kategorilere indirger. Sonucu da endüstrinin bizi inandırmak istediği gibi güçlenme değil benliğimize yönelik bir yabancılaşma olur. Endüstrinin belirlediği standartları karşılamak için çabalarken bireyler kendi bedenleriyle bağlarını koparmaya zorlanır, bedenlerini benliklerinin bir uzantısı olarak değil şekillendirilecek ve manipüle edilecek nesneler olarak görür.
Güzellik endüstrisi, cilt bakımından plastik cerrahiye kadar çeşitli biçimleriyle, memnuniyetten değil sürekli iyileştirme vaadinden kazanç sağlar. Hiçbir prosedür asla yeterli gelmez, her zaman yapılabilecek daha fazla şey vardır. Her enjeksiyon, her ameliyat, her tedavi bir sonrakine yol açar ve kaçılması zor bir bağımlılık döngüsü yaratır. Vücut sonsuz bir düzeltme alanı haline gelir, nihai bir “kusursuzluk” durumuna ulaşmaz ama ulaşmak için durmadan çabalar.
Bu sistem, hem arzulanan hem de ulaşılamayan bir güzellik standardı yaratarak işler. Çok az kişinin tam olarak ulaşabileceği ancak pek çok kişinin peşinden koşmak zorunda olduğu bir kusursuzluk vizyonu sunar. İnsanlar da bu uğurda yalnızca paralarını değil benlik duygularını da feda etmeye razı olurlar. Bizi gerçekten eşsiz yapan küçük tuhaflıklar ve kusurlar düzleştirilir, yerine kitlesel olarak kopyalanabilen homojenleştirilmiş bir güzellik algısı yerleştirilir.
Sosyal uyum olarak estetik cerrahi
Bir zamanlar seçkinler için bir lüks olarak görülen plastik cerrahi artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından erişilebilen bir uygulama haline geldi. Kozmetik prosedürlerin bu şekilde demokratikleşmesi yüzeyde özgürleştirici görünse de esasen bir sosyal kontrol biçimidir. Bu prosedürlerin normalleşmesi, estetik normdan sapmanın artık hoş görülmediği yeni bir tür uyumluluk yaratmıştır. Doğal olarak yaşlanmak, zamanın izlerini taşıyan bir bedende yaşamak sosyal dışlanma riskini de göze almak demektir.
Ameliyat yaptırma kararı genelde "kişisel bir tercih" olarak çerçevelenir, ancak bu uymayanları cezalandıran bir sistem içinde yapılan bir seçimdir. Güzelliğin güç olduğu ve gücün görünürlüğe bağlı olduğu bir dünyada, estetik ekonomisine katılmayı reddetmenin gerçek sosyal sonuçları olabilir. “Doğal” görünmek artık tarafsız değil, politik bir eylemdir. Bireyselliğimiz pahasına da olsa kendimizi sürekli geliştirmemizi talep eden bir kültürün normlarına uymayı reddetmektir.
Estetik cerrahi yalnızca bedeni değiştirmez, beden hakkındaki düşüncelerimizi de değiştirir. Bedenin kusursuz hale getirilebilecek (ve kusursuz hale getirilmesi gereken) bir şey olduğu fikrini pekiştirir. Ancak bu kusursuzluk arayışında temel bir şeyi kaybederiz: bedenlerimizin bize ait olduğu duygusunu. Bıçağa ya da iğneye boyun eğdiğimizde, nasıl görünmemiz, nasıl yaşlanmamız ve nihayetinde dünyada nasıl var olmamız gerektiğini dikte eden bir dizi dış standarda boyun eğeriz.
Güzellik endüstrisi bir yandan güçlenme vaat eder; kişinin görünümüzü kontrol etme, kimliğini şekillendirme becerisini geliştirmeyi vaat eder. Öte yandan, bu endüstri sapmaya çok az yer bırakan katı bir güzellik standardı dayatır. Sonuç, bireylerin kendi güzellik versiyonlarının peşinden gitmeye teşvik edildiği ancak bunun yalnızca endüstrinin çekicilik tanımının dar sınırları içinde kaldığı bir tür ahlaki kararsızlık.
[mailerlite_form form_id=11]
Hikayesiz bedenler
Bu estetik uyumun en çarpıcı sonuçlarından biri de kişisel anlatının bedenden silinmesidir. Yüz, çizgileri, kırışıklıkları ve kusurlarıyla bir hikaye anlatır. Yaşanmış, özgün bir hayatın bir haritasıdır. Ancak botoks, dolgu ve yüz gerdirme çağında, bu hikayeler yumuşatılır, yerini de yalnızca uyum sağlama arzusundan bahseden boş bir tuvale bırakır.
Modern gençlik takıntısı, özünde bir silme takıntısıdır. Zamanın, deneyimin ve bireyselliğin silinmesidir. Pürüzsüz, çizgisiz yüz, geçmişi olmayan, tarihi olmayan bir yüzdür. Sadece şimdiki anda var olan, sürekli gençlik halinde donmuş bir yüzdür. Bu gençlik bir yanılsamadır, kusursuzluk talebini yatıştırmak için tasarlanmış bir performanstır.
İronik olan şu ki, mükemmellik arayışımızda bizi güzel yapan şeyi kaybediyoruz: kusurlarımızı. Güldüğümüzde gözlerimizin etrafında oluşan çizgiler, geçmişteki yaralanmaların hikayesini anlatan yara izleri, açık havada yaşanmış bir hayattan bahseden pürüzlü cilt dokusu... Bunlar bireyselliğimizin işaretleridir, bizi insan yapan, ilginç kılan şeylerdir.
Bedeni geri kazanmak
Estetik endüstrisi, güzelliğin artık kişisel bir ifade meselesi olmaktan çıkıp toplumsal bir uyum meselesi haline geldiği bir dünya yaratmayı başarmıştır. Tekil bir güzellik standardına uyma baskısı muazzam, bunu reddetmenin sonuçları da fazlasıyla gerçek. Ancak bu uyumluluk telaşında temel bir şeyi kaybediyoruz: bireyselliğimizi. Bir zamanlar kişisel bir anlatı alanı olan beden, aynılaşmak için düzeltilmiş ve cilalanmış boş bir tuval haline geldi.
Bedenlerimizi estetik uyumun tiranlığından geri almak istiyorsak, önce güzellik tanımımızı yeniden düşünmeliyiz. Güzellik satın alınan, satılan ya da enjekte edilen bir şey olamaz. Memnuniyetsizliğimizden kâr eden bir endüstri tarafından bize dayatılan bir şey olamaz. Güzellik hissedilen, yaşanan bir şey olmalıdır. Dışarıdan empoze edilen değil, içeriden ortaya çıkan bir şey olmalıdır.
Güzelliğin yeniden tanımlanması, beden hakkındaki düşüncelerimizde radikal bir değişim gerektirir. Bedenlerimiz kusursuz hale getirilmesi gereken birer proje değil deneyim, duygu ve yaşam için birer araçtır. Düzeltilmesi gereken değil kutlanması gereken bir şeydir. Her kırışıklık, her yara izi, her kusur, o bedende yaşanmış olan hayatın bir kanıtıdır, bizi biz yapan hikayenin bir parçasıdır.
Güzelliğin bu yeni tanımını benimsemek, direnmek anlamına gelir. Güzel olmak için hepimizin aynı görünmesi gerektiği fikrini reddetmek anlamına gelir. Bedeni bir bireysellik alanı, bir farklılık alanı olarak geri kazanmak anlamına gelir. Bizi eşsiz kılan kusurları kucaklamak, değerli olmak için kendimizi sürekli düzeltmemiz gerektiği fikrini reddetmek anlamına gelir. Bu, bize sürekli olarak yeterli olmadığımızı söyleyen bir dünyada kolay bir mücadele değildir. Ama gerekli bir mücadeledir. Çünkü bedenlerimizi geri kazandığımızda kendimizi de geri kazanmış oluruz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()