İnsan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması: Kültürel ve etik bir yüzleşme
Modern çağda, insan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması, zamanımızın en önemli kültürel ve etik sorgulamalarından biri olarak karşımızda duruyor. Hayvanların bilişine ve duygularına dair anlayışımız derinleştikçe, insanları uzun süredir diğer türlerden üstün tutan katı hiyerarşiler giderek daha fazla sorgulanır hale geliyor. Bu sadece algıda bir değişimi değil, insanlığımızın sınırlarıyla kültürel ve felsefi bir yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor.
Antroposantrizmin çöküşü
Yüzyıllar boyunca, insan istisnacılığı (insanların diğer türlere karşı üstünlüğüne olan inanç) etik ve felsefi çerçevelerimizin temelini oluşturageldi. Batı düşüncesinin derinliklerine işlemiş olan bu insan-merkezci görüş, hayvanların sömürülmesini de meşrulaştırdı. En tepede insanların bulunduğu doğal bir hiyerarşi ortaya koyan Aristoteles’in eserlerinden hayvanları düşünce ve duygudan yoksun, ruhsuz makineler olarak gören Kartezyen anlayışa, endüstriyel tarımdan hayvan deneylerine kadar, hepsi de insan egemenliği varsayımına dayanan geniş bir uygulama yelpazesinin entelektüel temelini oluşturdu. Varsayım açıktı: hayvanlar insanlar gibi acı çekmekten acizse, o zaman onlara yapılan muamele ahlak değil fayda meselesidir.
Ancak çağdaş bilim bu varsayımı yıkmaya başladı. Jane Goodall ve Frans de Waal gibi etologlar, hayvan davranışlarının karmaşıklığını ortaya koyarak insan olmayan türler arasında yalnızca duygusal derinliği değil, aynı zamanda kültür, hafıza, hatta ahlak unsurlarını da ortaya çıkardı. Goodall'ın şempanzelerle yaptığı çığır açan çalışmaları, Cynthia Moss tarafından belgelenen fillerin karmaşık sosyal yapıları ve Bernd Heinrich gibi araştırmacıların yaban ördeklerinde karmaşık problem çözme yöntemlerini keşfetmesi, hayvanların Kartezyen düşüncenin düşünmeyen yaratıklarından daha fazlası olduğuna dair kanıtların artmasına katkıda bulundu.
Bu bulguların sonuçları fazlasıyla etkiliydi. İnsanların hayvanlar üzerindeki egemenliğini meşrulaştıran ahlaki çerçevelere meydan okuyorlardı. Hayvanlar düşünebiliyor, hissedebiliyor ve dünyayı insanlara oldukça benzer şekillerde deneyimleyebiliyorsa, onları sömürmeye hakkımız var mı? Hayvanlar kendi zeka ve duygu biçimlerine sahip duyarlı varlıklarsa, o halde insan çıkarlarını hayvan refahından üstün tutan hiyerarşinin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Bu sadece bir bakış açısı değişikliği değil, etik manzaranın radikal bir şekilde yeniden düşünülmesi anlamına geliyor.
Kültürel semboller ve hayvanların değişen anlamları
İnsan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması, etik mülahazaların ötesine geçerek kültürel sembolizm alanına uzanır. Hayvanlar insan kültürlerinde her zaman önemli roller üstlenmiş, semboller, totemler ve ruhani rehberler olarak hizmet etmişlerdir. Hinduizm'de inek yaşam ve rızık sembolü olarak saygı görür; Kızılderili maneviyatında kurt sadakat ve gücü temsil eder; Japon folklorunda tilki şekil değiştiren, bilgelik ve kurnazlık timsali bir yaratık olarak görülür.
Bu sembolik roller durağan değildir, değişen kültürel değerlerle birlikte evrim geçirirler. Hayvanlara dair anlayışımız geliştikçe, bu sembolleri yorumlayışımız da değişir. Örneğin, Hinduizm'de ineğin kutsallığı, hayvan hakları ve refahı ile ilgili modern etik tartışmalar bağlamında yeniden yorumlanabilir. İneğe duyulan saygı, hayvanların çektiği acıların daha geniş bir şekilde ele alınmasını mı kapsıyor, yoksa belirli bir kültürel bağlamla mı sınırlı? Bu sorunun cevabı, gelenek ile modernite, kültürel koruma ile etik evrim arasındaki daha büyük bir gerilimi yansıtır.
Hayvanların kültürlerimizde oynadıkları sembolik roller, genellikle onları yaratan toplumların değerlerini ve inançlarını yansıtır. Örneğin aslan, birçok kültürde gücün ve cesaretin sembolüdür, ancak bu sembolik değer, insan faaliyetleri nedeniyle nesli tükenmekle karşı karşıya olan aslanların gerçekliğiyle giderek daha fazla çelişir. Hayvanları sadece semboller olarak değil kendi yaşamları ve deneyimleri olan duyarlı varlıklar olarak anlamaya başladıkça, onlara yüklediğimiz kültürel anlamlar da yeniden gözden geçirilmelidir.
Bu kültürel yeniden değerlendirmenin gerilimleri de yok değil. Bazı durumlarda, hayvan hakları ve refahının tanınması geleneksel uygulamalarla çatışır. Örneğin hayvanların dini ritüellerde kullanılması, çağdaş etiğin merceğinden bakıldığında tartışmalı bir konu haline gelir. Kültürel geleneğin modern hayvan hakları savunuculuğu ile çatıştığı İspanya'daki boğa güreşi tartışması, bu kültürel değişimin karmaşıklığını örnekler.
Yeniden uyanış
Hayvan bilişinin ve duygularının giderek daha fazla tanınması, hayvanların haklarını ve refahını savunan küresel bir hareketi ateşledi. Bu hareket sadece bilimsel keşiflere verilen tepkisel bir yanıt değil, etik sorumluluklarımızın yeniden düşünülmesiydi. Veganlığın yükselişi, çiftlik fabrikalara karşı artan muhalefet, İsviçre ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde hayvan haklarının yasal olarak tanınması gibi hareketlerin etik bir değişime işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Bu yeniden uyanış, hayvan hukukunun değişen manzarasını da yansıtıyor. Dünyanın dört bir yanındaki hukuk sistemleri, hayvanları sadece bir mülk olarak değil, belirli haklara sahip duyarlı varlıklar olarak tanımaya başladı. 2015 yılında Yeni Zelanda, geleneksel yasal çerçevelere meydan okuyan bir emsal oluşturarak hayvanları yasal olarak "duyarlı varlıklar" olarak tanıyan ilk ülke oldu. Benzer şekilde, Hindistan Yüksek Mahkemesi'nin Uttarancal eyaletindeki tüm hayvanların yasal kişiliğini tanıyan son kararı, yüzyıllardır hakim olan insan merkezli yasal normlardan radikal bir sapma olarak gösterilebilir.
Bu yasal gelişmeler sadece sembolik değil toplumların hayvanlara bakışında ve hayvanlara davranışında somut bir değişimi temsil ediyor. Hayvan haklarının tanınması, hayvanların uzun süredir meta olarak görülmesine doğrudan bir meydan okumadır ve bizi diğer türlere karşı etik yükümlülüklerimizi gözden geçirmeye zorlar.
Evcil hayvan endüstrisi ise hayvanlarla gelişen ilişkimizdeki en göze batan çelişkilerden birini sunuyor. Bir yandan, evcil hayvanlara genellikle aile üyeleri gibi davranılıyor, şefkat ve özen gösteriliyor. Öte yandan, evcil hayvan sahipliği kavramı, hayvanların haklara sahip duyarlı varlıklar olduğu düşüncesiyle çelişen bir güç dinamiğini ima ediyor. Evcil hayvanların metalaştırılması (yetiştirilmesi, satın alınması ve satılması) bu etik paradoksu vurguluyor. Bildiğimiz anlamda evcil hayvan sahipliğinin sona ermesini savunan hareketlerin yükselişi, hayvanlara bakma arzumuz ile onları kontrol etme dürtümüz arasındaki gerilimin altını çiziyor.
Peter Singer ve Tom Regan gibi filozoflar, hayvan hakları argümanının geliştirilmesinde etkili oldular. Singer'ın "türcülük" kavramı (insan çıkarlarını diğer türlerin çıkarlarından üstün tutmanın bir ayrımcılık biçimi olduğu düşüncesi) özellikle etkileyici bir kavram oldu. Singer, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin ahlaki açıdan savunulamaz olduğu gibi türcülüğün de savunulamaz olduğunu savunur. Regan ise deontolojik bir bakış açısıyla, hayvanların doğuştan gelen bir değere sahip olduğunu ve yalnızca insan amaçları için bir araç olarak değil, kendi başlarına amaçlar olarak ele alınması gerektiğini söyler.
Bu felsefi argümanlar, hayvanların yasal ve ahlaki statüsünü yeniden tasarlamayı amaçlayan ve giderek büyüyen küresel bir hareketin teorik temelini oluşturuyor. Bu hareket, kökleşmiş kültürel ve ekonomik uygulamalarla yüzleştiği için zorlukları da yok değil elbette. Bununla birlikte, daha kapsayıcı ve şefkatli bir etik çerçeveye doğru daha geniş bir kültürel değişimin göstergesi olarak dikkate değer.
Siyasi boyut
İnsan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması sadece felsefi veya kültürel bir mesele değil aynı zamanda son derece politik. İnsan ve hayvan hakları arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşırken, siyasal sistemler bu değişikliklerin sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda. Hayvan hakları hareketi son yıllarda önemli bir ivme kazandı, birçok ülkede hayvan refahına adanmış siyasi partiler ortaya çıktı. Hollanda'da Hayvanlar İçin Parti'nin (Partij voor de Dieren) ulusal parlamentoda sandalye kazanması bile hayvan haklarının siyasi arenada artan önemini yansıtıyor.
Bu siyasi değişim uluslararası anlaşmalar ve politikalarda da kendini gösteriyor. Avrupa Birliği'nin kozmetik ürünlerde hayvanlar üzerinde test yapılmasını yasaklaması ve kürk çiftçiliği gibi hayvan sömürüsünün belirli biçimlerini yasaklayan ülkelerin sayısının artması, daha geniş bir siyasi değişimin göstergeleri. Bu politikalar, genellikle ekonomik çıkarlar ve kültürel geleneklerle çatıştığı için tartışmasız değil elbette. Bununla birlikte, hayvanları zarar görmekten ve sömürülmekten koruma ihtiyacının giderek daha fazla kabul görmesini temsil ettikleri de bir gerçek.
Bu değişimin siyasi sonuçlarını daha geniş kapsamda okuyabiliriz. Hak kavramı hayvanları da kapsayacak şekilde genişletildikçe, geleneksel egemenlik, mülkiyet ve adalet kavramları sorgulanmaya başlanacaktır. Hayvan haklarının yasal olarak tanınması, tarihsel olarak insan olmayan hayvanların ahlaki ve yasal topluluktan dışlanması üzerine inşa edilmiş olan siyasi sistemlerimizin temeline meydan okumaktadır. İnsan ve hayvan hakları arasındaki sınırların bulanıklaşması sadece hukuki veya siyasi bir mesele değildir; adaletin kendisini anlama biçimimize yönelik de derin bir meydan okumadır.
İnsan kimliğinin yeniden yapılandırılması
Özünde, insan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması sadece hayvanlarla ilgili değil; bizimle ilgili. Bu, insan kimliğinin yeniden yapılandırılması, ahlaki ve etik sistemlerimizin değişmez olmadığının, yeni bilgi ve anlayış ışığında değişime tabi olduğunun kabul edilmesidir. Bu süreç, kendi insanlığımızın sınırlarıyla yüzleşmeyi, uzun süredir devam eden inançları sorgulamaya ve doğal dünyaya daha incelikli ve empatik bir bakış açısını benimsemeye istekli olmayı gerektirir.
Daha kapsayıcı bir etik çerçeveye doğru ilerlerken, insan olmanın ne anlama geldiğini de yeniden tanımlıyoruz. İnsanları evrimin zirvesi, doğal dünyanın efendileri olarak gören geleneksel görüş yerini, dünyadaki yerimize dair daha bağlantılı ve ilişkisel bir anlayışa bırakıyor. Bu yeniden tanımlamanın rahatsızlıkları yok değil; kültürel ve etik sistemlerimizin temellerine meydan okuyor. Ancak bu aynı zamanda bir fırsat, sadece insanlar için değil tüm canlılar için daha adil ve şefkatli bir dünya yaratma şansı...
Yeniden hayal edilen bu ütopyada, insanlar ve hayvanlar arasındaki ilişki artık tahakküm ve sömürü ile değil, karşılıklı saygı ve tanıma ile tanımlanıyor. Türler arasındaki sınırların katı değil akışkan olduğu, insan ve hayvan arasındaki çizginin bir hiyerarşi değil ortak varoluş çizgisi olduğu bir dünya. Hayvanlarla ilişkimizi yeniden tanımlarken kendimizi de yeniden tanımlıyoruz: değerlerimizi, etiğimizi ve kozmostaki yerimizi.
Bu, insan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanmasının zorluğu ve vaadi; bilinmeyene doğru bir yolculuk, kendi anlayışımızın sınırlarıyla bir yüzleşme... Ama aynı zamanda daha şefkatli ve etik bir dünyaya, tüm canlıların değerini onurlandıran bir dünyaya doğru bir yolculuk. Bu anlamda, insan-hayvan ilişkilerinin yeniden tanımlanması sadece kültürel veya etik bir değişim değil insan olmanın ne anlama geldiğinin yeniden tasarlanmasıdır.
*30 Temmuz'da TBMM Genel Kurulu'ndaki oylamada kabul edilerek yasalaşan 17 maddelik "160 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi", Resmi Gazete'de yayımlandı ve kanun 2 Ağustos'ta yürürlüğe girdi. Bu kanunla “hayvanın saldırgan olduğu”, “bulaşıcı ve tedavi edilemeyen bir hastalığı olduğu”, “kamu güvenliği için tehlike oluşturduğu”, “bulaşıcı hastalık taşıdığı”, “yaban hayatına ve biyolojik çeşitliliğe zarar verdiği” şeklindeki muğlak ve keyfi uygulamaya açık sebepler bahane edilerek sahipsiz hayvanları öldürmenin yolu açıldı.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()