İade-i paranoya vakti: Ezilen sınıflar ve mülkiyet zincirleri

İade-i paranoya vakti: Ezilen sınıflar ve mülkiyet zincirleri
Samara, Rusya, 2019. Fotoğraf: Arseniy Kotov.

“Ufukta siyah noktalar belirdi, gökyüzü kararıyor…” Bu iç çekiş, Louis Bonaparte’ın 1867’de yazdığı bir mektup notudur. Bismarck ordularının Fransa’nın altını üstüne getirmesinden ve o zamana kadar görülen en büyük işçi ayaklanmasından birkaç yıl önce, imparatorun içinden nasıl çıkacağını bilmediği bir kargaşanın yaklaşan uğultusunun karşısındaki tedirginlik ifadesi... Paris Komünü’ne karşı Birsmarck gericiliğiyle uzlaşan Fransız egemenlerinin karşı-devriminin ya da David Harvey’nin kusursuz ifadesiyle “vatan sevgisinin, emekçi sınıflardan duyulan korkuya feda edildiği” bir duygu durumunun yazılı dökümü... Yalnızca bir tercihin değil tedirginlik, panik ve korkunun, tarihin sepetine gönderilme telaşının, bir tür paranoyanın sarih, estetik ifadesi...

Tarihin her döneminde bu tedirginliği yansıtan sayısız cümle dökülmüştür egemenlerin ağzından. Toplumların tarihinde (bu kehanetlerin hepsi gerçekleşmedi elbette) bu yok olma, yenilme, tarih olma korkusu egemen sınıf olmanın gereği olarak nefes alıp verdi daima. Geç kapitalizmin belki de en önemli yeniliklerinden biri, bu paranoyayı gitgide alt sınıflara taşere etme yeteneğini kazanmasıdır.

Sovyet toplu konutlarını yeterince estetik bulmamak, grevci işçilerin talep ettikleri ücretleri fazla bulmak, herkesin tek konuta sahip olması fikrine öfkelenmek, asgari ücret artışına enflasyon gerekçesiyle karşı çıkmak, ucuz menülü kent lokantalarına serbest piyasayı zorluyor diye itiraz etmek, Fransa ve ABD’de polis şiddetine karşı büyüyen protestoların hedef aldığı lüks markaların, yağmalanan mağazaların ardından yas tutmak… Gerçekten de “orta sınıf” gibi kolaycı bir adlandırmayla anılan beyaz yakalı kentli emekçiler başta olmak üzere yoksul sınıfların her katmanında, egemen sınıflar menşeli, mülkiyet ve piyasa merkezli bu paranoya yaygınlaşıyor. Bireycilik ve neoliberal öznellik kültürünün çarpık bir unsuru olarak parlıyor.

Sovyet mimarisinin evsiz tek bir insanı sokakta bırakmaması, işçilerin yaşam maliyetlerinin talep ettikleri ücretin çok üzerinde olması, kapitalist konut politikasının barınma krizini koşullayan bir toplumsal mühendislik olması, enflasyonun esasen ücret artışlarından değil şirketlerin sansasyonel kârlarından kaynaklanması, tek fiyatlı ucuz yemek projesinin serbest piyasayı bozacak bir kudreti değil dışlanmışların yoksulluğunu bir nebze hafifletme misyonunu taşıması, Fransa’nın banliyölerindeki devlet şiddetinin yağmalanan mağazaların temsil ettiği neoliberal yıkımla ikiz kardeşliği… Nesnellik yanı başımızdadır, ancak gerçeklik sakatlanmış ve paranoya çoktan peyda olmuştur. Panik ve telaş, “mülkiyet” denen uhrevi bir arzunun, piyasa denen düzen timsalinin etrafını kuşatır. Herkese konut, ücretsiz sağlık, parasız eğitim koşulları, servet vergisi gibi son derece akılcı talepler, kolaycı bir hınç ve garezin hedefi olur. Bırakalım “geçmişte kalan” komünist tahayyülü, sosyal devletçiliğin çarpık pratikleri dahi irrasyonelleşir, artık distopik bir kurguyu andırır.

Rakipsiz sahanın sınırsız egemeni

Ancak bu hal ve gidiş yeni değil, neoliberal ideolojik formasyonun güçlü barikatlarından biridir. Tarihin gördüğü en acımasız mülksüzleştirme hareketlerinden birini deneyimleyen, zengin sınıflara muazzam bir servet transferi pratiğine tanık olan bir ülkede itirazların ters istikametten yaygınlaşması, güncel kapitalizmin tılsımıdır. Ezilen sınıfların bu ülke ve dünya tablosundan hiçbir somut çıkarı olmamasına rağmen bu paranoyayı devralması, düğüm noktasındaki fenomendir.

Gramsci’nin Lenin’den esinle inşa ettiği hegemonya konsepti, tam da egemen sınıfların kendi çıkarını bütün toplumsal sınıfların çıkarı gibi gösterme maharetini, burjuvazinin bütün toplum adına düşünme hüneri ve kudretine sahip tek sınıf olduğu illüzyonunu ezilen sınıfların zihin dünyasında nasıl yaygın kanı haline getirdiğini tartışır. Eski zamanlarda, yani kapitalizmle rekabet eden bir toplumsal formasyonun zikredildiği (sosyalizm) dönemlerde bu düşünsel işgalle çarpışmak daha kolaydı. Modern dünyada yeni ve zor olan, kapitalist toplumsal formasyonun yara bere içerisinde kalmasına rağmen zihin dünyamızda işgal ettiği seçeneksizlik, güçlü konumdur. Buradaki boşluğun eski düşman tarafından ya da onun yokluğu tarafından yaratıldığı bariz. Boşluktan sızan her fikir alternatifi düşünmeyi imkansız kılıyor, egemen adına düşünmeyi, konuşmayı, kaygılanmayı toplumsal ölçekte yeniden yapılandırıyor.

Cuma’nın paranoyası, ezilenlerin başka açısı

Psikolojik bir rahatsızlığı ifade eden paranoya, etimolojik olarak “başka zihin” (para-noia) anlamına gelir. Normallik sınırlarındaki zihnin ötesinde, başka bir zihinsel faaliyete işaret eder. Herkesin baktığı ve yorumladığını bir anlamın dışından, başka bir açıdan yorumlamayı içerir. Etimoloji her şey değildir, ama bir şeydir. Bugün ezilen sınıflar içindeki başka türlü düşünme geleneğini canlandırmak, bizi bu sıkışmadan çıkaracak ışık demetidir.

Michel Tournier’nin Cuma ya da Pasifik Arafı romanı bu “başka açıyı” anlatır. Robinson’un gözünden anlatılan ve girişimcilik, disiplin, nizam ile imlenmiş Batı uygarlığı miti, Cuma’nın tarafından, başka bir zihinden, başka bir açıdan barbarlığın, köleliğin, şiddetin dünyası oluverir. Bütün bir Batı kültürü ya da egemenlerin tarihi Cuma’nın alaycı kahkahaları arasında başka türlü düşünmenin, paranoyak bir evrenin, ezilenlerin hikayesine dönüşür.

Cuma’nın başka türlü düşünme eylemi, paranoyanın ikili anlamının (etimolojik ve toplumsal) sınıfsal dağılımını yeniden organize etmenin, egemen sınıflara kendi paranoyasını iade etmenin, paranoyanın sakıncalı anlamını saflarımıza katmanın olanaklarını hatırlatır. Ezilen sınıfların başka bir açıdan düşünmeyi denemesinin imkanlarını, egemen sınıflar için “ufukta siyah noktalar belirten”, “gökyüzünü karartan” kariyer sonu planını düşünmeye davet eder.

Walter Benjamin’i de bu iade-i paranoya kavgasına radikal bir tarih anlayışıyla davet edebiliriz. Benjamin, dönüştürücü bir toplumsal müdahale için “burjuvazinin anıtlarını” bu anıtlar çökmeden önce “birer yıkıntı olarak kavramanın” sorumluluğundan bahsediyordu. Kendi fişini çekmemiş ancak yıkımı için zemin hazırlamış bir “mezar kazıcılığın” sınırlarında edinilmesi gereken düşünsel konsept aslında bu kadar açıktır. Benjamin “kuşağımızın deneyimi, kapitalizm doğal bir ölümle ölmeyecektir” diye eklemeyi de unutmuyordu. Çünkü onun kuşağı, 20. yüzyılı, yani büyük toplumsal altüst oluşları, sosyalist iktidarları, halk demokrasilerini, ulusal bağımsızlık zaferlerini görmüştü. Bizim kuşağımız bu doğal olmayan ölümlere yabancı sayılır.

Düşünceyi ve dünyayı tersine çevirme eylemi için henüz yeterince kuvvetli olmayabiliriz. Ancak yarının dünyasının er ya da geç, ezilen sınıfların özlemlerinin ve arzularının kalkış noktası olduğu bir dünya hayalinden, başka bir şekilde düşünmenin imkanından geçtiğini de biliyoruz. Gerçekçi motivasyonlarınız yoksa, bırakalım paranoya sırası onların olsun. Biz, içinde bulunduğumuz olağanüstü koşulları kimin hazırladığını bir an bile unutmayalım, bizim olan geleceği kurtarma iddiasının parıltısına kafayı takalım. Louis-Auguste Blanqui’nin şairane hatırlatmasını, dünya tarihinde “kendi şansını beraberinde taşımamış” hiçbir anın olmadığı söylemini cebimizde taşıyalım.

Devlet eliyle işçileştirilen çocukları fabrika dişlilerinin arasında iğdiş edilen, elden ayaktan düşen yaşlıları şantiyelerde ölüme sürülen, köylüleri asbestle tüketilen, işçileri iş hastalıklarıyla sakatlanan, madencileri siyanürlü toprağın altına diri diri gömülen yoksul sınıfların kaygısı, asla kendisinin olmayacak bir mülkiyet takıntısı, asla kendisinden olmayanların mülk edinme imtiyazları olmamalıdır. Başka türlü düşünmenin kapıları da ardına kadar açıktır.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.