İfşalar bazılarını neden rahatsız ediyor?

İfşalar bazılarını neden rahatsız ediyor?
Feminist Gece Yürüyüşü, 8 Mart 2022.

Geçen gün bol takipçili bir sosyal medya hesabı, öldürülen bir kadının haberini maktulün bikinili bir fotoğrafıyla duyuruyordu. “Böyle giyinirsen sonun bu olur” gibi kestirme yargılar için uygun gördüğü fotoğraf buydu demek ki. Kadınlara yönelik şiddetin rıza mekanizmasını oluşturacak araçlar hayli fazla. “O saatte dışarıda ne işi varmış? Onu giymeseymiş, tanımadığı adamın evine gitmeseymiş...” gibi cümlelerin, şiddetin ve tacizin bahanesi olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu bakış açısı, hayatımızın her anında, bazen işyerinde, bazen mahalle kahvesinde, bazen aile içinde, bazen de medyada durmadan yeniden üretiliyor. Ahmet Kural ve Sıla ilişkisinin sonunu hatırlayalım. Şarkıcı Sıla maruz kaldığı şiddeti açıkladığında, hemen ardından “reklam yapıyor” suçlamaları ortaya atılmıştı. Benzer şekilde, Ozan Güven’in Deniz Bulutsuz’a şiddet uyguladığı gerekçesiyle açılan dava sürerken, Cem Yılmaz “mahkeme kararı çıksın” diye bekliyordu. “Bir oyuncu arkadaşı olarak onunla oynamayı özledim” diyerek esasen karakterine işlemiş bir orta yolcu yaklaşımla meseleye yaklaşmıştı. Kısacası, toplumda hâlâ kadınların yaşadığı saldırıları öyle veya böyle “hak etmiş” olabileceğine, hak etmemiş olsa bile şiddeti meşrulaştırabilecek davranışlar sergileyebileceğine dair imalar ve inanışlar dolaşmaya devam ediyor.

Ozan Güven’in meslek hayatına kaldığı yerden devam etmesi ve Yedi Kocalı Hürmüz müzikalinde yer alacak olmasına yönelik tepkiler artınca, kendisi "projenin zarar görmemesi için oyundan affını istediğini" açıkladı. Yükselen sesler kadınlara daha fazla cesaret vermiş olacak ki Mesut Adlin başta olmak üzere erkek fotoğrafçıları merkezine alan bir ifşa dalgası başladı. Bir anda yüzlerce taciz hikayesi açığa çıktı. Farklı sektörlerden onlarca farklı isim ortada dolaşıyordu ama aynı erkeklik düzeninin ürettiği hikayelerdi bunlar. Bazı oyuncuların da isimleri taciz hikayelerinin başrolündeydi. Ardından Mesut Süre’ye dair ifşalar gelmeye başladı. Onlarca kadın Süre’nin tacizine uğradığını, elinden zor kurtulduklarını anlatıyordu. Belli ki sessiz kalan, kalmak zorunda olduğuna inandırılan kadınlar açılıyor ve artık susmuyordu.

Tüm bunlar karşısında bütünlüklü bir tepki gösteren, tacizin karşısında amasız fakatsız durabilen, bu ifşalardan rahatsız olmayan kişi sayısı o kadar az ki… İfşaların erkeğin itibarını zedelediğini, erkeklerden intikam almanın aracı haline geldiğini, daha doğrusu kadınların artık fazla olduklarını söylüyor birçok insan. Çünkü içinde yaşadığımız düzenin temelini oluşturan patriyarkanın tuğlaları bu taciz hikayeleri. Birini çektiğimizde hepsi sallanmaya başlıyor. Ne diyor bu sistem kadınlara? Emeğin, bedenin görünmez, sesin duyulmaz olmalı. Ev içi emek “doğal vazife”, şiddet “aile içi mesele”, taciz de “yanlış anlaşılma” diye sunuluyor, erkeğin itibarı pekiştiriliyor.

[mailerlite_form form_id=10]

İfşalar yalnızca tacizin öznesi erkeği teşhir etmiyor. Yani mesele ünlü bir oyuncu, fotoğrafçı veya müzisyenden daha fazlası. Kadınların ifşaları uykuları kaçırıyor, gizli kapıları aralıyor ve düzenin sarsılmasına neden oluyor. Asıl rahatsızlık da buradan doğuyor. “Ya sıra bize gelirse” korkusu, erkeklerin sistemin bir parçası olduklarının açığa çıkması tedirginliğiyle birleşiyor. Bir taciz vakasının dillendirilmesi iktidarın, medyanın, hukuk mekanizmasının, hatta aile kurumunun erkek lehine nasıl işlediğini açığa çıkarıyor. Bu yüzden ifşalar, yalnızca erkekleri değil bütün bir iktidar mimarisini rahatsız ediyor.

İçinde yaşamak zorunda kaldığımız ve sonunu bir türlü hayal edemediğimiz bu kapitalist çukurda ardı ardına gelen ifşalar, kârın ve prestijin sürekliliğini de tehdit ediyor. Ünlü bir erkek figürün “itibar kaybı” demek, reklam anlaşmalarının, sanat projelerinin, şirketlerin itibarının da sarsılması demek. Kadınların hakikati bu yüzden yalnızca erkekleri değil sermayeyi de tedirgin ediyor. Erkek itibarının savunulması, piyasanın çıkarlarının savunulmasıyla el ele gidiyor.

Bir kadın patronunun tacizini ifşa ettiğinde yalnızca bireysel bir saldırıdan değil, işyerinin hiyerarşisinden ve sömürü ilişkilerinden de söz etmiş oluyor. Bir sanatçıyı ifşa eden kadın, aynı zamanda kültür endüstrisinin erkek egemen çıkarlarına çomak sokuyor. Bu yüzden ifşaların hedef aldığı itibar, çoğu kez sadece bireysel değil sınıfsal bir itibardır: Sermayeyi büyüten, erkekliği kutsayan bir düzenin itibarı. Kadınlar kendi deneyimlerini kolektifleştirerek egemen ideolojiye meydan okuyor. Sessizliği bozarak, gizlenen sömürüyü görünür kılarak, toplumsal düzenin rızasını çatlatarak…

Şiddet hikayesini açıkladığı için "reklam yaptığı" söylenen Sıla üzerine yapıştırılan bu etiketle dolaşırken, Ahmet Kural varlığını vergilerimize borçlu TRT dizisinde oynayabiliyor. Ya da bir erkek oyuncunun tacizine uğrayan kadın, yapım ekibinin “o senin oyuncu büyüğün” şeklindeki açıklamalarıyla olayın üstünün nasıl örtüldüğünü bize gösteriyor. Bu düzen bizzat erkeği koruyor, onun söylemiyle şekilleniyor, bu eşitsizliği elleriyle, canıyla, kanıyla besliyor.

Peki, bu ifşalar yeterli mi? Bazı derin çatlakların görünür kılınması elbette kıymetli ama köklü bir çözüm üretmek için yeterli değil. İfşalara neden olan tacizlerin, şiddetin, eşitsizliğin bir daha yaşanmaması adına kolektif bir duruşa ihtiyacımız var. Tekil ifşalar, tacizlerin arkasındaki sistemi görünür kılmak için yeterli değil, maalesef köklü bir yapısal değişimi gerçekleştiremezsek bu ifşalar da diğerleri gibi unutulmaya mahkum. Sistemin kendini yeniden üretme mekanizmaları sadece bireylerin kirli ilişkilerinden oluşmadığı için ifşalar bize yetmeyecek. Hukuktan medyaya, sermaye ağlarından gündelik hayatımıza kadar işleyen tahakkümü aşmak için bu alanların tamamında örgütlenmek, yan yana durmak ve sistematik saldırılara karşı sistematik bir direniş geliştirmek zorundayız. Mesele yalnızca bir erkeğin rezil olması ya da ceza alması üzerinden değerlendirilemez. Bu saldırıların yeniden üretilmesini mümkün kılan toplumsal ilişkiler ağını dönüştürmemiz, kalıcı ve köklü bir değişim iradesini sergilememiz gerekiyor.

Eğer birbirlerini tanımayan ama erkek şiddetine yakından tanık olan kadınların gösterdiği bu dayanışmayı kalıcı hale getirebilirsek, sistemin oluşturduğu bu erkek egemen yalan tekelini açıktan sarsabiliriz. Fail erkeklerle yollarını ayırmayan kurumlara, suskun kalan meslek birliklerine, sermayenin itibarı uğruna kadınların hakikatini görmezden gelen herkese karşı sözümüzü yalnızca bugün değil her gün söylemeliyiz.

İşte o zaman ürettiğimiz bu kolektif hakikat kalıcılaşacak, mahkeme tutanaklarında yazılmayan, anaakım medyada sansürlenen ama sokakta, sosyal medyada, dayanışma ağlarında dolaşıma girecek. İşte o zaman bu hakikat, resmi kayıtlardan ne kadar silinirse silinsin toplumsal belleğe, direnişin hafızasına kazınacak. Biliyoruz ki, bu mücadele yalnızca ifşalarla değil sokakta yükselen sesimizle, direnişimizle, yan yana oluşumuzla sürecek. Her 8 Mart’ta taşıdığımız bir afişte yazdığı gibi: "Bir kadına daha zarar veremeyin diye şiddetinizi ifşa ediyoruz."

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.