İstediğiniz yaşamı elde etmek üzerine
"En kötüsünü bilmenin ödülü nedir?" Donald Barthelme, Snow White
ABD’li düşünür Richard Rorty, bilindik pragmatik açıklamalarının birinde, bir şeyin doğru olup olmadığını anlamanın yegâne yolunun “istediğiniz yaşamı elde etmenize yarayıp yaramayacağı” olduğunu yazmıştı. Bu ya kışkırtıcı bir iddiayı ya da tüketici kapitalizminin epistemoloji kılığına girmiş bir başka reklamını andırır. Richard Rorty’nin dokunaklı ve nükteli küstahlığı hakkında nasıl hissedileceği, kuşkusuz kültürel tercihlere, önyargılara ve siyasi görüşe bağlıdır. İstediğim yaşamı elde etmek ile “bizim” isteyebileceğimiz yaşamı elde etmek arasında, belirli bir çeşit sahiplik, açgözlü bireycilik ile bir kolektif siyasi proje arasında önemli farklar olabilir (“istediğim yaşam” ifadesi aynı zamanda kendimde bir istikrarı ve bir dereceye kadar kesinliği ima eder, istediğim yaşam fikri kendi akışımı düzeltir). Ayrıca, aynı sebeple, Richard Rorty’nin psikanalizle ilişkili olarak “pragmatist hakikat” tanımının kullanımında belli zorluklar vardır, psikanaliz hakikate ve insanların istediklerini iddia ettikleri yaşamlara ilgi duyduğunu öne sürer.
Richard Rorty’nin hakikat tasviri psikanalitik bağlamda okunursa, örneğin Slavoj Zizek’in kullanışlı sözleriyle, açıkça hakikatin farklı bir versiyonunu arayan Lacan’ın psikanalitik tedavi amacıyla kolayca eşitlenemez. Zizek, Lacan’ın psikanalitik tedavi amacının “hastanın iyi oluşu, başarılı bir sosyal yaşamı veya kişisel tatmini değil hastayı kendi arzusunun temel koordinatları ve açmazlarıyla yüzleştirmeyi sağlamak” olduğunu yazar. Hastanın istediği yaşamı elde etmesine yardım etmek Lacan’ın öncelikleri arasında gibi durmuyor (ve “açmazlar” tabii ki Rorty’nin işi değil). Freud’un psikanalizinin “istediğiniz yaşamı elde etmekle” bir ilgisi olup olmadığını ya da ne anlamda bir ilgisi olduğunu, ilgisi yoksa da neyle ilgisi olabileceğini düşünmeden edemeyiz. Nihayetinde Freud kuramının kalbine arzuyu yerleştirir ancak bunu radikal bir biçimde güçlendirmek üzere istediğinizi düşündüğünüz şeyin "sorunların başladığı yer" olduğunu söylercesine yapar. Yine de istemek hem psikanaliz hem de Amerikan pragmatizmi için William James’in sözleriyle “meydana gelmekte olan” şeydir. Hem Freud’un psikanalizi hem de Rorty’nin pragmatizmi farklı yollarla istemenin niçin önemli olduğunu ve aynı zamanda istemenin, sanki isteklerimizden ibaretmişiz gibi, bilmeyi en çok istediğimiz şey haline gelmesini anlatır.
Psikanalizin amaçlarına ilişkin tüm açıklamaların “tanımlamalar” olarak sunulan reçeteler olduğunu unutmak kolaydır. Kuramcılar psikanalizin amacının ne olduğunu —tedavi kavramının ne olduğunu, başarılı bir tedavinin neyi gerektirdiğini— anlatma kisvesi altında, aslında bize iyi bir yaşamın ne olduğuna ve kişinin ne istediğini varsaydıklarına (bir analistin ofisine giren bir kişi bir sözlüğe girer ve sözlük her zaman bir istekler sözlüğüdür) dair kendi açıklamalarını verirler. Psikanalistler aramamız gereken iyiliği bize söyleme konusunda fazlasıyla gönüllüydüler ama önerilen iyiliği tartışmaya açmak veya önerilen iyiliğin mutlak değerler değil de yaşam deneyleri olabileceği fikrini verecek kadar istekli değillerdi.
Freud’a göre amaç, “sevme ve çalışma” kapasitesini geliştirmek ya da daha sert biçimde ifade edersek, histerik ızdırabı “sıradan bir mutsuzluğa” çevirmektir. Jacques Lacan için birinin arzusu karşısında boyun eğmemektir, Melanie Klein için depresif konuma ulaşmaktır; Sándor Ferenczi için hasta serbest çağrışımla iyileşmez fakat serbest çağrışım yapabildiğinde iyileşir... Tüm ilgi çekici psikanaliz kuramcıları bize kendi bakış açılarına göre "iyi bir yaşamı" neyin oluşturduğundan söz eder. Eski tip psikanalizin her zaman bilinen bir varış noktası vardı.
Rortyci pragmatistin bizden sormamızı istediği şey, Lacancı psikanalizin istediğimiz yaşamı elde etmemize, aramamızın teşvik edildiği iyilik yönünden anlaşılmasına yardım edip etmediği ve nasıl yardım ettiğidir. Bu Lacancı kuramın ve pratiğin herhangi bir açıdan doğru olup olmadığını sormamızı gerektirmez. Pragmatizm bizden şu soruyu sormamızı ister: İstediğimiz yaşam nedir veya istediğimizi düşündüğümüz? Oysa psikanalizin sormamızı istediği soru “ne istediğimizi niçin bilmek istemiyoruz?” sorusudur. (Michel Serres’e göre tek modern soru şudur: Kendin hakkında bilmek istemediğin şey nedir?) Psikanaliz, bizden -geleneksel felsefenin aksine- aradığımız iyiliği niçin belirsizleştirdiğimizi sormamızı ister. Pragmatizm aradığımız iyiliğin istediğimiz şey olduğuna kesin gözüyle bakar ve onu nasıl elde edeceğimiz sorusunu sorar. Gerçekten de pragmatizm bize ne istediğimizi bilmemiz ve istediğimiz şeylerin değişmesine izin vermemiz konusunda iyi olduğumuzu söyler. Charles Taylor Özgünlüğün Etiği [The Ethics of Authenticity] adlı eserinde, diğer şeylerin yanı sıra Amerikan pragmatizmine dair örtük bir eleştiride “ahlaki ideal” kavramını şöyle tanımlar: “Daha iyi ve daha ilerinin arzuladığımız veya ihtiyaç duyduğumuz şeyler açısından değil de arzulamamız gereken şeylerin bir standardını sunduğu şekilde tanımlandığı, yaşamın daha iyi ve daha ileri biçiminin ne olacağına dair bir resimden söz ediyorum.” Rorty’nin çalışması her zaman bir çeşit kaprisli, dürtüsel bencilliği destekliyor gibi görünme riskini taşır.
[mailerlite_form form_id=16]
Açıkça görülüyor ki psikanaliz ve Amerikan pragmatizmi gergin yatak arkadaşlarıdır; “ne istediğini bilmek” ifadesi üzerinden bozuşurlar. Eğer bir Kleincı iseniz psikanaliz istediğiniz yaşamı elde etmekle mi, yoksa Klein’ın istemeniz gerektiğine inandığı yaşamı elde etmekle mi ilgilidir? Lacancılar niçin Lacan’ın onlar için istediğini isterler? Şüphesiz kültürel uyumlanma bize neyin isteneceğini ve nasıl isteneceğini öğretir. Bazılarımız için psikanaliz, tıpkı pragmatizmin de ona ilgi gösterenler için olduğu gibi, kültürel uyumlanmamızın bir parçası olmuştur; belki de hem psikanalize hem de pragmatizme bir hayli geç ulaştığımızı belirtmek gerekir. Ancak tüm bu söz ettiklerimiz hakkında daha açık olmak için psikanalitik anlamda bazı başlangıçlara geri dönmemiz gerekebilir.
Freud’un keşfi tek bir sözcükle özetlenecek olsaydı, Laplanche ve Pontalis’in Psikanalizin Dili [The Language of Psychoanalysis] kitabında yazdığı üzere “Bu sözcük şüphesiz ‘bilinçdışı’ olurdu”. Freud, 19. yüzyıl Alman felsefesinin ve Avrupa romantizminin temel unsurlarından bilinçdışını “keşfetmedi” (bu terim ilk kez 1712’de İngilizcede kullanıldı) ancak onu artık psikanalitik terimler olarak bilindiği haliyle yeniden tanımladı. Freud bir bakıma onu kendine mal ediyor ve 19. yüzyıl bilimiyle bağdaştırmak için onu şekillendiriyordu.
Freud’un tanımladığı bilinçdışı, içgüdüsel yaşamın temsillerinin bir “rezervuarıdır” (Freud’un ifadesi) ve en canlı örnekleriyle illüstrasyonlarını rüyalarda bulan bir düşünme biçimidir. “Psişe”, der Laplanche ve Pontalis, “bilinç alanına indirgenemez ve belirli içerikler ancak dirençlerin üstesinden gelindiğinde bilince ulaşabilir hale gelir. [Freud] zihinsel yaşamın ‘etkin ancak bilinçdışı fikirler’ ile dolu olduğunu ve ‘semptomların bu fikirlerden meydana geldiğini’ ortaya koydu… [bu içerikler] içgüdüsel temsillerdir… ve özellikle yoğunlaştırma ve yer değiştirme yoluyla birincil sürece özgü mekanizmalar tarafından kontrol edilirler.”
Bu açıklamada Freudcu bilinçdışı bilinçle çelişir ve kolay ulaşılabilir değildir; zaptedildiği ve dayanıldığı söylenen içgüdüsel yaşamın temsilleri rahatsız edicidir ve bireyin zor kazanılan istikrarı için tehdit oluşturur. Bu etkin ama bilinçdışı fikirler semptomlarda, rüyalarda, “Freudyen dil sürçmesi” denen şeylerde ve bilincin diğer aksaklıklarında ortaya çıkar (bu anlatıda irade gücü bir aldatmacadır). Freud tarafından tanımlanan bilinçdışı bizim en yakın yabancı cismimiz ve alternatif düşünme biçimimizdir. Freud her şeyden önce bunun bilince kıyasla antagonistik ve antagonize eden farkını vurgulamak ister. Diğer şeylerin yanı sıra kültürel uyumlanmamızdan önce gelen, ona eşlik eden ve bu anlatıda onu yaşayabilir kılmak için kültürel uyumlanma gerektiren esrarengiz mahlukatlığı tanımlamanın bir yoludur. Bunun için son nokta, Freud’un en ünlü başlıklarından birini kullanmak gerekirse, uygarlık ve hoşnutsuzluklarıdır; Freud’un “uygarlık” dediği şeye uyumlanmamızın hatrı sayılır bir bedeli olur, hüsranlarımız sıklıkla tatminimizi, arzumuz herhangi bir nesnenin onu tatmin etme kapasitesini aşar.
Freud’un bilinçdışı bizim kendimize dair temel bilinmezliğimize, gelişimimizi yönlendiren bedensel arzumuza atıfta bulunur, yani Freud’un anlatısında ilk günahtan değil ilk hüsrandan ötürü acı çekeriz. Bu biyolojik temelli bilinçdışı kendimizde ve yaşamlarımızda esrarengiz ve ısrarcı bir mevcudiyet ve baskıdır. Freud açısından bizler içgüdülerle yönlendiriliriz ancak nesnelere bağlıyızdır, doğuştan gelen iştahlarla şekillenir ve oluşuruz ancak biyolojik mirasımızın bizim için işleyebilmesini sağlamak için kolaylaştırıcı bir ortama -bu ilk olarak anne, sonra ebeveynler ve daha geniş olarak kültüre- bağımlıyız. Ancak bilinçdışı, Freud’un Ben ve İd’deki sözleriyle, “tamamıyla, öznenin farkında olmadığı materyal bağlamında kendi seyrini sürdürür”. Onun seyri bizim tahmin ettiğimiz seyirden farklıdır, genellikle farkında olmadığımız bir şeydir. Makinedeki bir hayalet değil; şeytani bir güç, bizim gizli hakikatimiz, sahne arkasında yaşanan dram.
Analist Guy Thompson “Kavramın ihtilaflı doğasına rağmen, analistler arasında bilinçdışının her ne olursa olsun kesinlikle bir bilinç biçimi olmadığı konusunda yaygın bir görüş birliği vardır” der. Bu Freudcu bilinçdışının, bizim bilinç dediğimiz şeye mukabil, onunla karşılaştırılabilir veya ona benzer olarak tasavvur edilmemesi; yeni ve tuhaf bir öz çeşidi veya düşünme yolu olarak tasavvur edilmesi gerekir. Freud ve ondan sonraki psikanalistler, bizim bilinçdışı yaratıklar olduğumuzu önereceklerdi. Bu bağlamda, özcülüklerin hepsinin veya hemen hepsinin pragmatik eleştirinin hedefi olduğunu hatırlamalıyız. Pragmatik anlatıda, özler olasılıkları sınırlayarak geleceği önceden tahmin etmek için mevcutturlar.
“Freud ve Ahlak Düşüncesi” [Freud and Moral Reflection] makalesinde, “Freud’un bilinçdışına dair görüşünde özgün olan şey” diye yazar Rorty, “bilinçdışı kendiliklerimizin aptal, asık suratlı, sendeleyen hayvanlar değil de bilinçli kendiliklerimizin entelektüel eşleri, bu kendilikler için olası konuşma arkadaşları olduğu iddiasıdır.” Bilinçdışı, Rorty’nin kışkırtıcı ve alışılmadık tanımında, temelde biçimlendirici, rahatsız edici, sarsıcı, bilinmez, kökten gayrişahsi veya tedhiş edici değildir. Bilinçdışı, arkadaş canlısı, hatta cana yakındır. Joseph Smith ve William Kerrigan, Rorty’nin makalesi üzerine yaptıkları yorumda “İyi haber şu ki farkındalığın dışında süregiden şey aynı zamanda kişinin müttefiki olabilir” diye yazar. Buradaki “aynı zamanda” bütün işi yüklenmiştir. Freud’un bilinçdışı görüşünde özgün bir şey olsun ya da olmasın, Rorty’nin, Freud’un bilinçdışı görüşüne dair fikri kesinlikle özgündür. Rorty, “bilinçdışı kendiliklerden” söz eder ama Freud asla söz etmez; bir kendilik veya kendilikler fikrine ihtiyaç duymaz. Rorty amansız ve yinelenen şiddetli çatışmalardan söz etmez ve “bilinçli kendiliklerimizin entelektüel eşleri” olarak varsayımsal bilinçdışı kendiliklere atıfta bulunur; sanki çiğ, ilkel veya içgüdüsel olmaktan uzakmışçasına -Freud’un bilinçdışı dürtüleri ve onların temsilleri için kullandığı bütün sözcükler- bu bilinçdışı kendilikler, dikkat çekecek düzeyde karmaşıktırlar.
Daha doğrusu, Freud bilinçdışını farklı, yabancı, cahil, içgüdüyle yönetilen bir düşünme biçimi olarak tanımlarken, Rorty bilinçdışını -dikkat çekici bir el çabukluğuyla “bilinçdışı kendilikler” dediği- potansiyel olarak iyi bir ortak, en iyi çıkarlarımızı akılda tutmak için fazlasıyla yetenekli bir kendilikler grubu olarak tanımlar. Bu bilinçdışı kendilikler, görünüşe göre tanım gereği bir tehdit değildir. Freud’un ısrarla üzerinde durduğu içkin ve yinelenen şiddet, bilinç ve bilinçdışı arasındaki ısrarlı çatışma Rorty için askıya alınmış, adeta konu dışı gibi görünüyor (Rorty için bizi amaçlarımızdan alıkoyan her şey konu dışıdır). Freud’un agonistik olduğu yerde, Rorty’nin sosyalliği vardır. Freud’un bela gördüğü yerde Rorty umut ve yardım bulur. Freud’un yabancılaşmış bölünmüş öznelerden söz ettiği yerde Rorty iyi ortaklıktan söz eder.
Başka bir yerde söylediği gibi, “iyi tartışmak” yerine “farklı konuşmayı” teşvik etmek -kanıtlama ve ikna etme isteğini geçersiz kılan doğaçlama yapma isteği- Rorty’nin pragmatik projesinin ayrılmaz bir parçasıdır; bir metni okurken ve yorumlarken bir şeyi doğru anlamak değil de metni kendi amaçlarımızı gerçekleştirmek, ilerletmek, geliştirmek ve canlandırmak için kullanabilmenin bir yolunu bulmak (“doğru anlayalım” sloganı, diye yazar Rorty, “farklı bir şey deneyelim gibi bir şeyle değiştirilmelidir”). Yani Rorty, Freud ile tam olarak yapması gerektiği şeyi yapar: Freud’a kendi amaçlarına göre şekil verir, Freud’u açıklığa kavuşturmaz ya da eleştirmez, en iyi ihtimalle onu kullanır. İhtiyaç duyduğu ve istediği Freud’u inşa eder, Freud’u pragmatizm görüşü için bir müttefik olarak görür. Bir başka ifadeyle Rorty, Freud’un metinlerini kendi amaçları için yaratıcı biçimde yanlış okuduğu gibi Harold Bloom’un metinlerin yaratıcı yanlış okunması hakkındaki fikirlerini açıkça kucaklar. Okumanın, “kişinin kendi amaçları için daha uygun hale getirebilmek için geçmişi yeniden yorumlama meselesi” olduğu noktasında açıktır.
Bu, hem psikanalitik tedavinin açıklamasıdır hem de değildir: Freud analizdeki bir yorumun isabetsiz fakat yeterli olabileceğini söylediğinde, belki de Rorty’ye benzer bir şeyi ima ediyordu, yani geçmişin orada muhakkak doğru bir şekilde değil ancak faydalı bir şekilde yeniden yapılandırılmak için orada bulunduğu. Fakat Freud geçmişi kullanabileceğimiz bir alet gibi tarif etmez. Geçmişimizin geleceği inşa etme, şekillendirme ve belirleme -ve elbette sabote etme- potansiyeli kayda değerdir (Freud geçmişi bir çeşit geleceğe dair tahmin olarak kullanır). Geçmişe sahip olmak, yalnızca bir geleceğiniz varsa değerlidir. Hem Freud hem de Rorty geçmişin -kişisel ve kültürel geçmişin- geleceği inşa etmek için en iyi kaynağımız olmasını ister; onları endişelendiren ve işe koyulmalarını sağlayan şimdiki zamanın ve geleceğin kapkaççısı anlamına gelen geçmiştir. Ve onların seküler ve din-sonrası dünyasında -ve iki katastrofik dünya savaşının ışığında- yaşamlarımızı yaşamaya değer kılacak olan tek şey Freud’un içgüdülerimiz ve Rorty’nin amaçlarımız dediği şeydir.
Freud’a göre bizi ele geçiren ve bize güç veren arzularımızdır, Rorty'ye göre amaçlarımızdır, ikisi çok farklı şeylerdir; amaçlarımız bizim tarafımızdan oluşturulmuştur, arzularımız ise tam olarak öyle değildir veya yalnızca bizim tarafımızdan oluşturulmamıştır. Rorty, Bloom’u bir kez daha bir müttefik ve suç ortağı olarak kabul ederek bize “çok sayıda kitap okumanın maksadı çok sayıda alternatif amacın farkına varmak ve otonom bir kendilik haline gelmektir” der. Alternatif amaçlar çünkü imkanları görmeye, dönüşmek için bize neyin uygun olduğunu görmeye ihtiyaç duyarız. Freud için bir “otonom kendiliğin” ideali şöyle dursun, varoluşu tam da psikanalizin sorguladığı şeydi; ben[ego], diye yazar Freud, kendi evinin efendisi değildir; otonomi gerçeklikten ziyade isteğe dayanan bir kurgudur, çaresizliğimiz, sefaletimiz, hırsımız ve bağımlılığımız için kendi kendimizi iyileştirmektir.
Freud için amaçlar yalnızca içgüdüsel dürtülerin türevleri ve yüceltmeleri, doyum ve güvenlik teşebbüsleri, en önemli ve temel düşüncelerimiz olabilirdi. Freud, Rorty’nin de bildiği üzere, otonomi ve kendilik hakkındaki fikirlerimizi, onları neredeyse faydalı kurgular olarak itibarsızlaştıracak biçimde yeniden tanımladı, Rorty bunları hafife aldı ve eleştirmenlerinin deyimiyle “Amerikan tarzında” destekledi. Rorty’nin liberal demokrasiye ve özel ve kamusal yaşamların ayrışması amacına bağlı “otonom kendiliğinin” bir süpermarketteki hırslı bir vatansever kapitaliste benzemesi kimsenin dikkatinden kaçmamıştır. Yani Freud ve Rorty’ye birlikte baktığımızda, diğer şeylerin yanı sıra otonomi fikrinin (eğer bir anlamı varsa) ne anlama gelebileceğini merak ederiz.
Veya pragmatik bir biçimde söylemek gerekirse, otonomi fikri ne işe yarar? (Mesela oy vermek için işe yarar fakat âşık olmak veya şiir yazmak için o kadar da işe yarar değil.) Freud’un yazılarında siyaset konusunda oldukça sessiz olduğunun, herhangi bir kolektif siyasi eylem için onay veya tercih belirtmediğinin, oysa Rorty’nin pragmatizminin kararlı pratikliğinin ayrılmaz bir parçası olarak her şeyin en baştan beri siyasi olduğunun vurgulanması gerekir. Kendi kendisini vatansever olarak kabul eden Rorty Ülkemizi Kazanmak [Achieving Our Country] isminde bir kitap yazdı; Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isminde bir kitap yazdı. Rorty, Freud’un bilinçdışını aşırdığında bu aynı anda hem umut verici, hem merak uyandırıcı, iyi kötü ilham verici ve muhtemelen bir hayli yanıltıcı geliyor.
Gerçekten de, Rorty’nin Freud’un bilinçdışını yeniden tanımlaması, onun şen ve coşkulu tarzıyla, Bloom’un “güçlü şairlerinden” biri gibi, orada olanı kendi yoluna sokmak için kullanıyor gibidir (Bloom’un Etkilenme Endişesi kitabında yazdığı üzere güçlü şair, “temellük eder”). Ve Bloom’un güçlü şairi ne istediğini bilen ve onu elde etmek için gerekli şeyleri haiz olan, nihai olarak otonom bir figür gibi görünür. Bloom’un “güçlü şair” diye adlandırdığı kişi, kendi çıkarı için önceki şairlerin (öncüler) metinlerinden nemalanır, daha önceki şairleri, kendi amaçları için kendi görüşünü kolaylaştırmak amacıyla kullanır. Öncüler, gelenekler, öteki insanlar öngörülemez ve öngörülemeyen gelecekler oluşturmak üzere malzeme olarak kendi çıkarına kullanmak için vardır.
Bloom’un “güçlü yanlış okuma” fikri üzerine yorumda bulunan Rorty, şunu ileri sürer: Eleştirmen ne yazara ne de metne niyetlerini sorar ancak metni kendi amacına hizmet edecek bir şekle sokar. Metnin, bu amaçla ilgili olan şeylere atıfta bulunmasını sağlar… Foucault veya Bloom gibi yanlış okurlar aynı şeyle, metinden yazarının veya hedef kitlesinin orada bulabileceğinden daha fazlasını çıkarabilmekle övünür.
Herhangi bir okumada sansürün nerede olduğu, neyin kaldırılması, cezalandırılması veya düzeltilmesinin gerekli görüldüğünü merak etmek her zaman değerlidir. Ve Bloom’un “yaratıcı yanlış okuma” kavramı bize okumamızın, bir metinden kendisinin veya bir başkasının hedeflediğinden veya farkına vardığından daha fazlasını elde etmek maksadıyla, yalnızca amaçlarımız ve tasarılarımızın hizmetinde olabileceğini ileri sürer. Bu anlamda metin, Bloom ya da Rorty için özütlenecek bir kaynaktır. Metnin yorumlanması için tek kriter yorumlayan tarafından kendi amacı doğrultusunda yararlı şekilde kullanılıp kullanılmadığıdır. İstediğimi varsaydığım şeyi ilerletiyor ve geliştiriyor mu?
Rorty, neşeli tarzıyla, Freudcu bilinçdışının şiddet içeren, hırslı ve çatışmalı resmini ortadan kaldırmaya kararlıdır; Rorty’nin Freudcu bilinçdışı onun aptal, asık suratlı, sendeleyen hayvan diye adlandırdığı şey değildir. Bilinçdışı, Freud’un göstermek için her yolu denediği, kökensel olarak dil-öncesi, karşı konulmaz biçimde arzu eden ve bu sebepten de çok kızgın bir biçimde hüsrana uğramış ve öfkeli değildir (Chambers Sözlüğü’ndeki “brute” tanımında “mantıksız, aptal, kaba, ilkel ifadeleri yer alır). Hakikaten Rorty, Freudcu bilinçdışının bizleri yaşamlarımız boyunca güdüleyen hayret verici bir “ilkel” güç olduğu resmini ortadan kaldırmak için kararlıdır. Yırtıcı bir açgözlülük, vizyon sahibi bir ortaklık olabilecek bir şeyle yer değiştirilir, kendi çıkarına kullanma bir erdem haline dönüştürülür; bir düşman potansiyel bir arkadaşla değiştirilir; sadece antagonizmanın olduğu yerde -kendimiz ve başkaları ile- artık eylemlilik, işbirliği ve hatta duygudaşlık olur. Freud, hepimizin iyi bildiği üzere, yüzeysel veya başka türlü bir iyimserlik tutkunu değildi. Rorty iyimserliğimizin bizler hakkında en fazla vaade sahip şeylerden birisi olabileceğini, veya en azından Amerikalılar hakkında böyle, düşünür.
Freud’un ısrarla “kaynayan kazan” olarak bahsettiği bilinçdışı, olmak ya da görülmek istediğimiz kişiye dair temel bir tehdit addedilen kendimize ait parçaya işaret eder. Freudcu anlatıda bilinçdışı, eğitilmemiş parçamızdır ve psikanaliz bize herhangi bir anlamda, eğer varsa, kültürel olarak uyumlanmış, eğitilebilir yaratıklar olabileceğimizi ve eğitilebilir olmanın bizim için neye mal olduğunu göstermeyi amaçlar (psikanalizin, eğitimin iflas ettiği yerde başladığını söyleyebiliriz). Freud’un sorusu, içgüdülerimizle bir şey yapıp yapamayacağımızdır. Ve içgüdülerimiz bize ne yapıyor? Rorty’nin oldukça farklı olan sorusu şudur: Kendimizden ne yaratmak istiyoruz? Freud’da birlikte çalışmak için elimizde bulunan malzeme, daha sonra kültürel normlarca şekillendirilen ve nüfuz edilen biyolojik bir temel olan içgüdülerimizdir; Rorty’de kendimizden bir şey yaratmak, birlikte çalışmak için elimizde bulunan şeyler sadece bize miras kalan veya karşılaştığımız, önceden var olan kültürel eserlerdir (yazdığımız cümleleri okuduğumuz cümleler sebebiyle yazarız; karşılaştığımız kültürel tanımlamalarla çalışırız).
Rorty, doğamız gereği ya da en iyi halimizde sosyal ve işbirlikçi yaratıklar olduğumuzu varsayar; Freud sosyalliğimizin neyle mücadele halinde olduğunu, sosyalliğimizin ne tarafından sabote edildiğini veya yolunun kesildiğini, sosyalliğimizin cesaretimizi nasıl kırabileceğini gösterir. Freud bizi, ironik biçimde, atın gitmek istediği yöne doğru yönlendirdiği kişiler olarak tanımlar; Rorty daha iyi alternatif tanımlamaların neler olabileceğini merak etmemizi ister. Eğer at fikri işe yaramıyorsa farklı ve daha iyi bir tanımlama, yeni ve daha kullanışlı bir sözlük bulmak zorundayız. (Ata binmek yaşamımızın nasıl olduğunun veya nasıl olmasını istediğimizin en iyi tasviri midir? Neden yalnızca bir tane at ve bir grup binici değil?) Rorty istediğimizi yapmak için sözlüğü, istediğimizi formüle etmemize ve elde etmemize yardımcı olacak olan sözlüğü bulmak ve icat etmek zorunda olduğumuzu öne sürer. Darwinci biyoloji geleneğiyle çalışan Freud, bize -her ne kadar çekingen ve şüpheci bir biçimde de olsa- gerçekte kim olduğumuzu söyler. Rorty, “Geçiş Aşaması Türü Olarak Felsefe” [Philosophy as a Transitional Genre] isimli sevimsiz fakat ilgi çekici başlıklı bir denemede, “Oluş nedir?”, “Gerçek gerçekten nedir?” ve “İnsan nedir?” gibi kötü soruların “Biz insanların kendimizden ne yaratabileceğimize dair yeni fikirleri olan var mı?” gibi akla yatkın bir soruyla arzu edilir bir şekilde değiştirilmesine ihtiyaç duyduğumuzu iddia eder.
Rorty bu kötü soruları “akla yatkın sorular” olarak adlandırdığı sorularla değiştirmenin herhangi birimizin yapabileceği bir şey olduğunu açıkça ortaya koyar. Gerçekten de bu, kişinin kendi sorularını, akla yatkın olsun ya da olmasın, bulmasıyla sonuçlanabilecek kendini yaratmayı teşvik etme projesinin bir parçasıdır (Burada “akla yatkın” daha geniş anlamda, daha fazla insan için ilgi çekici ve anlaşılabilir; ya da daha basitçe yararlı ve kullanılabilir anlamına gelir). Rorty, önemli olan şeyin “kişinin neyi önemli ve ilgi çekici olarak gördüğü” olduğunu yazar. Şu anda ilgi çekici veya önemli olana dair ihtilafları çözecek bir yöntem yok ve asla olmayacak. Psikanaliz, en iyi ihtimalle, kişinin kendisi için önemli ve ilgi çekici olanı (psikanalizin her zaman, herkes için neyin önemli ve ilgi çekici olduğunu halihazırda biliyor olmasına rağmen) bulması ve yeniden bulmasına imkan tanıyacak bir yöntemdir. Ancak sizin için önemli ve ilgi çekici olanın ne olduğunu biliyorsanız veya daha doğrusu onu bulmaya niyetliyseniz Rortyci bir pragmatist olabilirsiniz. Eğitim -psikanaliz gibi- insanlara onlar için ilgi çekici ve önemli olanı, göz korkutmadan bulmalarına yardımcı olmak için hizmet vermelidir. Freud, Rorty ve bizim için, özümüzü -amaçlarımızı ve arzularımızı, aradığımız ve kaçındığımız tatminleri- onunla ne yapmak istediğimize göre yeniden şekillendirebileceğimiz cümlelerle yeniden tamamlamak için oradadır. Eğer Freudcu olursak, Rorty’nin üstü kapalı anlattığına göre, kendimize ihanet etmişiz, kendimizi otoritelere teslim etmişiz demektir.
İstediğimiz yaşamı elde etme ve Freud’un psikanalizi ile Rorty’nin pragmatizminin karşılıklı olarak aydınlatıcı olup olmadığı meselesiyle meşgul olmak için -birbirlerini etkinleştirecek ve istediğimiz şeyi elde etmemizi sağlayabilecek antagonistler- Freud’un içgüdüsel yaşamın kaynayan kazanından bize en iyi sufleleri veren Rorty’nin iyi konuşma arkadaşına nasıl vardığımızı sormamız gereklidir. Büyük dizginsiz ve kavgacı aleyhtarımız olan bilinçdışından Rorty’nin çok daha cana yakın ve ilham verici işbirlikçi ikilisine nasıl geçebiliriz; Laplanche’ın “dürtülerin ben'e saldırısı” dediği şeyden Rorty’nin Freudcu bilinçdışının tercih ettiği açıklaması olan “birçok inanç ve arzu kümesi” dediği şeye nasıl ulaşırız? Velhasıl zulmedici ya da en azından rahatsız edici bilinçdışından işbirlikçi olanına nasıl ulaşırız? Yanıt, eğer Rortyci bir pragmatistseniz basittir: Yeniden tanımlamayla ulaşırsınız. Eğer bir tanımlama size uymuyorsa -amaçlarınızı geliştirmiyorsa, istediğiniz yaşamı elde etmenizi sağlamıyor veya istediğiniz yaşamı bilfiil sabote ediyorsa- daha iyisini bulursunuz (burada işleri zorlaştıran eski usul bir Freudcu bilinçdışı bulunmaz). Bu, bir zorba, sabotajcı, diktatör ya da ayartıcı yerine, dili bir alet çantası olarak (Wittgenstein’ın ünlü analojisini kullanmak gerekirse) kabul eder veya böyle bir tanımlamayı tercih eder. Freudcu bilinçdışını amaçlarınıza, istediğiniz yaşama daha iyi uyacak biçimde yeniden tanımlarsınız. Rorty için bu, onun görüşüne göre, kendimizi kişisel olmayan güçlerin, dinlerin ve siyasi rejimlerin kurbanı değil, kendi kendini şekillendiren, işbirlikçi yaratıklar olarak algılayışımızı artıracak mümkün olan en kapsayıcı iletişimin koşullarını yaratmayı içeren, amaçlarımızı daha da ileriye taşıyan ve çoğaltan ve otonomi duygumuzu güçlendiren liberal demokrasi projesini sürdürmek anlamına gelir. Rorty’nin bakış açısına göre, hem Freud’un bilinçdışı açıklaması hem de Rorty’nin Freud’un açıklamasına dair versiyonuna sahip olabiliriz, her birini bize uyduğu şekliyle kullanabiliriz. Freud’un bakış açısından ise bunu yapamayız.
Rorty için tüm özler, hatta bilinçdışının kendisi, onun deyimiyle “tanrı terimleri”dir. Amaçlarımızı, hayal gücümüzü ve zekamızı kendimizden öte bir şeye devretme ve dış kaynak kullanmamızın sayısız yolunu kötü niyet versiyonları olarak ele alır -insan olmayan otoritelere yapılan bu çağrı; isteklerimizi, inançlarımızı ve düşüncelerimizi retorik olarak dayatma, destekleme ve devretmenin bir yoludur. Rorty sahip olduğumuz tek kaynağın birbirimiz diğeri olduğunu ve daha yüksek, gayri şahsi veya bizim ötemizde veya içimizde herhangi bir şeye başvurulamayacağını düşünür. “Bir insan olmayan otorite size bir şey söylese bile”, diye yazar, “size söylenenin doğru olduğunu anlayabilmenin tek yolu istediğiniz türden bir yaşam sağlayıp sağlayamayacağıdır.” Ne tür bir yaşam istediğimiz ve onu nasıl elde edeceğimizi bulabilmek için konuşmalarımızın çeşitliliğini ve kapsamını arttırmamız gerekir (“İnsanlara,” diye yazar Rorty, “ıslah olmaz deli, aptal, aşağılık ve günahkarlarmış” gibi davrandığımızda bu insanları “muhtemel konuşma arkadaşları” olarak göremeyiz; bu sebeple Rorty bizi diğerlerini geçersiz kılmak veya onların itibarlarını sarsmaya yönelik şiddetli isteğimizi fark etmemiz için cesaretlendirir). Bu, diğer birçok şeyin yanı sıra Rorty’yi 1960’lar ve 1970’lerin psikanalizin etkilediği anti-psikiyatri hareketinin mirasçısı olarak konumlandırır. Rorty’nin sıkça belirttiği mümkün olan en kapsayıcı kültürel konuşma arzusu -modern demokrasinin kurucu ilkelerinden biri- bazen yeniden tanımlamanın avantajlarına gibi göründüğü ırkçılığı ve cinsiyetçiliği engeller (eğer her şey yeniden tanımlanabilirse her şey haklı gösterilebilir). Rorty için “deneyimin isabetli bir bildirimi, bir topluluğun size, neyin yanınıza kar kalmasına izin verdiği ile ilgilidir.” Bu bakış açısından, deneyimin isabetli bir bildiriminin gerçeklikle, nesnel hakikatle veya hakikatle hiçbir ilgisi yoktur; içerisinde yaşadığınız grup veya topluluğunuz tarafından mutabık kalınarak doğrulanmış ya da izin verilen bir şeydir. Tabii ki, Rortyci terimlerle, sözlükteki bir değişimle topluluğumuzun eğilimini değiştirmeyi her zaman hedefleyebiliriz; sözlükteki bir değişim, amaçtaki bir değişimi gerekli kılar. Soru, bir topluluğun kabul edilebilirlik ölçütlerinin nasıl değişeceğidir. Sözlüklerin evrimleşmesini sağlayan nedir?
Konuşma hakkındaki tüm bu konuşmalarda Freud’un bize verdiği yeni bir konuşma arkadaşı versiyonu, yani bir psikanalist ve yine yeni bir konuşma versiyonu olan psikanalitik tedaviyi hatırlamalıyız. Görebileceğimiz üzere Rorty, kendi terimleriyle Freud’un metinlerini kendi amaçlarına hizmet edecek bir şekle sokmuştur. Bir insanı döverek şekillendirirseniz bu ona zorbalık ettiğiniz anlamına gelir; eğer metali döverek şekillendirirseniz bu bir şey yarattığınız anlamına gelir. Rorty’nin pragmatizmi zorlayıcı mı yoksa mülhem ve ilham verici mi? Bu iki şey bazen birbirlerinden ayrılmaz mıdır? Bloom’un güçlü şairi bize yeni bir sözlüğü dayatan ve yutturan bir çeşit zorba mı? Zafercilik amaç mıdır yoksa gizlenmiş bir sorun mudur? Hem Bloom hem de Rorty için, Freud güçlü bir şairdir ve onun bilinçdışı tasviri, güçlü ve olanak tanıyan modern kurgularından biridir. Freud, hiç değilse bazılarımıza, karşı konulamaz bir sözlük, büyülendiğimiz kendimize dair bir resim sunar. Ve Freud’un istediğimiz şeyi bilmek istemeyen ve arzulayan yaratıklar olarak nasıl yaşayabileceğimizi aradığı sözlük tam da budur. Rorty daha basit şekilde -kendisinin gündelik dili ve açıklığı taahhütleriyle uyumludur- Freud’un aksine, istemenin az ya da çok iyi yapabileceğimiz bir şey olduğunu varsayarak bize istediğimiz ve değer verebileceğimiz yaşamları sağlayacak bir biçimde nasıl konuşabileceğimizi ve yazabileceğimizi merak eder. Yani Rorty, Freud ve takipçilerine dil oyununun, psikanaliz uğraşının, istedikleri yaşamı elde etmelerine yardımcı olup olmadığını da sorabilir ve biz de bu yaşam şeklini istemek için ellerinde ne gibi iyi sebeplerin olduğunu sorabiliriz. Bilinçdışını veya Freud’un cinsellik ya da Oidipus Kompleksi açıklamasını kendinize dair imgenize dahil etmek yaşamınızı nasıl daha iyi hale getirir? (ve hangi anlamda daha iyi?) İstediğimiz yaşama dair herhangi bir fikir, kim tarafından değerlendirilmek istediğimiz sorusundan ayrılamaz.
[mailerlite_form form_id=10]
“İçimizde, oraya bizim koyduklarımızdan başka hiçbir şey yoktur.” -Richard Rorty, Pragmatizmin Sonuçları [Consequences of Pragmatism]
İçimize koyduğumuz şey dildir, yaşamımız dilde yaşanır. Bu da, eğer inançlı değilsek, içimizin derinliklerine otoriteleri kendimizin koyduğu anlamına gelir. Psikanalistin icat edilmesiyle, Freud yeni bir tür otoriteyi, yeni bir tür hakimi, Lacan’ın “bildiği varsayılan özne” olarak adlandırdığı yeni bir tür konuşma arkadaşını icat ediyordu. Psikanalizin konusu, hastanın bir otorite olarak analiste – ve dolayısıyla başkalarına–, hastanın analiste aktarımıyla ele alınan, bunu yapmayı bırakırsa veya farklı bir şekilde ya da daha az bir kararlılıkla yaparsa yaşamının nasıl daha iyi, daha kendine ait olacağını anlamak amacıyla nasıl ve neden davrandığıdır. Rortyci pragmatist için sahip olmaya değer tek otorite, içinizden geleni yapmak için size ilham verendir. Bu da sahip olmaya değer tek otoritenin uyumluluk, teslimiyet, müritlik gerektirmediği; ve bundan dolayı da gözdağı vermeyi gerektirmeyen bir otorite olduğu anlamına gelir (psikanalizin merkezi ve aydınlatıcı paradokslarından biri Freud’un müritlik arzusunu -kontrol edilme arzusu- çözme potansiyeline sahip bir tedavi icat ederken kendisinin de titizlikle müritler yaratıyor olmasıdır.). Rortyci pragmatistlerin daha ziyade tasasız Freudcu üstbenleri ve manipüle edilebilir ve işbirlikçi idleri var gibi görünmektedir. Bu yüzden pragmatizmin takipçisi olmak psikanalizin takipçisi olmaktan epey farklıdır. Bir pragmatist olmak size daha sonra ne olacağınıza dair hiçbir şey söylemez. Psikanalist olmak size ne olacağınız ve de olmayacağınız (ve esasen en başta neden psikanalist olduğunuz hakkında) hakkında çok şey söyleyebilir. Bir başka deyişle pragmatizm ve psikanaliz bir arada olduğunda, en iyi ihtimalle, birbirlerini teşhir edebilir veya yenileyebilir.
Kuşkusuz Freud kendimizi yeniden tanımlayarak değiştirdiğimize işaret eder. Yine de Rorty’nin "yeniden tanımlama" diye adlandırdığı şeye Freud’un, en azından zaman zaman, her şeyi bilen, gerçekliğin arzulu inkarı diyebileceği aşikardır; seküler simya olarak pragmatik yeniden tanımlama. Freud bize ızdıraplarımızı kendimizden gizlemekte ne denli uzman olduğumuzu göstermeye heveslidir, mesela bazen ızdırabı hazza dönüştürerek, onu kendimize haz olarak yeniden tanımlayarak (Freud’un mazoşizm dediği şey); bize yeniden tanımlamanın savunmacılık için bir başka sözcük olabileceğini göstermeye heveslidir. Hakikaten de pek çok ızdırabı, amaçlarımıza uymayan veya istediğimiz yaşamı elde etmemizi sağlamayan şey olarak yeniden tanımlamak mümkündür. Bunun, Rorty’nin yeniden tanımlamaya dair zaruri fikrinin Freudcu ironisi olduğu söylenebilir. Yani hem Rorty hem de Freud arzulamaya ayrıcalık tanır fakat zıt biçimlerde; Rorty arzularımızı ciddiye almamızı ve en azından bazılarını uygulamaya koymanın bir yolunu bulup bulamayacağımızı görmemizi ister; Freud arzularımızı tanınmayı arzulayan bir şey olarak düşünmemizi ister. Freud için arzu ve gerçeklik arasındaki farkı söyleyebilmek temel gelişimsel kazanımdır; Rorty bizi arzu ve gerçeklik arasındaki bu fazla emin ayrımın zaman zaman aşırı derecede her şeyi bilen ve verimsizleştiren, olasılıkları gereğinden fazla sınırlayan bir sonuca varacağı konusunda bizi uyarır (Rorty, yine Freud’un gerçekliğin gerçekten ne olduğunu bildiği konusunda şüpheci olacaktır). Rorty için asıl soru, arzularımızın istediğimiz yaşamı elde etmemiz için faydalı olup olmadığıdır. Freud’un anlayışına göre arzulamak -her ne kadar bilinçdışı arzuyu formüle etmenin bir yolu olsa da- her şeyden önce gerçeklikten ve iç ve dış dünyaların potansiyel tiranlığından kaçılacak bir sığınaktır ve bundan ötürü de çoğu zaman zayıflatıcıdır. Gerçekten de Rorty’nin pragmatizmini bir tür arzulamaya övgü olarak düşünebiliriz; arzuladığımızda istediğimiz yaşamı tanımlarız.
Liberalizme yönelttiği eleştiride -ve dolaylı olarak Rorty’ninkine benzer liberalizmlere- John Gray, New Leviathans adlı eserinde “Hiper-liberal proje, insanları, onlara geçmişten miras kalan kimliklerden özgür kılmaktır. İnsanlar kendilerinden diledikleri neyse onu yaratmakta özgür olmalıdırlar… Bu olumsallıklardan sıyrıldıklarında, ne dilerlerse o olabilirler” diye yazar. Rorty’nin görüşü tanımı gereği bireycidir, diğer insanları kendinizden yaratmak istediğiniz şeye dönüştürme ihtiyacı ile alakalı değildir. Dolayısıyla, Gray’in işaret ettiği nokta Rorty’nin coşkusunu, eğer hafifletilmesi gerekiyorsa, hafifletir. Gray için Freud’un aksine nesiller arası tarihlerin ve bunların ürettiği kimliklerin inatçı doğası insanlara ilişkin göze çarpan bir gerçektir. Esasen Gray’in, insanların arzuladıkları şey olabilecekleri -ve dolayısıyla diğer insanları, olmalarını istedikleri gibi yapabilecekleri- yönündeki inançlarına dair eleştirisi 20. yüzyıl faşistleri ve komünistlerinin yeni erkekler ve kadınlar yaratma girişimlerinden beslenmektedir. Gray’in sunulan liberalizmleri ve onların davet ettiği özgürlükleri kucaklarken hatırlamamızı istediği şey bu projelerin amansız gaddarlığıdır. Gray bizi kendimiz ve diğerleri için fazla bilinçli projeleri idealize etmekten uzak durmamız konusunda uyarır. Bilinci idealize etmenin bilinçdışını idealize etmek kadar aldatıcı olduğu açıktır.
Freud’a göre, “istediğiniz yaşam” tanımı gereği bilincinde olmadığınız bir şeydir -istediğiniz yaşamın ne olduğunu bilmemek için çok çalışmışsınızdır; istediğinizi öne sürdüğünüz yaşam ise yalnızca tanınmayı arzulayan ve sınırları aşan bir şey olabilir. İstediğiniz yaşam bilinçdışı arzunun kılık değiştirmiş bir formülasyonudur; istediğiniz yaşamın gerçekleştirilmeye çalışılmasından önce -psikanalitik yeniden tanımlamanın içerdiği- yorumlanması gerekir. İstediğiniz yaşamı tanımlarken yalnızca, kültürünüzün vantrilok kuklası olabilirsiniz. İstediğimiz yaşamı tarif etmek bazen yaptığımız en uyumlu -diğer bir deyişle savunmacı- şey olabilir.
Elbette Rorty’nin pragmatik yaklaşımını ele alırsak şunu sorabiliriz: Freud’un şekillendirdiği malzeme neydi? Freud’un psikanalizin icadındaki, bilinçdışının keşfindeki, cinselliğin ayrıcalıklı kılınmasındaki amaçları ve dilekleri nelerdi -ve psikanaliz Freud’a ve onu takip eden psikanalistlere istedikleri şeyleri hangi anlamda sağladı? İstedikleri bu şey nasıl tanımlanabilir? Rorty’nin kullanışlı pragmatik sorusu şöyledir: Yaptığınız şey her ne ise, istediğiniz yaşamı elde etmenize yardımcı oluyor mu? Eğer olmuyorsa niçin yapıyorsunuz? Freud ve ondan sonraki psikanalistler, tanım gereği ne istediğimizin çoğunlukla bilincinde olmadığımızı vurgulayacaklardır (dolayısıyla psikanalizden geçmek iyi bir pragmatist olmanın önkoşulu olabilir). Ve yalnızca ne istediğimizin bilincinde olmamak ve arzularımızın esiri olmakla kalmıyoruz; içimizde, sonunda Freud’un "ölüm dürtüsü" diye adlandırdığı, hem istememizi istemeyen hem de kendimize ve başkalarına zarar vermemizi isteyen, istemediğimiz yaşamı isteyen müthiş bir güç vardır.
Freudcu psikanaliz, Rortyci pragmatizmin safça tanınmayı arzulayan, makul olmayan ve gereğinden fazla iyimser gösterebilir; bu Freud’un gerçeklikten kaçış olarak adlandıracağı şeydir (ve tabii ki Rorty, Freud veya bir başkasının gerçekliğin ne olduğunu ve dolayısıyla herhangi birinin ondan kaçıp kaçmadığını bilmenin mümkün olmadığını belirten ilk kişi olacaktı). Freudcu bir bakış açısından, Rorty’nin pragmatizmi birçok kusuru gizleyebilir ve örtebilir (bilinçsizliğin kendi kendini iyileştirmesi olarak pragmatizm). Ancak Rorty’nin pragmatizmi de Freud’un psikanalizini kısıtlayıcı, her şeyi bilen özcü, bizlere bir insanın ne olabileceğini değil de ne olduğunu söyleyen bir şey gibi gösterebilir. Freud yersiz iyimserliğe karşı ihtiyatlıdır çünkü determenizme ve esas olarak geçmişin determenizmine ve elbette ki biyolojik determinizme takıntılıdır; Rorty ise kötü niyet olarak determinizme (çünkü özcüdür) -olasılık ve potansiyelden kaçış olarak- takıntılıdır ve geçmişteki travmadan daha çok gelecekteki olasılıklarla, bireysel seçim ve tercihlerle ilgilenir, bilimsel olarak onaylanan, desteklenen ve kanıtlanan olsa da herhangi bir determinizmle değil.
Ancak Rorty ve Freud’un ikisi de, istediğimizi düşündüğümüz şey hakkında ne derece yanılıyorsak yanılalım ya da ne istediğimizi düşünürsek düşünelim, istediğimiz yaşama ulaşmaya dair tek şansımızın konuşma yoluyla olduğuna inanırlar; ve esasen psikanaliz, birinin ne isteyebileceğini bulabileceği veya en azından arayıp deneyebileceği bir konuşmadır. Ve bu ironik ya da paradoksal anlamda, söylediğim üzere, psikanalitik tedavi insanlara daha iyi Rortyci pragmatistlere dönüşmeleri, istedikleri yaşamın ve bunun beraberinde gelebilecek çatışmaların daha fazla bilincinde olmaları yolunda yardım eder; güçlü pragmatizm için gerekli hazırlık olarak psikanaliz: pragmatik bir psikanaliz bazen bir kavram kargaşası gibi görünebilir. Kuşkusuz Freud, isteğimizi anlamak için en faydalı konuşmanın ne olduğunu bildiğine -psikanalitik konuşma- ve bizlerin ne istediğimizi bilmemek için çok sıkı çalışacağımıza ve bunu nasıl yapacağımızı bilmemiz gerektiğine inanır (buna savunmaların analizi denecektir); Rorty ise neyin en faydalı konuşma olacağını her zaman peşinen bilemeyeceğimize ve kimsenin bize gerçekten ne istediğimizi söyleyecek bir konumda olmadığına inanır; yani kendimiz ile yardımsever ve ilham verici olarak tanıyıp seçtiğimiz ötekilerden başka. Yine de Rorty bizi “gerçekten” kelimesini tümüyle bırakmaya teşvik eder.
Hem Rorty hem de Freud, modern seküler insanlar olarak, bizlerin otoriteyi kullanım biçimlerimiz, otoriteyi ne olmak ve kendimizi ne olmaktan alıkoymak için kullandığımız konusunda meraklı olmamızı isterler. Başka ne olurlarsa olsunlar, pragmatizm ve psikanaliz, otorite kullanma biçimimiz ve ne yapmak için kullandığımızın hem tanımları hem de açıklamalarıdır. Hatırlamalıyız ki Freud doktor ve yazardı; Rorty ise öğretmen (felsefe ve edebiyat) ve yazardı. Yine de, her ikisinde de farklı şekillerde, istemek meselenin can alıcı noktasıdır. Freud’un sözde insan doğası açıklamasında, insanlar her zaman istedikleri -ya da istediklerini düşündükleri- yaşamı elde etmeye çalışabilir ve de çalışırlar fakat kendilerine karşı bölünmüşlerdir, istedikleri yaşamdan korkarlar ve gerçekten istedikleri şeyi ortaya çıkarmak için çok çabalarlar, istedikleri yaşamları elde etmek ve aynı zamanda etmemek için çok çabalarlar. Rorty için istediğimiz yaşamı elde etmeye çabalamaktan başka hiçbir şey yapmaya değer değildir. Rorty’nin kendi özcülüğü hiçbir şey öngörmeksizin bir şeylere izin verir; Freud’un özcülüğü -özlerden beklendiği gibi- pek çok şeyi öngörür. Rorty’nin pragmatizmi, John Stuart Mill’in “yaşam deneyleri” dediği şeyi teşvik ederken Freud bu tür projelerin sınırlarının, tanınma arzularının fazlasıyla farkında olabilir.
Rorty ve Freud’un ikisi de yaşamınızı isteyebileceğiniz ve istemeyebileceğiniz bir şey olarak düşünmenin mümkün olmaya başladığı bir zamanda “istediğiniz yaşam” ifadesinin ne anlama gelebileceğini merak ediyorlardı. Yaşam, gitgide daha fazla insan için artan bir şekilde, atanmış olmaktansa seçilmiş, katlanılan bir şey olmaktansa istenmiş olabilir ve insanların kendileri görünüşte, en azından zaman zaman, kendilerini yaşamlarını seçiyor gibi düşünebilen veya tanımlayabilen, yalnızca istemekten ziyade ne istediklerini bilen ve tanımlayan tek hayvan olarak anlaşılabilir. Bir yaşamı seçmek ve kim olduğumuzu ve ne yapacağımızı bilmek, yalnızca dil ile yapabileceğiniz bir şeydir.
Eğer inançlı değilseniz, hem Rorty hem de Freud örtük olarak sizi neyin ayakta tutuğunu sorar. Size yaşamınızın, modern yaşamların gerekli kıldığı hüsran, hayal kırıklığı, dehşet ve adaletsizliğe değdiğini düşündüren şey nedir? Ya da bir başka deyişle, seküler bir dünyada çektiğimiz ızdırap için ne gibi sebepler, gerekçeler veya açıklamalara sahibiz (yaşamda böylesine yoğun hazlar olabileceği gerçeği, bu hazların yokluğunu dayanılmaz kılabilir). Rorty’ye göre, bulabildiğimiz kadar çok sayıda iyi konuşma arkadaşları ile iyi sürdürülebilir amaçlar üretmeliyiz; hiç kimsenin iyimser olarak suçlayamayacağı Freud’a dönersek, kaçınılmaz hüsranımızın bizi neye dönüştürdüğünü gözlemlerken içgüdüsel yaşamımızla, onu yeteri kadar tatmin edici ve dolayısıyla sürdürülebilir kılmak için neler yapabileceğimizi görmemiz gerekir.
Pragmatizmi içermeyen psikanalizin bize kim olduğumuzu ve buna bağlı olarak neye muktedir olduğumuzu kesin bir dille söyleyen bir başka caydırıcı, zorlayıcı ahlakçılığa dönüştüğü söylenebilir. Diğer sözümona insan doğasının kesin açıklamaları gibi, bu kabul edilen insan doğasını yönetmek için münasip bir ahlak ve normalliği ima eder ve varsayar. Geçmişi geleceğe, determinizmi özgürlüğe (psikanalitik bir terim değil) ve bilinçdışı nedenselliği seçime karşı ayrıcalıklı kılarak insan olanaklılığını radikal bir şekilde kısıtlar. Ancak Rorty’nin psikanalizi içermeyen pragmatizmi istemenin zorlukları ve çatışmaları hakkında kasten naif gelebilir; istemenin ne ile karşı karşıya olabileceğine, istemenin gayet gerçek zorluklarına dair ikna edici bir açıklaması yoktur (çatışan arzuların eziyeti Rorty’nin yazısıyla ilişkilendirilecek bir şey değildir). Freudcu bilinçdışına bariz bir ihtiyaç duymaksızın, hem otonomiyi hem de kendiliği idealize etme eğilimindedir; bizim seçimlerde bulunma kapasitemizi, kendimize dair farkında olmadığımız her ne varsa onlara göre ayrıcalıklı kılar. Yaşam deneylerini güvenlik ihtiyacına karşı ayrıcalıklı kılar. Gelgelelim pragmatizmli psikanaliz ve psikanalizli pragmatizm, istediğiniz yaşamı elde etmeye yardımcı olmak için fevkalade umut verici görünüyor. Tabii, istediğiniz yaşamdan daha fazla istediğiniz bir şey yoksa.
*Bu yazı, Ali Eren Ataş tarafından Adam Phillips’in London Review of Books’ta yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()