İnternet yayıncılığında bağımsızlık
Burnumun, kollarımın, bacak boyumun, memelerimin hepsinin birbirine göre orantısızlaşmaya başladığı, fikirlerin ve beğenilerin kalıcığına yürekten inandığım, daha fenası onları ifade edişimin özüne yetişkinlere karşı bir inat yerleştiğinden, sevilmenin zor olduğu bir yaştayım. 14 yaşındayım. Yan komşumuz dünyalar tatlısı bir teyze ve o yıllarda 22-23 yaşında olan yeğeni. Evlerine internet bağlattıkları için, ömrünü yeğen sevgisine veren yalnız bir öğretmenin evinin kapıları mahalleliye her zaman açık. Ben de her gün evlerindeyim. Ne zaman evin abisi gitse, yani bilgisayar boşalsa, ben yapmam gereken bir ödevi hatırlıyorum, kapılarındayım. “Rica etsem bilgisayarınızı bir yarım saat kullanabilir miyim?”
Bugün, 20 yıl sonra bile, telefon bağlantı sinyalinin sesi bende aynı hissi yaratır. Evin küçücük bir masasında, ufacık bir ekranla ulaşabileceklerimin çokluğu karşısında hem daha da ufalır hem de yetişkinlere özgü sandığım bir refleksle ulaşabileceklerimin kontrolü yalnız kendimde zannederdim. Her ay anneme yalvar yakar aldırdığım Hey Girl dergisinin yüzüne bakmaz olmuştum. Artık zaten bir avuç olan harçlığımdan tasarruf yapmaya gerek yoktu. Sahi oturduğum bu dar yerde, Ankara’nın ufacık bir mahallesinde, bir komşu evinde, bundan daha bağımsız olabilir miydim?
Artık tüm yalvarmalarım eve internet bağlatmak için olacaktı, çünkü herkeste vardı. Annemin şüpheli bakışlarını haklı çıkarak, neslime özgü diyebileceğim, yeni bir icada denk düşmüş bir ara kuşağın refleksiyle, kendisine sunulan şeyleri sunulduğu yıldaki haliyle kabul edip öyle kalacağını varsayarak, o günkü görkemli bağımsızlık hissini daim zannederek o komşu evindeki çocuk merakımı, internetin gelişiminin hızıyla yarışır şekilde ivedilikle yitirdim. İnternet ve ben bir daha o günkü kadar bağımsız hissetmedik. Hatta bir daha ayrılamayacak şekilde birbirimize bağımlı hale gelecektik.
Sözlüklerin, kişisel blogların hızla çoğaldığı yıllarda kaç yabancının hayatını yakından takip ettim hâlâ merak ederim. O yıllarda internet hâlâ evin bir köşesinde duran, ziyaret edebileceğim, bu haliyle bir araçtan çok bir mekana, bir odaya benzeyen bir alandı. Orada herkes herkes olabilirdi, yine de bu sonsuz ihtimaller içinde herkes birbirine benziyordu. Herkes herkes olabilirdi de herkes sıradanlığını –kendi benzersizliğine dair vurguyu hep gözeterek– kolluyordu. Ana haber bültenlerinde klonlanan koyunlardan bahsediliyor, Matrix’te kendini kopyalayan ajanlardan oluşan sanal dünya hâlâ genç olan neslimin gerçeklikle ilgili felsefi fikirlerini ergen yaşta kaşık gibi büküyordu. Farkında değildik ama tarih üst üste denk düşüyordu, deneyimlerimiz kutsallaşıyor, dokunulmazlaşıyordu. Ezbere bir toplumsal bakışla, deneyimlerin kutsallaşmasını kötülemek yobazlık olur. Elbette uluorta konuşulanlar kimi ezberleri bozuyor, internetten önce kutsal kabul edilen idoller yıkılıyor, dil de yazılı ihtiyaca yetişmek için takip etmesi güç bir hızla evriliyordu.
[mailerlite_form form_id=10]
Öte yandan bizi var eden gündelik zevkler, yerleşikleşen beğeniler, anlık rahatsızlıklar, sıradan kaygılar, çeşitli ilişkiler sadece kendi gözümüzün filtresinden geçerek, zamanla sınanmaksızın bireysel inşamıza hızla tuğla ekliyordu. Deneyim kendi olgunluğuna bırakılmadığından, içindeki bilgi ham kalıyordu. Kişisel alan böyle bir işgalle karşı karşıyayken, kamusal alan da başka bir sınav veriyordu. Köşede çürümeye yüz tutan karikatür dergileri, bekleme salonlarında sadece resimlerine bakılmış on yıllık moda dergileri, hatta büyük bir emekle hazırlanmış politik yayınlar, yani cümle alem matbuat kamuyu tartıştırma becerisini yitiriyordu. Bağımsızlığı hep tartışmalı gündelik gazeteler, bulmaca eki veya emektar bir gazetecinin köşe yazısı için hafta sonları kurcalanmaya başlıyor, matbu dergi ve gazeteye yönetilen “bu haber, bu görüş kimin sermayesinden doğdu” sorusu eskisi kadar ilgi çekici gelmiyordu. Zaten ifşa edilmişti, Radikal’den Hürriyet’e kadar kimin kim olduğunu herkes biliyor, ona göre okuyordu. Esas yeni, ucuz, kolay yönetilebilir bilgi, haber ve deneyim paylaşımı evlerin içindeki odalarda genişliyor, kullananı kendine paydaş eyleyerek ipi görünmez bir yere bağlı alanda bir özgürlük veriyordu.
Bir balonun içine hapsolmuş bir hayvan düşünün, özgürlüğünü ancak dışarıya üflediği ölçüde genişletebiliyor. Ne üflerse kabul. Üstelik daha platformlar, ürün yerleştirmeler, algoritmalar yok, sadece bir ekran, bir oda ve öteki dünya. Bu balonun ipini kimin tutacağına dair bir tartışma yaşanmadı, internetin bağımsızlığı sorgulanmaya başlandığında, internet çoktan kolayca ifşa edilecek kadar sermaye sahipleri elinde tekelleşmişti.
Sermaye sınıfının, varlığının şartı olan bir becerisi var. Bir yere tohum ekerse, oranın suyunu elbet gün gelir kurutur. İnternet odası ne çabuk küçülüp cebime girdi, takip edemedim. Artık ziyaret ettiğim bir alan değil, sırtıma attığım içi türlü şeylerle dolu bir çuvaldı. Arkadaşlar, haberler, yabancılar, yeni bilgiler her zaman benimle. Kenara atmaya da niyetim yok, birçokları bu yükten yorgun düşüp zaman zaman bırakmanın doğru olacağını söylüyor. Ben bu çuvaldan, binlerce insana yarattığı olanağı düşünerek, razıyım. Yalnız içine ne koyduğumu seçmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Zaten deneyimlerini canlı yayın yaşamış, ortaklıkları bulup bulup yitiren, örgütlülüğünü kitlesel eyleme dökmekte toy kalan, yazılı iletişime ve sözün gücüne yürekten nafile inanan, kendi biricikliğine sürgün edilmiş toplumsal koşulların çocuğuyum, bağımsız olan bu çağda nasıl yaşar sorusuyla baş başayım.
Samimiyetin tarifi zor, sezgisel bir ortaklık hali diyelim. Önünüzdeki bir eser, hatta daha basit düşünelim, tanımadığınız birinden gelen bir cümleye baktığınızda sahibiyle kurduğunuz bağı ölçmek imkansız. Samimiyet, çağdaşlık yakalanarak taklit edilmesi mümkün bir his olduğundan, hatta daha da spekülatif olalım, samimiyet bu iyi taklitlerin bir bütünü olarak kendini sürekli üretip tükettiğinden, bağ sezildiğinde dahi, kalıcı olduğunu varsaymak hatalı. Yine de sezgisel olarak beğenimizde büyük yeri olan bir duygudaşlık. Samimi bulduklarımızın ne kadarı içten gelerek, karşılığında kâr elde etme niyeti öncelenmeden, bir güdüyle, sanki söyleyen başka çare bulamamışçasına doğmuştur? Bu cümlenin her bir yeri başka bir bağlama açılabilir.
İçten geleni belirleyen, güdüsel olanı doğuran, kişisel ve tarihsel bir tanıklıksa, o tanıklık ve tanık olunanlar da nihayetinde bir yapının parçası değil midir? “Sussam gönül razı değil” diye, “Yazmaktan başka imkanım yoktu” denen, hakikaten maddi çıkmazların, toplumsal olanaksızlıkların hakiki çaresizliği değil midir?
Üretilen işin karşılığında kâr elde etme niyeti, internette yeni bir profesyonel alanda anılması gereken “içerik üreticiliği”, “eleştirmen”, “yorumcu” hatta “kısa öykü, şiir yazarı” gibi mesleklerde nasıl yok sayılabilir? İlk iki sorunun yanıtı kolay, çözümü zor. Üçüncü soru ise biraz çaresizlikle biraz da kabullenilmişlikle derinleştirilmesi güç şekilde karşımızda duruyor.
Blog’lardan sosyal medyaya sıçrayan üslup ve içerik, matbu olarak ömrünü tükettiğinden kendine yeni bir okur kitlesi için mecra arayan dergilerle çevrimiçi alanda buluştu. Sinema, yemek, gezi gibi konular da, kültür, siyaset, tarih gibi konulara dair toplumsal eleştiriler de birçok bağımsız görünen çevrimiçi yayınlarda işleniyor. Üreticileri tamamen gönüllülerden oluşmuyorsa, kendini döndürecek bir maddi kaynağa ihtiyaç duymaması mümkün değil. Gönüllülerden oluştuğunda dahi, sözcülüğünü yaptığı görüşler gönüllülerinin başka maddi kaynaklarıyla çakışıyorsa samimiyet erkinin çatısı çatırdıyor. Çözüm herkesin sürekli kendini açıklaması gibi çıkmaz bir sokakta mı?
Burada politik görüşlerden azade, sahte bir objektiflikten bahsetmiyorum. İçinde üretilen internet, daha uygulamalara gelmeden, elektriğinden, uydu sistemlerine kadar özelleştirilmiş bir alan. Bu alanda üretilen her şeyin, bu alanla kurduğu etik ilişkinin sınırlarından ve usulünden bahsediyorum. Örneğin, bir film eleştirmeni, bir filme kendini yarattığı internet kişiliği, internet dışı hayatta kurduğu çevre, eleştirisine gösterilen alaka, eleştirdiği filmin görünürlüğü ölçüsünde kâr ediyor. Bu örnek, temelde belki internet öncesinde de böyleydi ama internetin de özelleşmesiyle bu gerçek daha da olağanlaştı, zararsız görülmeye başlandı. Ya da bir toplumsal eleştiri yazısı, elbette yayının politik çizgisi doğrultusunda olacaktır. Burada yayının yazarlarının varsa örgütlü oldukları ya da maddi ilişki içinde oldukları politik oluşumların eleştirilmesine geliştirici gözüyle bakılmalı, yazarlar da bu eleştiriyi rahat kaldırabilmeli. Yine de enterasan olan daha konu buraya gelmeden, okurda kesiliyor. Okur refleks olarak bu doğal hatta gerekli politik çizgiye “taraflı” diye tepki gösterirken, maddi olarak doğrudan politik bir örgütçe desteklenen yayını sadece tutturdukları üslubun görünürde objektif oluşundan dolayı “tarafsız” bulabiliyor.
Bir zamanlar internet platformlarında tamamen şahsi bir istekle, deneyim ve fikir paylaşarak var olabilen biri “artık internetin kuralları bu” diyerek, bu varoluşunu bir kâra çevirdiğinde, takipçisine ne borçlanır? Dandik bir çözüm olarak, böyle bir kâr ortaklığı kurulduğunda “reklam” etiketi düşülme zorunluğu getirildi. Konu zaten ürün tanıtımı olunca böyle bir karmaşa doğmuyor. İş toplumsal ya da sanatsal olana yönelik eleştiride karmaşık hale geliyor. Ortada örgütlü bir çözüm de olmadığından, tamamen kişilerin niyetlerine bırakılmış bir durumda.
Bugünden yarına çözülemeyecek bir dünya düzeninde, bu zorlu koşullara sırtını dayayıp, bu ihtiyacı oldu bittiye getirerek çıkar çatışmalarını hiçe saymak ancak açgözlülük ile açıklanabilir. Her yazar, ne kadar ufak ölçekte olursa olsun, sözü şahsa ait bir hesaptan çıkıp bir yayının parçası haline geldiğinde, omzundaki çuvalda ulaştığı okura dair de bir borç taşımalı. Bu borç neyin, neden, kimin için söylendiğine dair bir açıklıkla hafifletilse önemli bir adım atılmış olacak. Yoksa, kolayca ifşa edilebilecek hale geldiğinde, bir kez daha, iş işten geçmiş olacak.
vesaire 10. yılını kutlarken, çevrimiçi yayıncılığa bu soruyla bir kez daha bakıyor, ben de naçizane buranın içinde 14 yaşında kaybettiğim hissi arıyorum.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()