İstanbul'un sokak köpeklerine ne oldu?

İstanbul'un sokak köpeklerine ne oldu?
İstanbul. Sokak Köpekleri.

İstanbul devasa bir köpek kulübesidir. Herkes buraya adım atar atmaz bunun farkına varır. Köpeklerin hepsi birden tasmasız, isimsiz, evsiz, kuralsız ve son derece özgür bir serseriler cumhuriyeti oluştururlar. Miskinlik, İstanbul köpeklerinin en belirgin özelliğidir. Sokağın ortasında beşli, altılı, onlu sürüler halinde ya dizilip ya halka olarak kıvrılıp, hayvandan çok tezek yığınına benzer bir şekilde yatarlar ve orada sağır edici bir velvelenin ve hayhuyun içinde gün boyunca uyurlar. Sokakların canlı süpürgesidir köpekler. Domuzların ağzını sürmediği şeyleri bunlar hapır hupur yerler. İstanbul’un köpek nüfusu da insan nüfusu gibi mahallelere ayrılmıştır. Her mahalleyi, her sokağı mesken tutan ya da sahiplenen belli köpekler, akrabaları ve arkadaşları oradan hiç ayrılmazlar ve yabancıları da sokmazlar. Bir tür devriye hizmeti üstlenirler. Muhafız birlikleri, ileri karakolları, devriye gezen ve teftişte bulunan nöbetçileri vardır. -- Edmondo De Amicis, 1874

Sokak köpekleri, İstanbul kent tarihinde birbirini izleyen iki ayrı dönem yaşadılar. Fetih’ten Tanzimat’a uzanan dört yüzyıllık ilk dönemde gündelik hayatı insanlarla paylaştılar. Bu birlikteliğin zemininde köpeklerin İstanbul’a fetih ordusuyla girdiğine ilişkin “halk islamı"nın güçlü inancı ve bu inançtan kaynaklanan merhamet duygusu vardı. Klasik dönemde, köpekler tıpkı insanlar gibi birer mahalle sakini kabul edilmişlerdi. Kolluk görevlerini üstlenmişler, içe dönük mahalle hayatında yerleşik nüfusu yabancılara karşı korumuşlar ve kentin asli unsurları arasında yerlerini almışlardı. Bu dönem İstanbul köpeklerinin Altın Çağı’ydı. Bu saltanat yıllarını, 19. yüzyıl başlarından itibaren gündelik hayat dokusunda etkileri görülmeye başlayan modernleşme hareketleri izledi.

On dokuzuncu yüzyıla kadar hayatı büyük ölçüde kapalı kapılar ardında yaşayan Osmanlı toplumu, yaşadığı kültürel değişimin sonucunda “sokağa” çıkmaya başladı. Yabancı gezginlerin sık sık dile getirdiği, köpeklere ait ıssız sokaklar artık insanların da sosyalleşme mekanıydı. Köpeklerle insanlar arasındaki sonu gelmeyen çatışma da görünürlüğünü böylece artırdı. Artık insanlar sokaklara "ortak" olmuştu. Ayrıca, bu dönemde İstanbul'un Avrupa şehirlerine benzemesi için çalışılıyordu ve Avrupa şehirlerinde sürü sürü köpekler görmek imkansızdı. Tanzimat İstanbul’unun “güzellik” idealinin içinde köpekler yer almıyordu. 20. yüzyılın başı hepimizin bildiği gibi büyük çaplı köpek itlaflarına sahne oldu.

Karaköy, İstanbul. 1910.
Cincinnati gemisiyle Akdeniz turuna çıkan Avrupalı bir gezgin Karaköy rıhtımında sokak köpekleriyle. Fotoğraf: Phillippe Blanchot, 19 Şubat – 3 Nisan 1910. Pierre de Gigord Koleksiyonu.

II. Mahmud dönemiyle birlikte köpeklerin şehir hayatından sürgünü başladı. Modernleşmenin getirdiği biçimci uygulamalar beklenmedik noktalarda kamuoyunu rahatsız edici sonuçlar doğurdu. İstanbul köpeklerini kentin sokakları yaratmıştı, ama artık sokaklar Tanzimat’tan sonra Şark’ın sefaletini sergileyen tarihsel bir sahne olarak değerlendiriliyordu. Sokakların kirli imgelerden arındırılması, köpeklerin gönderilmesini de içeriyordu. 1910 sürgünü bu açıdan dünya kamuoyunu bile sarstı. Terk edilmiş adalara sürülen köpeklerin canhıraş havlamaları, açlıktan birbirlerini yemeleri, taklitçi Osmanlı modernleşmesinin yol açtığı trajedinin yalnızca görünen küçük bir kısmıydı.

II. Mahmud’un emriyle Marmara adalarına sürgüne gönderilen köpeklerin trajik serüveni, 1910’daki büyük köpek itlafına (yaklaşık 100 bin köpek) kadar kesintisiz devam etti. Binlerce köpek sokaklardan toplanarak kafeslere dolduruldu, teknelerle (köpeklerin sürgün yerine dönüştüğü için adı halk arasında "Hayırsız Ada" diye anılan) Sivriada’ya taşınıp orada bırakıldı. Hayvanlara su ve ekmek götürmekle görevlendirilen kayıkçıların maaşları da iki yıl sonra Balkan Savaşı nedeniyle gidilen bütçe kısıtlamasına takılıp kesilince, aç ve susuz kalan hayvanlar birbirlerini yemeye başladı. İstanbul’da, rüzgarın karaya doğru estiği günlerde, köpek ulumalarını şehirden duyuluyordu.

Batılıların hazırladıkları itlaf raporlarında ise köpekler ekonomik fayda açısından değerlendiriliyor, bir hayvana derisi, kılları, kemikleri, yağı, kasları, albüminli maddeleri ve bağırsakları için 4 franklık fiyat biçiliyordu. İtlafın toplam değeri 200-300 bin franklık bir kazançtı. İstanbul halkı bu vahşete karşı çıkmıştı. Kurtarılabilen köpekler de hayvanseverler tarafından kışlalarda, evlerde saklandılar. Çok geçmedi, İstanbul köpek itlafını projelendiren Batılı devletlerce işgal edildi. Artık İstanbul’un tadı kaçmıştı.

Jean Weinberg, Pierre de Gigord Koleksiyonu
16 Temmuz 1910, Hayırsızada'ya (Sivriada) sürülen sokak köpekleri. Fotoğraf: Jean Weinberg, Pierre de Gigord Koleksiyonu.

Hayırsızada, Marmara’nın ortasında içecek bir damla su bulunmayan ıssız bir kaya parçasıdır, çılgınlık içinde birbirlerini parçalayıp yiyen köpekler orada yavaş yavaş açlıktan susuzluktan ölmüşler. Denizde, adanın yakınından geçenler olduğunda hep birden kıyıya iniyorlarmış ve iç parçalayan ulumaları işitiliyormuş, bu iki ay sürmüş, kayıkları, insanları daha uzaktan görür görmez safça yardım istemeye geliyorlarmış. Her şeye karşın insanların acıma duygusuna güvenişlerini, can çekişen zavallıların yakarışlarını, yanı başımda nargilesini içen başı sarıklı, düşünceli bir yaşlı adam anlatıyor; sözleri güneşte pul pul parıldayan mavi sulara karşı gölgede otururken daldığım düşleri alt üst ediyor. Hem sonra ben de bu köyün insanları gibiyim, tüm bunlar Türkiye’nin başına bir felaket getirmesin diye korkuyorum. -- Pierre Loti, 1910

Cumhuriyet'in ilk onyıllarında, Hayvanları Himaye Cemiyeti'nin çabalarına rağmen belediyeler türlü gerekçelerle sokak hayvanlarını öldürmeyi sürdürdü. 1960'lar Türkiye'de olmasa bile ABD ve Avrupa'da militan hayvan hakları hareketinin yükseldiği dönem oldu. 1968'in devrimci dalgası hayvan hakları savunucularını da radikalleştirmiş, hayvan haklarını hayvanseverlik zemininden çıkarıp yeni bir zemine taşımıştı. 1970'lerde yükselen mücadelenin sonuçlarından biri de 15 Ekim 1978'de ilan edilen "Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi" oldu. Tüm türlerin eşitliği temeli üzerine kurulu bildirge, evrenin insan merkezli bir hiyerarşiyle düzenlenmesini reddediyordu. Türkiye kendi çalkantılarıyla uğraştığı için bu gelişmeler sıcağı sıcağına karşılık bulmadı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından yeni bir kedi-köpek katliamı dalgası başladı, 1980'ler sokak hayvanları açısından korkunç bir dönem olacaktı. ANAP'lı Bedrettin Dalan başta olmak üzere birçok sağcı belediye başkanı kuduz tehlikesini gerekçe gösterecek, sürgün çare olmayınca İstanbul'daki sokak köpeklerini "yavaş yavaş imha ettirdiğini" yazan İttihatçı başkan Cemil Topuzlu'yu aratmayacak barbarlıklara imza atacaktı.

Kamusal alanı hayvansızlaştırma politikaları, ara sıra alevlense de 1990’lara dek düşük yoğunluklu biçimde sürdü. Esasen birer tecrit mekanı olan barınaklar ise hayvanlara yönelik şiddetin gözden uzaklaştırılması hedefiyle 1990’larda ortaya çıktı, kayıtdışı ve keyfi cinayetler barınaklarda gerçekleştirildi. Birleşmiş Milletler tarafından 1996’da İstanbul’da düzenlenen Habitat Zirvesi döneminde yine binlerce köpek “yerinde zehirlenerek” öldürüldü. O sıralarda Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı İBB ölümü gösterip sıtmaya razı etmişti, “itlaf yerine yuva” yaklaşımıyla barınaklara rıza yaratılmış, barınak fikri de kamu vicdanında meşru kılınmıştı.

Mekanda Adalet Derneği ile Dört Ayaklı Şehir’in birlikte yürüttüğü çalışmanın sonucu olan “Köpeksizleşen İstanbul” videosu köpeklerin 2012-2019 arasında 3. havalimanı inşaatının, Hasdal barınağının ve Kuzey Marmara bağlantı yollarının çevresine sürüldüğünü belgeliyor. Mekanda Adalet Derneği’nden Bahar Bayhan, bu süreci “ikinci dalga Hayırsızada” olarak adlandırıyor. Devasa şantiyelerdeki işçiler şehirden sürülmüş köpeklerin ancak birkaçına yaşama şansı sunabiliyor.

Günümüzde İstanbul’da aşağı yukarı 150 bin sokak köpeği yaşıyor ve şehrin sakinlerinin hâlâ köpeklerle bir alıp veremediği var. Örneğin Alo 153 üzerinden en çok şikayet edilen durumların başında köpeklerle ilgili mevzular geliyor. İnsanlar çoğunlukla ısırılmaktan ve havlama seslerinden şikayet ediyor. Alo 153’ü köpeklerin dertlerine karşı duyarlı oldukları için arayanlar da var: Belediye, sık sık köpeklere kötü davranan kişilere dair şikayetler de alıyor. Şüphesiz, köpekler neoliberalizmin pençesindeki devasa metropolün çilesini bizden daha çok çekiyor. En çok yaşadıkları sorun trafik kazası sonucu yaralanmalar. Yiyeceğe ulaşımları kısıtlı ve “nasıl olsa yemek bulurlar” diye düşünülse de işin aslı öyle değil. Çünkü 200 yıl önce olduğu gibi sokaktaki köpeğe evden artan yemekleri koymak artık yaygın bir alışkanlık değil.

Bu konudaki yeni tartışmalar, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı işbirliğinde hazırlanan Hayvanları Koruma Kanunu’na ilişkin yasa tasarısı etrafında biçimleniyor. Yasa tasarısı yalnızca İstanbul'da değil Türkiye genelinde sokakta yaşayan hayvanların bir ay içinde sahiplenilmemesi durumunda uyutularak öldürülmelerini öngörüyor. Hayvan refahı açısından kabul edilemez niteliklere sahip olan tasarı, sağlıklı hayvanlara yönelik ötanazi uygulaması sayesinde yeni bir itlaf seferberliğinden ve toplu katliamdan başkaca bir anlam taşımıyor.

Kentsel ve toplumsal dönüşümün sessiz mağdurları olan köpekler, şu sıralarda iktidarın emrinden cesaret alan şikayetler üzerine yeni bir şiddet dalgasıyla şehirden tehcir ediliyor veya öldürülüyor. Yaşayan bunca köpeğe karşılık, İstanbul’da yalnızca 40 kadar hayvan barınağı var. Artık her mahallenin bir ya da birkaç köpeği yok. İstanbul’un etrafındaki ormanlar da tehcir edilmiş köpeklerle dolu. Şehir içinde bile yemek bulamayan köpekleri ormana bırakmak, onları ölüme terk etmek anlamına geliyor.

Sokak hayvanlarının yerinde korunması gerekiyor, bunun yolu da sokakların savunulmasından ve yerel belediyelerin keyfi uygulamalarına direnmekten geçiyor. Tecrit merkezleri olan barınakların yerini yerel hayvan hastanelerinin ve gezici bakım birimlerinin alması, hayvanlara yönelik şiddetin Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılıp Ceza Kanunu’na eklenmesi gerekiyor. Geniş ölçekli bir hayvan hakları siyasetiyle köpeklerin yaşam hakkını savunmak daha iyi ve adil bir yaşam için giriştiğimiz mücadelenin ayrılmaz bir parçası.


Kaynak: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 1+1 Express, #tarih

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi tek seferliğine veya düzenli desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.