İstanbullu Gelin’den İMÇ’ye: Hafızayı kazımak
Ece Balekoğlu’nun “Neden sürekli eski dizileri izleyip duruyoruz?” başlıklı yazısı, izleme alışkanlığımızı yalnızca bireysel nostaljiyle açıklamıyor, bu tekrarın aynı zamanda toplumsal bir ihtiyaç olduğunu da vurguluyordu. Sonunu bildiğimiz, karakterlerine aşina olduğumuz diziler aracılığıyla ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal belirsizliklerin yarattığı yorgunluk karşısında kısa bir soluklanma imkânı bulduğumuzu öne sürüyordu.
Bu yazıyı ilk bölümü 2017’de yayınlanan İstanbullu Gelin dizisini ikinci defa izlemeye başladığımda ve bende yarattığı hissi sorguladığımda yazmaya karar verdim. Çünkü benim için aynı diziyi defalarca izlemek, hatırlama sürecinin nasıl işlediğine dair güçlü işaretler sunuyor. Süreyya’nın Esma Hanım karşısındaki sağlam duruşu içimin yağlarını eritiyor; bir tür adaletin, direnmenin tatmini gibi. Faruk ve Süreyya aşkı, sürekli aradığım ama bir türlü bulamadığım aşkın varlığını meşru kılıyor, içime umut serpiyor.
Hatırlamak, elbette katmanlı bir süreç. Her tekrar yalnızca olay örgüsünü tazelemiyor, aynı zamanda bireyin yaşamındaki başka bir dönemi, ruh halini, mekânı ve ilişkileri yeniden açığa çıkarıyor. Böylece bireysel hafıza, kolektif hafızanın katmanlarıyla buluşuyor.
Hatırlamak çoğu zaman yüzeydeki görüntüyü geri çağırmak gibi düşünülür, oysa belleği harekete geçirmek aynı zamanda bir tür kazı sürecidir. Arkeolojik bir metaforla söyleyecek olursak, kişisel hatıralar toprağın altına gömülüdür, üzeri bilinçli ya da bilinçsizce örtülmüştür. Paul Ricoeur, Hafıza, Tarih, Unutuş (Metis Yayınları, 2012) kitabında belleğin hem bir çağırma hem de bir “unutma” ekonomisi içinde işlediğini vurgular, yani hatırlamak aynı zamanda unutuşun izlerini de taşır. Bu nedenle kişisel hafızaya yönelmek yalnızca bireyin öznel geçmişini açmaz, onu çevreleyen toplumsal kodları, ritüelleri ve ortak imgeleri de açığa çıkarır.
Bir çocukluk anısı ya da tekrar izlenen bir dizi sahnesi bu nedenle yalnızca kişisel bir hatırlama değildir, aynı zamanda bir kuşağın, bir toplumun kültürel repertuvarına eklenmiş ortak bir imgeyi de yeniden canlandırır. Bireyin kendi geçmişine dönme çabası, aslında toplumsal belleğin katmanlarını da kazıyan bir eyleme dönüşür.
[mailerlite_form form_id=10]
Edebiyat ve sinema bu kazıyı görünür kılabilen güçlü alanlardır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın metinleri, bireysel melankoliden yola çıkarak bir kuşağın tarihsel sıkışmalarını açığa çıkarır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü yalnızca bireysel uyumsuzluk hikayesi değil modernleşme sürecinin bellek çatışmalarının bir kazısıdır. Sevim Burak, fragmanlara bölünmüş, parçalı diliyle bireysel hafızanın kırıklığını toplumsal travmaların dile gelmeyen katmanlarına bağlar. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki ceset arayışı yalnızca bireysel bir hikaye değil, taşranın kolektif hafızasının, şiddet ve otoriteyle örülmüş geçmişinin metaforik kazısıdır. Popüler televizyon dizileri, Aşk-ı Memnu, Muhteşem Yüzyıl veya İstanbullu Gelin de aynı işlevi görür. Bihter’in ölümü ya da Hürrem’in iktidarı, yalnızca dramatik anlar değil Türkiye’nin kolektif hafızasında açılmış derin çukurlardır. Tekrar izleme pratiği, bireysel nostaljiye hizmet ederken ortak duygusal repertuvarı da güçlendirir.
Bu yıl benim için hafızanın en canlı kazı alanlarından biri İstanbul Manifaturacılar Çarşısı oldu. 1960’larda modernist bir ticaret kompleksi olarak kurulan bu yapı, bugün yalnızca bir mimari eser değil İstanbul’un kültürel belleğinin yaşayan arşivlerinden biri. Plakçı dükkanlarının soluk vitrinleri, müzik şirketlerinin tabelaları, Neredesin Firuze ve Arkadaşım Şeytan gibi filmlerin çekildiği koridorları, İMÇ’yi hem bireysel hem kolektif hatırlamanın somutlaştığı bir sahneye dönüştürüyor.
Burada bu sene yürüteceğimiz proje, hafızayı yalnızca temsil etmekle kalmıyor, onu kazıyan bir performatif pratiğe dönüştürüyor. Sanatçılar, esnaf ve izleyiciler arasındaki karşılaşmalar, gündelik yaşamla performans arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Böylece İMÇ tarihe sıkı sıkıya bağlı ama aynı zamanda bugünü derinden hisseden bir anlatıya dönüşüyor. Bu anlatı yalnızca İMÇ’nin geçmişini onurlandırmıyor, aynı zamanda bugünün kolektif hafıza üretimini de mümkün kılıyor.
Hatırlamanın bireysel bir eylem olmanın ötesinde toplumsal bir sorumluluk olduğunu da unutmamak gerekir. Kendi hafızamıza dönmek, yalnızca kişisel geçmişimizi değil bizi çevreleyen ortak duyguları da görünür kılar. Hafızası daha çok acı ve utançla dolu toplumumuzda, kolektif hafıza geçmişin yükünü ve acısını bugünde yeniden inşa etmekten ziyade ortak bir üretime dönüştürmeli diye düşünüyorum. Bu nedenle hatırlamak, yaşamın en kıymetli eylemlerinden biri. Hatıraları dönüştürmek, yeniden üretmek ve canlı tutmak, hem bireysel hem de toplumsal varoluşun temeli olabilir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()