Hümayun Erşadi’nin ardından: Kirazlara veda
İranlı büyük oyuncu Hümayun Erşadi, geçen hafta aramızdan ayrıldı. Ardında, bilhassa Abbas Kiyarüstemi’nin unutulmaz filmi Kirazın Tadı'ndaki o sarsıcı performansı başta olmak üzere, belleğimize kazınmış pek çok sahne bıraktı. O filmde ölümü öyle derin bir yerden anlatmıştı ki, bugün kendi gidişinin ardından ister istemez yeniden o tepeye, o kiraz ağacının gölgesine dönüyoruz.
Bazı sanat eserleri vardır ki onlar hakkında şöyle demek isteriz: “Eğer bu eserin muazzam güzelliğini takdir edemiyorsan, benimle aynı dünyada yaşamıyorsun.” Hiçbir entelektüel açıklama, hiçbir bilimsel çözümleme, öncelikle bir duyunun başka bir duyuya —sözlerin, imgelerin, seslerin ötesinde— dokunmasını tercüme edemez. Söz konusu olan, çözülecek bir gizem, çözümlenecek bir karmaşıklık da değildir; daha basitçe, bir algı meselesidir: Başkasını ikna etmek, onu bizim dünyamıza geri getirmek için gözlerinin önünde apaçık duran ama görmeye, hissetmeye muktedir olmadığı şeyi ona gördürmeyi, hissettirmeyi başarmamız gerekir. Ona, ıssız, sıkıcı, cansız sandığı o manzaranın aslında hayatın yeşereceği toprak olduğunu göstermemiz gerekir.
Bu filmi seyredip de içindeki bağların çözülmediği birine Kirazın Tadı'nın bir karakterinin sözleriyle karşılık vermek isterdim: “Dünya sizin gördüğünüz gibi değil.” Bu film de sizin gördüğünüz gibi değil. Ama kirazın tadını, bu duyusal deneyime kayıtsız kalana nasıl anlatmalı? Birkaç kiraz verip “tadına bak!” demek yetmez, bu kuşkusuz bir dayatma olurdu. Tadını tarif etmeye çalışmak, tatlısından, mayhoşluğundan, sulu oluşundan söz etmek de hep o tadın gerisinde kalacak, bizi ona bağlayan şeyi eksik bırakacaktır. Sanki ifade edilemez bir mahremiyet, dışavurumun her türüne direnen bir içsellik; bu içsel, görünmez karakteriyle bizi, ötekiliğin en muammalı haliyle yüzleştiren bir şey. Dilin hissedilen yetersizliği, bizi yıldırmak yerine dili çözmeye, ifademize tabi kılmaya, her şeye rağmen paylaşmaya teşvik etmeli.
Dünya gördüğümüz gibi değildir demek, öznelciliğe, göreceliğe saplanmadan —dünya aynı zamanda gördüğümüz gibidir de— kurtulmanın alçakgönüllü bir duruşudur. Bedii (Hümayun Erşadi) genç bir askerden yardım istediğinde ona “sadece birkaç kürek toprak,” der. Ama genç asker için bu çok daha fazlasıdır: Bir insanın intiharına yardım etmek, bir cesedi toprağa gömmek ve Bedii’yi bu eyleminden alıkoymamak demektir. Oysa ondan istenen aslında birkaç kürek toprağı bir çukura atmasıdır, başka koşullarda vadedilen 200 bin tümenlik ödül fazlasıyla yeterli görünebilirdi.
Bedii daha sonra bir ilahiyat öğrencisiyle konuştuğunda “benim hissettiğimi hissedemezsiniz,” der; onu intihara götüren acıyı kimse hissedemez. Bu acıya erişimi olmayan ilahiyat öğrencisinin gözünde bu eylem uç bir adım, başka türlü çözülebilecek bir soruna kötü bir çözümdür. Bedii’nin gözündeyse acı öyle büyüktür ki intihar meşru bir hareket gibi görünür. Bedii ile muhatapları arasındaki fark “doğru”da olup olmama meselesi değildir; bakışların aynı eylem üzerine başka başka biçimlerde konumlanmasından, bir dünyada ve ötekinde o eylemin değerinin, kapsamının farklı olmasından kaynaklanan bir hizalanmama meselesidir. Böyle bir hizalanmama azar, paylama, suçlamayla giderilemez; bunlar Bedii’yi yaralar, çünkü onun dünyasında bu, yaşadığı şeyin inkarı gibi algılanacaktır. Daha basit ama daha güç olan gerekir: Gözünü, acısının onu kör ettiği şeye, göremediğine açmak.
[mailerlite_form form_id=10]
“Bakış açını değiştirmelisin, böylece dünyayı değiştireceksin,” der ona son konuştuğu kişi; yıllar önce bir dut ağacına kendini asmayı denemiş bir adam. Ama ağaçta asılı dururken, dutları yerken, güneşin doğuşunu seyrederken fikrini değiştirir. Ona ölümü getirecek olan o dut ağacı, aynı zamanda onu hayata döndüren ağaçtır, oysa yine aynı ağaçtır. Hiçbir bakış ötekinden daha “doğru” değildir; sadece biri ölümcül, öteki umutla doludur. Biri o ağacın dalında ilmeği bağlayacak bir yer görür, öteki o ağacın meyvelerine hayran kalır; dut ağacının barındırdığı, davet ettiği sayısız olasılıktan iki tanesi.
Film hiçbir anda Bedii’nin ne hissettiğine (tıpkı başkalarının ağzındaki kirazın tadını bilemememiz gibi) bizi eriştirmez, eylemini haklı çıkaran şeyi açıklamaz; tersine, Bedii bize oldukça huzurlu görünür, başkalarını empatiyle dinler, hikayelerine dikkat kesilir —sonrasında onlardan yardım istese de. Ama Abbas Kiyarüstemi çölü, tozu, kahverengi toprağı, şantiye sahasını çeker; Bedii’nin gölgesini çeker, üzerine kepçenin ittiği toprağın düştüğü gölgeyi, kendi istediği gömülüşünün ürkütücü bir sureti… Ölüm arzusunu, kuruyup kalmış bir dut ağacı gibi, sadece ip bağlamaya yararmış duygusu veren bir manzara üzerinden çeker. Bedii, uyku haplarını alıp kendi kazdığı çukura uzandığında, bedeni o geçici mezarda sıkışıp kaldığında, yüzü zifiri gecede yitip yalnızca göğü yaran şimşeklerin ritmiyle arada bir belirip kaybolduğunda ve geriye yalnızca kapkara bir ekran kaldığında, umutsuzluğun dibine vardığımızda, Kiyarüstemi radikal bir tersyüz etme gerçekleştirir: Ekranda birdenbire yeşil patlar, selüloitin ince grenli dokusu, renkleri taşıran bir videoya bırakır yerini. Bedii artık Bedii değildir, Abbas Kiyarüstemi’nin, ekipmanının ve çalışma arkadaşlarının yanında bir oyuncu olan Hümayun Erşadi’dir, sanki çekimlerden bir belgesel izliyormuşuz gibi. Sessizliğin yerini müzik alır; Louis Armstrong’un trompeti, parıltısıyla, duygusuyla, insanlığıyla dolar taşar; bir umut ezgisi gibi çalar —her ne kadar bir mezara gömülmekten söz eden, acılı bir şarkının, “St. James Infirmary”nin melodisini tekrar etse de.
Bu geçiş, bize bir film izlediğimizi, sinemanın yalnızca bir yanılsama olduğunu hatırlatmayı amaçlayan bir özdüşünümsel yorum olmaktan uzaktır; her şeyden önce bakış açısını değiştirmeye, dolayısıyla dünyayı değiştirmeye yarar. Görünen o ki mekan aynıdır ama bu kez yeşillikle kaplıdır. Yüz aynıdır ama bir karakterin değil, bir oyuncunun yüzü haline gelmiştir. Bu anın sınırsız güzelliği yalnızca ölümü gördüğümüz yerde hayatı yeşertme biçiminden gelmez, aynı zamanda sinemaya, bizim kendi başımıza göremeyeceğimiz bir dünyaya bakışımızı hizalama kudretine bir aşk ilanıdır. Üstelik sinemanın (en azından gerçek görüntülerle çekilen sinemanın) hayatla ne denli iç içe olduğunu da hatırlatır: Bedii ile Hümayun Erşadi arasındaki fark “kurmaca” ile “gerçeklik” arasındaki bir fark değil, aynı yüze dair iki mümkün bakış açısı arasındaki farktır (ki bu da sinemanın hiçbir surette salt bir illüzyon olmadığını imler). Bu, sinemanın gücünün son derece berrak bir gösterimidir.
Öyleyse, bu filmi beğenmeyen birine ne söylenir? Ona gördüğümüzün tümünü nasıl anlatırız? Onu haksız çıkarmak için değil, böyle bir filmin paylaşılmayı gerektirdiği, bu güzelliğin tadına bir kez varınca içimizi öyle bir duyguyla doldurduğu ve dünya bu duyguyla tazelendiği için. Çaba belki beyhude çıkacaktır ama bir sinema âşığı için buna direnmek imkansızdır: Söz etmemek, övgüler yazmamak, kelimeler arayıp dili çözmemek imkansızdır. Böyle bir film ruhumuza derinden kazınır, tıpkı hayatımızın en değerli anıları gibi.
*Bu yazının ilk versiyonu BirGün'de yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()