(Infinite) Jest oldu: Bitmeyen bir kitabın biteyazan çevirisi üzerine
Ben bu kitabı neden çeviriyorum? Bu kitabı kim okuyacak?
*****
Altı yaşında bir oğlum var. Akşamları uyku vakti yaklaşırken ona kitap okuyorum. Genelde üçüncü masalda uyuyakalıyor. Uyuyakalacağını, kitabın sayfalarını yattığı yerden takip etmek yerine önce hafifçe yana dönüp tavana bakmasından, sonra da iyice diğer yana dönüp başını yastığı ile yorganının arasında bir noktaya hafifçe gömüşünden anlıyorum. Biliyorum, bir süre gözleri kapanmayacak, nevresim takımındaki küçük yeşil dinozorlara bakarak beni dinleyecek. Ama sonra –eninde sonunda, diyelim– o gözler elbet kapanacak ve kim bilir hangi hayvanın hangi fantastik diyardaki maceralarını anlatan sesimle nefes alışları düzene girecek ve uyuyakalacak.
İşte bazen bu noktada, bazen de değil sıklıkla aslında, tuhaf bir şey oluyor. Okurken, oğlumun uykuya geçişini ruh-ucuyla hissediyorum, bir noktadan sonra uyuduğunu, bana çevirdiği minik sırtının yavaşça inip kalktığını görüyorum. Yüzüme bir gülümseme geliyor. Artık kalkabilir, günün bana kalan birkaç saatinde beynimi yakana kadar kaliteli (ve Instagram’da bir iki hikaye paylaşıp gözucuyla kontrol etme boşluklarını da bana veren) dizileri izleyebilirim.
Ama okumaya devam ediyorum. O noktada artık kime okuyorum bilmiyorum. Oğlum uyudu artık ve her şey yolundaysa, uzun süre de uyanmayacak, sabahın köründe Aslan Kral’ın herhangi bir eğlenceli sekansından –haaaaaaa zivenyaaaaaaaaaa!– çıkmışcasına tam şarjla yataktan fırlayana dek. Kim bilir kaçıncı defa okuduğum o masalın başında, sonunda, ortasında ne olduğunu iliklerime kadar biliyorum ve oğlum da uyudu artık; o zaman kime okunuyor bu masal sakin bir sesle, evin sessizliği ve çocuk odasının yumuşak ışığında? Bu düşünce henüz tam anlamıyla dikkat kesilemediğim bir meditasyon seansında belirirmiş gibi hissettiriyor, oğlumu usulca bir yana atıp biraz daha kendi kendime okumaya devam ediyorum. Sorunun cevabı da zaten bu noktada kendini belli ediyor: Kendime okuyorum.
Vapurla, motorla, çeviriyle, mesaiyle, bir şeyler yazmaya çalışmakla, Marmaray’la, dolmuşla ve çöp toplama vaktini kaçırmamaya uğraşmakla ve ertesi günün beslenme çantasının eksiksiz olduğundan emin olmakla ve yok-şimdi-bira-içmeye-gerek-yokla ve daha pek çok şeyle geçen bir günün sonunda yanımda oğlumun saf Clémentine enerjili uykusu, defalarca kapağını açıp sayfalarını defalarca çevirdiğim ve defalarca kapağını kapadığım o kitabı okumak, sadece ve sadece benim için; bir şekilde bitmiş bir günün sonunda kendimle kavuşmak aslında, görüyorum. İstanbul’un Anadolu yakasında bir evde bir adam var, yanında oğlu var ve adam kendi kendine, sakin sakin, masal okuyor, hâlâ uyumayan varsa diye. Uyumayan, uyuyamayan kendisi; artık biliyoruz.
[mailerlite_form form_id=10]
David Foster Wallace’ın Infinite Jest romanını 2021 yılının ocak ayının ikinci gününden bu yana hafta içi her gün bir sayfa olacak şekilde çevirmek de, bu uyumuş-oğullu-masal-terennümünden farksız benim için. Farksız olmaya da devam edecek.
Farksız diyorum, çünkü daha çeviri bitmedi. Ama artık bitecek, bunu söyleyebiliyorum. Bu yılın sonuna doğru, çevrilmiş metni ellerimizde tutacağız. Yani önümüzdeki altı ay içinde beklenmedik bir mücbir sebep olmadıkça, bu çeviri bitecek. Ama tıpkı oğlum uyuduktan sonra masalı okumaya devam ettiğim gibi, bu kitabı kafamda –en azından bir süre– çevirmeye devam edeceğim gibi geliyor. Artık olmayan bir sonnotu mu uydururum yoksa bir sayfayı atladığımı fark etmiş gibi mi yaparım –ki bu “mış gibi yapma”nın romanda önemi büyüktür– bilmiyorum, dört beş yıl boyunca insan hemen her sabah yapınca bir şeyi, beyindeki nörolojik patikaların üstünü gri bitki örtüsünün yavaşça yeniden ele geçirmesi kolay olmayacak diye tahmin ediyorum.
Infinite Jest gibi bir romanın çevirisinin, bir şeylerin bittiğini anlamakta zorlanan benim gibi bir çevirmene denk gelmesinin büyük isabet olduğunu düşünüyorum. Çünkü, belki kitabı okuduğunuzdan bildiğiniz, belki sağdan soldan duyduğunuz veya tahmin ettiğiniz üzere, Infinite Jest’in bildiğimiz, alıştığımız gibi bir sonu yok. Artık sonsuzluk kavramına bakışınız her nasılsa –Wallace’ınkine pek girmeyelim, ama girecek olanınız varsa buyursun – romandaki sonsuzluğun pek de olumlu bir çağrışımı olduğunu söyleyemeyiz. Kendi içine kapanan bir sonsuzluk, Infinite Jest’in bize sunduğu. Bitimsiz ama yeni enginlere açılan, keşfedilecek ve hakim olunacak zihinsel ya da cismani yeni dünyalar sunan bir bitimsizlik değil; romanda da arada sırada tekrar edildiği üzere kendi kafataslarımıza hapsolduğumuzu ima eden, ne kadar dışarıya açılmaya çalışırsak çalışalım aslında kafamızın kemikten duvarına ufacık bir çizik bile atamadığımızı öğrendiğimiz türden bir bitimsizlik bu.
Romanın yapısı tam da bu yüzden bir Sierpinski Üçgeni. Evet sonsuzluk ama sürekli içe, içe, içe, içe doğru giden bir sonsuzluk. Romanın eğer illa peşine düşeceksek “konusu” da zaten bir defa başına geçince bir daha başından ayrılmanın imkansız olduğu bir samizdat kartuş üzerine, adı Infinite Jest olan. Ve romanın hep bir sonraki daha küçük bir üçgene alan bırakacak olan yan üçgenleri de farklı bağımlılıklar, bağımlılıkların bitmeyen döngüsü ve bu döngünün nasıl her birimiz tarafından yeniden ve yeniden üretildiği üzerine. Ve buradaki Kuzey Amerika toplumu eleştirisinin günümüzdeki çağrışımlarının sadece ABD özelinde değil, hepimiz için geçerli olduğu da ayrı bir mesele.
Evet, fark ettiniz, kasıtlı olarak konuyu dağıtıyorum, son iki paragrafı bir noktadan başlatıp başka bir noktaya getiriyorum ve son paragrafta da kasten aslında doğrudan ilgili bir cümle koymuyorum. Çünkü Infinite Jest okura beklediği serim-düğüm-çözümü veren bir roman değil. Evet, 1079 sayfada bile değil. Kitabın sonundaki sonnotlar, evet, bazı şeyleri açıklığa kavuşturuyor. Ama kavuşturduğu kadar şeyin de üstünü örtüyor. Bir de bakmışsınız, romana yeniden başlamışsınız. Hal Incandenza anlatıyor. Ama bu, romanın sonu da bir yandan. Merak etmeyin, bu bir tatkaçıran değil. Infinite Jest doğası gereği bir tatkaçıran ya da doğası gereği tatkaçıracak bir şey sunmuyor zaten en baştan (ya da en sondan).
Peki, ama ne sunuyor bu roman? Ne yapıyor? Okumanın artık pek çok yerden alıştırılageldiğimizin aksine, emek isteyen bir eylem olduğunu hatırlatıyor. Telefonlarda arka arkaya pek çok bağlamından kopuk, birbirinden bağımsız içeriğe gözlerimizi ve beynimizi maruz bırakmaktan hayıflanmazken, karşımıza biraz anlaşılmaz ya da zor gelen bir metin çıkınca pes etmenin aslında abesle iştigal olduğunu bize – evet, yer yer oldukça ukalaca – hatırlatıyor. Ve –bu çeviriye bağımlı çevirmenin gözünde– en önemlisi de, kitabın diğer ana kahramanı diyebileceğimiz Don Gately’nin uyuşturucudan uzak durmaktaki o muazzam, muazzam, muazzam, her gün yeniden ve yeniden ortaya koymak zorunda olduğu çabası gibi, bir şeyi tekrar tekrar yapmanın pek de kötü olmayabileceğini bize hissettiriyor.
Evet, bu kitabın sunduğu bir kendi içine kapanan, o korkunç bitimsiz sonsuzluk var ama bir de ne var biliyor musunuz? Belki bunu göstermemek için elinden geleni yapsa da bu boğucu sonsuzlukta kendi minik üçgenlerini önce ölümüne savunarak hayatta tutan, sonra da o bağımlı-anlatı denizinde santim santim de olsa da, gıdım gıdım da olsa, kendi rotasında ilerlemek için ahdetmiş karakterleri de var. Belki de “ansiklopedik roman” denmesinin sebeplerinden biri de bu. Aradığınızın baş harfi olmasa da, baş hissiyatını bilirseniz, aradığınızı bulabilirsiniz.
Ben buldum mu? Sanırım buldum. Bulduğum şey, bir şeylerin bittiğini anlamamakta benim gibi katır inatçılığında olan birisi için ne kadar öğretici oldu, anlatamam. Beynimde sadece bu çeviri için değil, hayattaki başka şeyler için de açtığım nöral patikaların yavaşça sarmaşıklanacağını, başka patikaların belireceğini, sonra onların da bir gün kaybolacağını ve bunun yeniden ve yeniden yaşanacağını artık daha iyi biliyorum. Bir bildiğim de kitabı yıllardır çevirirken kendime sorduğum iki sorunun cevabının çoktan belli olduğu.
*****
Ben bu kitabı neden çeviriyorum? Bu kitabı kim okuyacak? Ben bu kitabı, tıpkı masal okurken oğlum uyuyakaldığında nasıl kendime okumaya devam ediyorsam, çevirirken de kendime çeviriyorum, çevirmeye de devam edeceğim. Bitene kadar. Ya da bitmeyene kadar.
Ve Anadolu Yakası’nda bir evde, oğlu tatlı tatlı uyuyakalınca, masalın terennümleri bir süre daha devam edip bitince oğul odasının kapısını sessizce kapatıp koridorun sessizliğinde tek başına duran ve şöyle bir etrafına bakınıp hayata kulak kabartmaya çalışan o baba gibi, yine, her zaman, daima, şu inançla: orada, bir yerde, beni anlayan, anlamaya çalışan, benim anlamaya çalıştığım, çalışacağım biri, birileri var. En azından bu devasa evrende benim gibi kendi kafatasından başka bir kafatasına köprü atmaya çalışan birileri…
İşte o birileri, bu kitabı okuyacak. Benim de, kafatasımdaki iki oluktan taşanlardan anlaşılacağı üzere, mutluluktan gözlerim dolacak.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()