“İnsan toplumsal savaşımın içinde kendini özgürleştirebilir”
Yakın zamanda kaybettiğimiz Afşar Timuçin’le 17 yıl önce “Felsefeye Giriş” başlığıyla yaptığımız (ve o yıllarda çeşitli nedenlerle yarım kalan) söyleşi dizisini, Timuçin’in ölümünün ardından vesaire’de yeniden yayınlamaya başlamıştık. Amacımızı da, “felsefeye meraklı genç okurların –gerçekte kıymeti hiç bilinmemiş– bu değerli düşünür ve sanatçının dünyasına girmesi, onu tanımasına vesile olması” diye duyurmuştuk.
Şimdiye dek altı söyleşi yayımladık, aşağıda okuyacağınız ise sonuncusu olacak.
İlk söyleşinin sunuşunda, Afşar Timuçin’in Türkiye’nin en üretken aydınlarından biri olduğunu söylemiş ve eklemiştik: “Birkaç kuşağa felsefeyi sevdirdi, estetikle tanıştırdı, makaleleri, çeviri ve yayıncılık çalışmalarıyla hepimize yeni ufuklar açtı; şiirleri, öyküleri, romanları ve denemeleriyle düşünce ve sanat dünyamızda kalıcı izler bıraktı.”
Eminiz ki Timuçin’in kişisel tarihine tanık olanlar, kitaplarını okuyanlar, öğrencileri ve dostları bu sözlere katılacaktır. Dileriz genç kuşaklar da yine onun yapıtlarıyla felsefeyi sever, estetikle tanışır, edebiyat sevgisi kazanır ve mücadeleyle geçen yaşamında insana karşı sorumluluğunu her şeyin önüne koymuş bu büyük aydına hak ettiği değeri verir.
Önceki söyleşimizde özgürlük konusuna girmiştik ama bugün biraz daha ayrıntılı konuşalım, dilerseniz. Önce her zamanki gibi kavramdan başlayalım. Özgürlük nedir?
Özgürlük dediğimiz şey, doğrudan doğruya seçme gücüdür. Özgür insan dediğimiz insan, seçebilen insandır. Soruna bir başka açıdan bakarsak, seçecek şeyi olan insandır. Gerçek anlamda özgürlük, bilinç temeli üzerine oturur. Ancak bilinçli varlıklar, yani insanlar özgür olabilir. Ama hangi insan? Bilinçli insan. Dolayısıyla şöyle de diyebiliriz: Biz bilinçlendikçe özgür olabiliriz. Çünkü bilinçlendikçe seçme gücümüz artar. Seçecek şeylerimiz çoğalır. Öyleyse özgürlük dediğimiz şey, tam tamına bilinç koşullarımızla ilgilidir. Ancak yetkin bilince ulaşmış insanlar gerçek anlamda özgür insanlardır.
Genelde özgürlüğü özerklik ile karıştırıyoruz. Çünkü özerk olmak dediğimiz şey, dıştan bağımlanmamış olmak demektir. Ama biz dıştan bağımlanmamış olmayı özgürlük diye anlıyoruz, dolayısıyla özgürlük ve özerkliği eşanlamlı gibi kullanıyoruz. Ama insan hem özerkliğe hem de özgürlüğe gereksinimi olan bir varlıktır. Özgürlüğü kendi bilinç koşullarında sağlar ama özerkliğini de toplumsal yaşam koşullarında sağlar.
Hayatta bir karşılığının da olması gerekiyor sanırım bunun. Yani bilinçle eylem ilişkisini de kurmamız gerekiyor.
Tabii… İnsan bilinçli eylem yapma gücüne ulaşmış olmadığından birçok zorlukla karşılaşıyor. Bilinçli insan gerçek anlamda seçimlerini doğru yapabilen insandır. Yani eylemlerini en uygun koşullarda gerçekleştirebilen insandır. İnsanlar neden umutsuz oluyorlar genellikle, neyi seçeceklerini ve nasıl seçeceklerini bilmediklerinden. Bunun da temelinde bilinç eksikliği yatıyor. Yani ben, içinde yaşadığım dünyayı doğru dürüst kavrayamamışsam, içinde yaşadığım insanlığın bilincini doğru dürüst edinememişsem orada benim yaşamam biraz körlemesine olacaktır. Yazgı dedikleri şey biraz da budur, değil mi? Benim başıma gelenlerdir yazgı. Ama benim başına gelenlerin çoğunu ben başıma getiriyorum. Demek ki insanın oturup düşünmesi gerekiyor: Ben gerçek anlamda özgür bir varlık olduğum zaman gerçek anlamda doğru eylemler ve onun temeline de yerleştireceğim doğru fikirler üretebilirim.
Tarihe bakarak ilerleyelim ve kavrama daha geniş bir çerçeveden bakarak tartışalım. Eskiçağ’ın kölecilik düzeninde özgür olabilenler egemen sınıfın üyeleriydi. Ortaçağ’da da durum değişmiyor; serf, krala, kiliseye ve senyöre bağlı. Ardından tarihin bir döneminde sahneye çıkan ve yükselişe geçen sınıf, burjuvazi, hem iktisadi anlamda hem de kültürel ve toplumsal anlamda “özgürlüğü” savunarak ortaya çıkıyor. Hatta Fransız Devrimi’nin bayrağında “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” yazıyor. Sonra ne oluyor?
Burjuva sınıfı, evrensel düzeyde insani temel kavramlar ortaya koydu. Bunların başında da özgürlük vardı, yine söylediğin gibi eşitlik, kardeşlik ve adalet vardı. Ancak bunları gerçekleştirirken kendi içinde zorluğa uğradı. Çünkü bunları tam anlamıyla gerçekleştirdiği zaman kendi çıkarlarına aykırı davranacağını gördü. Eskiçağ köle emeğinden yararlanıyordu, Ortaçağ serfin emeğinden yararlandı, burjuvazinin de işçi sınıfının emeğinden yararlanması gerekiyordu. Hangi koşullarda? En az harcama koşullarında. Yani emeği olabildiğince ucuza getirmeye çalışıyordu. Emeği ucuza getirdiğiniz zaman ne özgürlük kalır ne eşitlik ne de adalet. O zaman burjuva sınıfı, kendi koyduğu değerlerin karşısına geçmiş oldu ve bu koyduğu değerleri bir anlamda yaşamda geçerliliği olamayacak değerler gibi algılamaya başladı. O zaman ortaya çıkan tablo tabii ki özgürlüklerin yalnızca ve yalnızca egemenler için düşünülebileceği noktasında kendini gösterdi. Bu da şu anlama geliyordu: Burjuva sınıfı yalnızca iktisadi özgürlüklerden yanadır. Ama başka türlü özgürlükler burjuva sınıfının varlığını tehdit eder. Özellikle 20. yüzyılın başından sonra bu tutum kesin biçimde belirmeye başladı. Yani iki dünya savaşı dünyaya felaketler getirirken burjuva sınıfının katı görüşlerini de getirdi. Her zaman ucuz emek ve her zaman ticari özgürlük… Ama başka özgürlük kesinlikle söz konusu değil. (Buradaki özgürlüğü özerklik anlamında kullanıyorum.) Burjuva sınıfı, özerklik vermediği, özerkliğini engellediği kitlelerin zaten özgürlüğünü de sağlayabilecek durumda değildi. Zaten özerk olmayan insanlar nasıl özgür olabilsin. Özetlersek, burjuva sınıfı, kendi çıkarları doğrultusunda, kendi ortaya koyduğu değerlerin karşısına geçti.
Bu çağın düşünürleri arasında Rousseau’nun özel bir yeri var. Siz de özgürlük fikrinin yasa düzeni fikriyle geliştiğini ve toplumsal sözleşme kavrayışında anlatımını bulduğunu söylüyorsunuz. Rousseau ne demişti?
Rousseau’nun temel özelliği, bunu çok net çok açık ortaya koymasa da, sanayi düzeniyle gelen adaletsizliklerin insanlara mutsuzluk getireceğiyle ilgilidir. Yani Rousseau ne demek istiyordu? O kadar kötü kullandık ki bilgiyi, sanatta da bilimde de, bu bizi, insanlığı zedeleyecek, insan yanımızı yok edecek bir duruma kadar götürdü. Dolayısıyla nereye doğru gittiğimizi iyi düşünmek ve iyi hesaplamak zorundayız. Rousseau’dan önce bu tehlikeyi gören olmamıştır. Rousseau, ilk defa sermayeci düzenin insanlık için bir tehlike olabileceğini gördü. Ama açık açık bir düzen eleştirisine girmedi. Dolaylı olarak toplumsal yaşam koşullarını eleştirirken bilginin iyi kullanılmamasıyla gelen sıkıntıları bize açıkladı. Bunu açıklarken aslında şunu demek istiyordu: Bu adaletsiz düzen böyle devam ederse insanlık çok büyük zarar görecek. Hatta bilimlere ve sanatlara karşı görünür ama bir yerde der ki, “Ben bilimlere ve sanatlara açık açık karşı duracak kadar cahil bir adam değilim ama…” Bu “ama”, doğrudan doğruya bilginin kötü kullanımıyla ilgilidir.
[mailerlite_form form_id=10]
Marx’ın da Rousseau’dan etkilendiğini biliyoruz. Marx’ın, Engels’in, Lenin’in Rousseau’dan farklı bir içerik ve yöntemle burjuva toplum düzenine getirdiği eleştiriler var. Bunlara burjuvazinin özgürlük anlayışı için getirilen eleştirileri de katabiliriz. Örneğin Marx ve Engels bir yapıtlarında, “Bugünkü burjuva üretimi koşullarında özgürlükten ticaret özgürlüğü, alma ve satma özgürlüğü anlaşılır” diyor. Lenin ise, “Para gücüne dayalı bir toplumda, kitlelerin sefalet içinde süründüğü bir toplumda, bir avuç zengin insanın asalak olarak yaşadığı bir toplumda gerçek ve katışıksız özgürlük var olamaz” diyor. Bu görüşlere katılıyor musunuz?
Elbette. İnsanın insan olma koşullarını en aza indirgediğiniz zaman onun özgür olması söz konusu değildir artık. İnsan beslenme haklarını kullanamıyorsa, gerçek anlamda güçlü bir aile kurma hakkını kullanamıyorsa, kendi bilincini geliştirme hakkını kullanamıyorsa nasıl olacak da kendini özgür kılacak? Bir kere kendini özgür kılabilmesi için kendisine gerekli zaman verilmiyor. Zamanı elde ettiğini düşünelim, işsizlik koşullarında; bu kez de yaşamını sürdürebilmek için gerekli güçlere sahip değil. İktisadi ve toplumsal güçlere sahip değil. Yani bugünün insanının kültür planında iyiden iyiye geri kalmış olmasının da zaten temel nedeni budur. Bugünün insanı, tüm bu iletişim araçlarının güçlülüğüne rağmen kesinlikle kendini iyi yetiştirme hakkına sahip değildir. Çünkü o, bir anlamda Ortaçağ’daki insan gibi artık sıkı sıkıya toplumun malıdır. Hatta öyle bir hale getirilmiş ki, kendini özgürleştirme gereksinimi bile duymuyor. Onun asıl duyduğu gereksinimler neyle ilgili? Beslenmeyle, üremeyle ve dinlenme zamanlarıyla ilgili. Bunun dışında kendisi için özel bir koşul bile düşünmeyecek halde. Bir anlamda bilinç açısından boğulmuş durumda. Bunun için bugünün insanının özgürlükle ciddi bir ilişkisi yok. Bugün bir özgürlük istemiyle kendini ortaya koyan kitlelerle pek karşılaşmıyoruz. Sadece çok baskı gören kitlelerin tepkileri var ama “ben şu şu koşullar içinde yaşamak ve özgür olmak istiyorum, bunun için gerekli haklara da sahip olmak istiyorum” diyen kitlelerle karşılaşmıyoruz. Yetinmeyi bilen kitleler oluşturdu sermayeci düzen.
Kapitalizmin tüm suçları, çelişkileri ve yapısal sorunlarına rağmen hâlâ özgür bireyin bu düzende varlığını “koruyabileceğini” ısrarla savunan burjuva yazarlar var. Buna ne dersiniz?
Bugünkü koşullarda insanın özgür olması pek olası değil. Bunu sadece tabandaki insanlar için düşünmeyelim, yukarıdaki insanlar için de olası değil. İnsanlar gündelik yaşam koşullarının içine o kadar kötü kapatılmışlar ki, eğer çok güç koşullarda yaşamıyorlarsa yani sadece beslenmenin koşullarıyla savaşmıyorlarsa, bu defa otomobil markalarıyla, giyecek markalarıyla içli dışlı oluyorlar. Bugün bir anlamda hadım edilmiş insan tipiyle karşı karşıyayız. İktisadi anlamda güçlüyse de hadım edilmiş, güçsüzse de hadım edilmiş. Bu insanlar insani gereksinimler duymuyorlar artık. Yani iyi bir roman okumak, şiirde insanı yakalamak, sinemada insanı görmek, felsefede insanı araştırmak gibi bir telaşları yok. Olanaklarını geliştirdikçe o olanakları dünya zevkleri için kullanmaya yöneliyorlar. Dolayısıyla yukarıdan aşağıya doğru tüm katlarda bir aptallaşmışlık söz konusu. Bu yüzden Marksizmin getirdiği, işçiye aşırı güven de bugün tartışılır duruma geldi. Çünkü patronla işçi arasına giren orta kesim, yaşamı tamamen sermayeci düzenin koşullarına göre düzenlemek için uzmanlaştı. Uzmanlaşırken kendi bilincini de yitirdi. Bugün nasıl bir insanlığın üyesi olduğunun farkında olmayan insanların dünyasında yaşıyoruz. Tabandaki insan da bu, yukarıdaki insan da bu. Yani bir mühendisle, bir hekimle bir fabrika işçisi arasında bilinç ayrımı büyük değil bugün.
Özgürlüğün bireysellikten çok toplumsal düzeyde geçerli olduğunu söyleyen, “İnsan ancak başkalarıyla özgürse özgürdür”, “Özgür birey ancak özgür toplumda mümkün olabilir” diyen düşünürler de var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İnsan ister istemez toplumsal bir yaşamın içinde. O toplumsallık bizi çok zaman farkına varmadığımız biçimde kesin bir yapı içinde koşulluyor. Biz ne kadar özgür olmak istersek isteyelim, bizi engelleyen koşullarla karşılaşıyoruz. Ama çok yaygın bir görüş var, o da “Bu koşullarda insan kendi özgürlüğünü yaratamaz” görüşüdür ki, bu görüşün doğru olduğuna inanmıyorum. Koşullar ne kadar kötü olursa olsun, insan kendidi ve insanlık için savaşırken kendi özgürlüğünü yaratabilir ve başkasının özgürlüğünü yaratmasına katkıda bulunabilir. “Bireysel olarak bu olası mıdır?” diyeceksiniz. Bana göre olasıdır. Çünkü bizim toplumsal bakış açımız içinde çoğu zaman bireyin gücünü hafife alma eğiliminde olduğumuzu görüyorum. Niye bireyi bu kadar hafife alıyoruz, zaten toplumu kuran birey değil mi? O zaman bireyin de kendine göre bir etki gücü olması doğru olmaz mı? Dünyanın her yerinde gerçek anlamda kendini adamış bireylerin hem kendi özgürlükleri için hem başkalarının özgürlükleri için çaba gösterdiklerini görüyoruz. Ve bu insanlar çok büyük zorluklara rağmen amaçlarını yerine getirmek için çalışıyorlar. Demek ki baskı güçleri ne kadar etkin olursa olsun insan bu güçlerin karşısında da kendi özgürlüğünü yaratabilir ve başkasının özgürlüğüne katkıda bulunabilir.
Varoluşçuların özgürlük anlayışına kısaca değinmeden geçmeyelim. Onlar da, “herkes kendi özgürlüğünü yaşar, herkes kendi özgürlüğüne mahkumdur” diyor. Onlar için özgür olmak, toplumsal açılımı olmayan bireysel bir durum. Bu özgürlük anlayışı hakkındaki yorumunuz nedir?
Bizim düşündüğümüz özgürlükle varoluşçuların düşündüğü özgürlük aynı şey değil. Biz özgürlük dediğimiz zaman, bütün insanın değerleri çerçevesinde, insanlığın ortak amaçları çerçevesinde düşünüyoruz. Varoluşçular yalnızca bireyin özgürce kendini yaratması fikrinden yanadırlar. Zaten burada insanın yapısına aykırı bir durum var. Yani ben az önce, “İnsan her şeye rağmen özgürlüğünü yaratabilir” derken bunu toplumsallığın içinde düşündüm. Yani bir anlamda insan toplumsal savaşımını gerçekleştirirken kendini özgürleştirebilir. Ama ben kendi başıma, “Toplum benim umurumda değil, ben kendimi özgür kılarım” dediğim zaman, bu varoluşçu anlamda bir özgürlük olur ki bunun yaşamda pek ciddi bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal bir savaşımın içine girmeden insanın kendini özgürleştirmesi olası değil.
O halde konu yine geliyor insanın sorumluluğuna… Şöyle soralım: Özgür insan aynı zamanda sorumlu insan mıdır?
Özgür birey sorumludur. Dolayısıyla sorumlu insanın da özgür olması gerekir. Eğer bir kişi, “Ben sorumluyum” diyorsa, neden sorumlu olduğunun bilincinde olması gerekir. Gerçek anlamda sorumlu insan, bütün bir insanlıktan sorumludur. Bütün insanlıktan sorumlu olacak kadar geniş bir bilinç çerçevesini gözümüzün önüne getirelim. Ama üç kuruşluk bilinçle “insanlıktan sorumluyum” dediğimiz zaman kendi açımızdan hayal görüyoruzdur. Dünyanın nereden gelip nereye gittiğini, çağların insanlara neler getirdiğini, toplumsal yaşamın nerelerden süzülüp geldiğini bilmeyen bir insanın evrensel düzeyde sorumlu olması olası değil. Dar çerçevede sorumlu olabilir elbette; çocuğundan sorumludur, eşinden sorumludur, yapmakta olduğu işinden sorumludur hatta mahallesinden ya da apartmanından sorumlu olabilir ama evrensel düzeyde sorumlu olmasını bekleyemeyiz onun. Evrensel düzeyde sorumlu olmaktır gerçek sorumluluk. Bunun için de gerçek anlamda evrensel bilince ulaşmak gerekir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()