İstanbul sıkıntısı

İstanbul sıkıntısı
UZAK (Nuri Bilge Ceylan, 2022).

Batı ve Orta Avrupa kentlerinin ruh halleri, endüstri devrimine bağlı gelişen lojistik atılım, merkezileşme, tahkimatın yeniden düzenlenerek modernitenin ve kapitalizmin şehir hayatına yerleşmesinin ardından günümüzdeki halini aldı. Endüstri devriminden sonra gelişen merkezi şehir planlaması anlayışı, siyasal-ekonomik dönüşümle örtüşerek endüstriyel lojistik dağılım, kültür kapitalizmi ve turizm gibi etkenlerle inşa edildi ve heybetli mimari yapıtların ortaya çıkmasında rol oynadı. Kentlerde belirli tarihi dokuları görmek mümkün olsa da bu tarihi eserler ve alanlar şehrin modern yapısında bir bakıştan fazlasını sunmayacak şekilde konumlandı. Bu tarihi yapılar aynı zamanda John Berger’ın modern, yapay müze olarak kapitalizm anlayışına benzer biçimde şehirlere dağıldı. Kent kültürlerini ruhları ve oluşumları itibarıyla kıyaslarsak, Avrupa’nın en önemli üç metropolünden ikisi, Paris ve Barselona uygun referanslar olabilir.

Buna nazaran Osmanlı ve devamında Türkiye’deki şehir yapısının çarpık kentleşme, burjuvalaşma ve tepeden inme modernleşmeyle kendine has ruhunu belirli biçimlerde muhafaza etti. Özellikle İstanbul’u, bilhassa Ankara ve diğer yeni gelişen şehirlerden ayrı tutmakta fayda var. Avrupa’daki büyük metropollerin aksine özellikle İstanbul’da bu farklı ruhu ve kültür dokusunu hissetmek mümkün. Ankara doğrudan Cumhuriyet modernleşmesinin yarattığı bir şehir olarak Barselona ve Paris’e benzese de İstanbul hiçbir zaman tam anlamıyla baştan yıkılıp yeniden yapılarak modernizmin lojistik tahkimatına ve mimarisine bırakılmadı. Dolayısıyla İstanbul’da diğer şehirlere nazaran hâlâ farklı bir şehir ruhunun, aidiyetinin, kültürünün varlığından söz edilebilir. Modernizm ve endüstri devrimiyle gelişen kapitalist dönüşüm, Avrupa’nın büyük kentlerini adeta turistik ürünlere dönüştürdü, şehirlerin ruhunu hem kapitalistleştirdi hem de plastikleştirdi. Marx bu ruhsuzlaşmayı Komünist Manifesto'da şöyle anlatıyordu:

“Burjuvazi insanları ‘doğal üstleri’ne bağlayan birçok feodal bağı koparıp attı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan başka, hissiz parasal ödemeden başka bir bağ bırakmadı. Sofu fanatizmin, şövalyece coşkunun, cıvık duygusallığın göklere yükselen vecdlerini bencil hesapların buzlu sularında boğdu. (...) Burjuvazi şimdiye değin onurlu görülmüş, saygılı bir çekingenlikle bakılmış her bir iştigalin etrafındaki haleyi çekip aldı (...) Burjuvazi ailenin üzerindeki duygusal peçeyi yırtıp attı ve aile ilişkisini salt para ilişkisine çevirdi. Dinsel ve siyasal yanılsamaların peçesi altında örtülü sömürünün yerine açık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü koydu.”

İstanbul kent kültürünün oluşumu, Konstantinopolis’ten devralınan mirasın üzerine gelişen Osmanlı mimarisi ve devamındaki Batılılaşma süreci olarak özetlenebilir. Ancak önemli olan ve şehri diğer kentlerden farklı kılan unsur şehir planlamasının ve mimari kargaşasının gelişimindeki sürecin kendisidir. Tüm kentlerin geçmişten devralınabilecek Bizans veya Osmanlı mimari tarihi gibi dönemleri olabilir, ancak İstanbul’u özel kılan durum gerek Batılılaşma gerekse Cumhuriyet sürecinde izlenen kentsel tasarım sürecinin bütünsellik halinde olmasıdır.

Lale Devri’nin ardından hız kazanan Batılılaşma süreci sosyokültürel, siyasal, sosyal, sanatsal alanlarda olduğu gibi kent tarihinde de izlerini bıraktı. Bu süreçte bilhassa Fransız ekolü baskın bir rol oynadı. Paris’e gidip gelen devlet adamları modernleşme için kültür hayatının diğer kısımlarında olduğu gibi mimari ve şehir planlamada da Fransız ekolünü pusula edindi. Bazı devlet adamları Fransız devletiyle doğrudan irtibat kurarak Fransız saray ve bahçelerinin planlama ve çizimlerini istediler. Bu planlamalar İstanbul’un saray ve bahçelerini oluştururken etkili olacaktı. İstanbul’un simgeleri olan erguvan, lale, sümbül, melisa gibi çiçeklerin de planlamaları yapıldı.

[mailerlite_form form_id=10]

Baudelaire, Paris Sıkıntısı’nda (1869) Paris’in şehir kimliğinin geçirdiği değişimin kentte ve toplumsal ruh halinde yarattığı dönüşümleri kaleme almıştı. Kitabın kimi kısımları şehir anlatısından uzak olsa da şehrin dönüşümünün getirdiği buhranın sirayetlerini görmek mümkün. Paris, modernizmle tanıştığı vakitlerde merkezi şehir planlaması büyük meydanlara açılan geniş caddeler olarak göze çarpar. Bunun hemen hemen benzerini Barselona, Londra gibi kentler için de söylemek mümkün. Bu şeklin oluşumundaki en büyük etkenlerden biri endüstri devrimiyle büyüyen lojistik ve trafik yoğunluğuydu. Ama devlet tarafından da istenmiş, kolluk kuvvetlerinin mobilizasyonu için gerekli görülmüştü. Endüstri devrimiyle gelişen burjuvazi, kapitalist devlet aygıtını korumak için şehir mimarisi ve kültürünü de kendini muhafaza edecek şekilde düzenlemek istedi. 19. yüzyılda 1848 devrimleri, 20. yüzyılın başlarında sosyalist hareket ve 68 hareketinde oluşan ortak izlenim polis ve askerin meydanlara göstericileri daha rahat şekilde etkisiz hale getirebilmek için nasıl şekil vermek istediğidir. Dar, karmaşık birçok giriş çıkışı olan kontrol etmesi imkansız halde olan sokaklar yerine geniş meydanlara açılan büyük caddeler kolluk kuvvetleri için bir avantaja dönüştü.

Bu kullanımın daha da yüzsüzce bir hali olarak günümüzde iktidar partisinin Kazlıçeşme ve Maltepe miting alanlarıyla kontrol altına almaya çalıştığı şehir kültürü, gösterilerin de kendi kontrolü altında kalmasını arzu etmesi sebebiyle mevcut halini aldı. Düzen partileri için bu miting alanları problem teşkil eder, çünkü bu alanlarda geniş çaplı, şovenist, bir o kadar da zorlama gövde gösterileri yapılabilir. Ancak Taksim’den Maltepe’ye kayan 1 Mayıs gösterilerinin gerek dönemsel gerçeklikler gerek devlet tarafından oluşan bu planlama yüzünden eskisine göre çok daha zayıf ve cılız kaldığını görmek zor değil.

Taksim Meydanı, İstanbul için modernist dönüşüm sürecinin güzel bir örneği olarak düşünülebilir. Geniş meydana açılan büyük caddeler hem mimari, endüstriyel, turistik tasarım hem de kolluk kuvvetlerinin refahı için makbul olandır. Ancak Paris ve Barselona için bu planlamanın şehrin tamamında yapıldığı ve ana düzen haline geldiğini düşünürsek, İstanbul için Taksim istisnadır. Taksim’in hemen aşağısındaki Galata, Karaköy gibi yerleşimlerde ise girift mimari göze çarpar. Karaköy, Levent, Üsküdar, Kadıköy gibi örnekler eski kent ile yeni kentin, Osmanlı ile Cumhuriyet ve postmodern endüstriyel mimarinin iç içe girdiği noktalardan birkaçıdır.

Kent kültürünün insanların, şeylerin etrafında nasıl konumlandığını, onları nasıl içerdiğini filmlerde de takip edebilmek mümkün. Paris Uyuyor (Paris qui Dort, René Clair, 1925), Paris’in uykuya daldığı bir anda şehri takip edebilme imkanı sunuyor. 1900’lerin başlarındaki Paris’i görmek şehrin günümüze gelene kadar koruduğu yapıyı anlamamızı sağlıyor. Filmde uyuyan Paris’in geniş sokaklarında ve büyük meydanlarında, bahçelerinde gezinerek modern mimari planın bütünlüğünü, bir anlamda da sıkıcılığını görebiliyoruz. La Haine (Mathieu Kassovitz, 1995) ve Athena’da (Romain Gavras, 2022) ise şehrin çeperine doğru genişleyen banliyöleri görüyoruz. La Haine yoksulların, göçmenlerin şehrin merkezinden dışarı nasıl atıldığını, istenmeyenin şehirle temaşa edişini gösteriyor. Daha güncel olan Athena ise yine yoksulların yaşadığı banliyölerin planlanmasını ve olası bir acil durumda kolluk kuvvetlerinin bu yapılar etrafında nasıl mobilize olduğunu göstermesi açısından iyi bir örnek.

Yine Barselona bir kent kimliği olarak Annem Hakkında Her Şey (Pedro Almodovar, 1999) ve Biutiful’da (Alejandro González Iñárritu, 2010) çokça görünürlük kazanır. Almodóvar, Madrid'le başlayan hikayeyi Barselona’daki LGBT topluluğu ve şehrin ötekileri üzerinden girift bir şekilde anlatıyor. Paris’in yapısına benzemese bile merkezin ve mimari planlamanın Gaudi imzası taşıması kentin düzen ve kültür hayatını oluşturan ana etkenlerden biri. Göç, Akdeniz ve Fransa’ya göre görece düşük ekonomik parametrelerin şehre getirdiği farklılığı anlaşılır kılıyor, ancak endüstri devrimiyle şehrin kendini getirdiği düzen yine de bahsedilen sıkıcılık ve tekdüzelik hissiyatını yansıtmaya devam ediyor.

Öte yandan İstanbul’u Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996), Laleli'de Bir Azize (Kudret Sabancı, 1999) ve Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002) gibi filmlerde muhtelif biçimlerde görüyoruz. Uzak’taki şehrin yapısını tarif etmek karlı hava itibarıyla zor olsa da Yusuf’un şehirdeki yolculuğu bizi Boğaz’dan Galata Köprüsü’ne, şehrin ara sokaklarına ve birçok farklı noktaya taşıyor. Filmde şehrin ruhunu, manzarasını ve süreksizliğini belirli şiddette hissetmek mümkün. Şehirdeki dağınıklık, tasarımsızlık ve üst üste birikmişlik filmin yapısını besleyen ve kendini hissettiren, Yusuf’un taşra ile kurduğu çatışmadaki nirengi noktalarından biri olarak gösterilebilir. Şehirdeki keşmekeş, kalabalıklık, kozmopolitlik şehrin güzelliğini, ruhunu, aynı zamanda da çirkinliğini doğuran ana unsurdur. Özellikle Laleli’de Bir Azize şehrin gece vakti ne gibi bir kaos, tekinsizlik cümbüşüne dönüştüğünü kendi hikayesi üzerinden aktarıyor. Bütün bu filmlerde gördüğümüz İstanbul aslında plansızlıktan doğan tarihi ve kültürel zenginliğin üst üste binmesiyle oluşmuş, birikmiş bir yapının kendisi haline geldi. Dolayısıyla şehrin ruhunu ve güzelliğini doğuran şeyler, şehrin laneti ve çirkinliğini doğuran şeylerin ta kendisidir.

Şehrin çeperlerindeki nüfus yığılması ve plansız yerleşim kimi semtleri yıldırıcı şekilde sıkılgan ve konsantre hale getirmiştir. Bu kadar büyük bir kentte yoksullar da yaşadıkları yerler de bu gettolar içerisinde kentin merkezinin tersi bir estetiğe tabi kılındılar. İstanbul diğer Avrupa kentlerine nazaran böyle bir plansızlık ve düzensiz birikim içerisinden geldiği için şehir tam anlamıyla birbirinin içine geçmiş çemberlerin hareket alması gibidir. Düzenden ve merkezi bütünlükten uzak yapısını size hissettirir. Buna yönelik geniş kapsamlı yorumlar İstanbul’un endüstriyel, merkezi bir planlamanın yokluğu veya yeteri kadar Batılı olamaması gibi eleştiriler de aldı, ancak İstanbul’u duygusal olarak farklı kılan ve bu plastiklikten kurtaran bu Batılı olmayan tavrıdır. Şehrin güzelliklerinin yanı sıra muhtelif kusurları da aynı yerde aranabilir.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.