İyi kalpli üvey ana: Ankara
Lise döneminde gittiğim dershanedeki edebiyat öğretmenim üniversite yıllarını Ankara’da geçirmişti. Benim de nedensiz bir şekilde Ankara’da bir üniversiteye gitmeyi istediğimi bildiği için uzun uzun bu kent üzerine konuşurduk. “Kokusunu bile özlüyorum” derdi, bu da bana içten içe çok abartılı gelirdi. Ankara’da geçirdiğim 16 senenin sonunda, her sene yaz tatilinden sonra kente döndüğümde Ankara tabelasını görüp o kokuyu duyuyorum ve derin bir “oh” çekiyorum.
Şehirlerin, sokakların, mekanların, evlerin hepimizin üzerinde izleri olduğuna inanıyorum. Tüm bunlar, hayatla bağlarımızı tekrar tekrar dokuyor. Bu nedenle Ankara’ya dair bir şeyler yazmayı, birçok Ankaralıda gördüğüm ortaklıklar, benzerlikler için bizi hayata teyelleyen bu kente kendimce teşekkür etmek istiyorum.
Ankara, Türkiye’nin en çok konuşulan kentlerinden biri belki de. Çünkü bu kadar çok insanın neden Ankara’yı sevdiği, Ankara’da ne bulduğu sorusu çoğu zaman cevapsız kalıyor. Antalya’da doğmuş büyümüş ve 18 yaşında geldiğim kente âşık olmuş biri olarak bu sorunun ikna edici bir yanıtı var mı bilemiyorum ama Ankara bizi sarıp sarmaladığına hepimizi çoktan ikna etmiş görünüyor.
Şüphesiz Ankara kendini güzelliğiyle sevdirmiyor bize. Hatta objektif tarafından bakarsak, herhangi bir güzellikten bahsetmemiz bile mümkün olmayabilir. Nihayetinde Ankara binaların bol olduğu, gri, çoğu zaman “sevimsiz” bulunan, güneşi ve tebessümü az, ciddiyeti bol bir kenttir.
Ankara’ya hep “öğrenci kenti” denir, doğrudur ama bunun tek nedeni üniversiteye okumaya gelen öğrenci sayısının fazlalığı değildir. Burası sizi gençken alır, yoğurur, büyütür. Şairlerin ilk memuriyeti buradadır, memuriyetlerinden burada istifa ederler, ilk dergilerini burada çıkarmışlardır, Türkiye solunun gençlik yılları diyebileceğimiz 60’lar dolu dolu geçmiştir Ankara’da. Sokaklarından şairlerin ve devrimcilerin geçtiği bir kenttir burası; bir şiirin, bir devrim inancının ayak izlerini takip etmeyi öğretir size. And Sokak’tan, Toros Sokak’tan, Saraçoğlu'ndan geçerken Cemal Süreya’yı, Cinnah’ta yürürken Ahmed Arif’i, Kıbrıs Sokağı’nda İlhan Berk’i, Konur Sokak ile Meşrutiyet’in birleştiği yerde Orhan Veli’yi, Ayrancı’da yürürken Deniz’lerin kaldığı o apartmanı düşünüverirsiniz aniden. Sonra Meclis duvarının dibinde Cemal Süreya parkını gördüğünde Can Yücel’in yazdığı şiir gelir aklınıza: Bir Kasım güneşlisinde/Meclisin o askeri duvarının/Dibinden geçip/Geldim oturdum karşına senin…[i]
[mailerlite_form form_id=10]
Kasaba samimiyeti ile yeni cumhuriyetin başkentinin aydın kimliği iç içedir Ankara’da. Bu nedenle “Ankara seyircisi başkadır” hâlâ. Bir operaya, tiyatroya bilet bulmak hep zordur. Gittiğiniz bir oyunda yanınıza bir siyasetçinin ya da bir gazetecinin oturma ihtimali yüksektir. Bir film festivalinde bir bakmışsınız yönetmene soruyu Çiğdem Toker soruyor, bir bale gösterisinde bir bakmışsınız ceketinizi Murat Karayalçın ile yan yana asmışsınız. Tanıl Bora’yla bir Gençlerbirliği maçında, Gökçer Tahincioğlu'yla Kuğulu’da, Erkan Baş’la Dost’ta, üniversiteden bir hocanızla Mülkiyeliler’de karşılaşıverirsiniz. Her sima biraz daha tanıdık olur böylece. Bu nedenle rutinin konforunu yaşatır size. Aynı mekanlara gitmeye, mekanlarda çalışan aynı yüzlerle ahbap olmaya başlarsınız. Siz onların çocuklarını sorarken, onlar da sizin hangi içkiyi içtiğinizi, kahvenizi nasıl sevdiğinizi çoktan öğrenmiştir. Bir bakarsınız artık Deniz Göktaş’a ya da Kurcala’ya daha fazla gülüyorsunuz. Tebrikler, işte Ankaralı oluverdiniz.
Birçokları kışını övecektir belki ama ilkbaharın ve sonbaharın en güzel tonları, bozulan mevsim döngüsüne rağmen, hâlâ Ankara’dadır. Sözgelimi çınar ağaçları en güzel bu kentte salınır; en aceleci bahar dalları bu kentte açıverir, kara kışın ortasında ve dallarında yeşil papağanları görebilirsiniz. Bu nedenle özellikle baharda bol bol yürünür, yüründükçe de sokak tabelaları size ipuçları verir. Bazen Kediseven bazen Beyaz Zambaklar tabelasından giriverirsiniz o yokuşlu, ağaçlı sokaklara. Bazı yürüyüş rotaları hiç eskimez: Cebeci’den Kızılay’a inivermenin, Ayrancı’dan Kuğulu’ya salınmanın ya da boylu boyunca Gençlik Parkı’nda yürümenin tadı yıllara rağmen hiç bozulmaz. Ankara’nın birçok bölgesinin şahane yürüyüş rotalarından oluşması ve her yüzün biraz tanıdık gelmesinden mütevellit işine, evine, bir parka yürüyen kişilerin hayatları da sıyırarak geçer birbirini. Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde ya da Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’sinde açıkça görürüz bunu. Sahiden, birbirine teğet geçen hayatlar içinde herkes birbiriyle biraz dost gibidir bu şehirde.
Devrimci bir kenttir Ankara, umudunuzu, mücadelenizi hep diri tutar. Kızılay’da yürürken etrafı bariyerlerle çevrilmiş İnsan Hakları Anıtı’nı görebilirsiniz, öfkelenirsiniz de. Sonra Selçuk Kozağaçlı’nın aynı yerde, hayatınıza işleyen, öfkenizi dirilten cümlelerini duyarsınız: “Ne için yaşıyoruz? Yaşamın kendisi değil kutsal olan… Kutsal olan adil bir yaşam, onurlu bir yaşam, güvenli bir yaşam, kutsal olan haysiyet sahibi bir yaşam. Sırf yaşamak değil kutsal olan…” 1 Mayıs’ta Abdi İpekçi Parkı’nda Metin Yurdanur'un Eller heykelini görüp düşünüverirseniz emekçilerin Tekel’de nasıl direndiğini... O heykelin Tekel emekçilerine nasıl ev sahipliği yaptığına tanık olursunuz. Direniş boyunca o Eller’in üstünde bayrak açan, altında halay çeken işçilerle omuz omuzasınızdır. Tıpkı Gezi’de Kızılay’da yan yana direndiğiniz yoldaşlarınızı, ilk eyleminizde hangi bakanlığa yürüdüğünüzü, her 7 Kasım’da İlhan İlhan’a gitmeyi unutamadığınız gibi.
Ankara’yı sevmek için işte böyle nedenler aramak ve bulmak zorundasınız. Ankara’yla anlaşmak için geçinmeye gönlünüz olmalı. Tam da bu nedenle tuhaf bir tedrisattan da geçirir bu kent sizi. Öyle gidip denize dalıp “ulan güzel şehir” nutukları atamazsınız; derdinizi kuğulara anlatmayı, yerin değil belki ama gökyüzünün şahane olduğunu, en güzel günbatımının hangi yokuştan izleneceğini, hangi parkın hangi bankının daha kuytuda kaldığını, yaz akşamları ceketsiz asla dışarı çıkmamanız gerektiğini, ODTÜ’de mumlarla devrim yazarken devrimin vaktiyle bir hayal olmadığını, hâlâ büyük bir gerçeklik olduğunu, yine Metin Yurdanur'un Madenci Anıtı’nın önünden geçerken 1991 yılında Ankara’ya sokulmayan madencileri, Cici’de döner yerken Sevgi Soysal’ı, Sakarya’dan geçerken Barış Bıçakçı’yı hatırlamak zorunda olduğunuzu öğrenirsiniz. Öğretici bir kent olduğu kadar yıkıcıdır. Hayatınızın ortasına bir tutku bırakır. Siz artık bir kenti sevmek için nedenler arayan, yavru kuğuların büyümesini takip eden, karda yürürken eski bir mahalle pastanesinden alınan salebi yudumlayan, Ankara’nın kokusunu özleyen; kısacası bir kente ve orada yaşadıklarınıza tutkuyla sarılan biri oluverirsiniz.
Anılar ve dostluklar bütünü olan bu kent şairleri, devrimcileri ve bizi büyüttü. Büyütmeye de devam ediyor. Belki de biz bu kentin bizi hala genç, âşık, umutlu ve bir o kadar da devrimci hissettirmesini seviyoruz. Nihayetinde burası hayal kırıklıklarımızın, ümitlerimizin, aşklarımızın, gençliğimizin ve mücadelemizin başkenti. Yazarın da dediği gibi: Şehri seviyorlardı. Kendilerini bu şehre ait hissediyorlardı. Kale’ye, Çıkrıkçılar Yokuşu’na, Samanpazarı’na, Ulus’a, İsmet Paşa’ya, Gençlik Parkı’na ve tren yollarına. Kapısı doğrudan sevdikleri mahallelere açılan bir evde yaşıyor gibiydiler.[ii]
*Başlıktaki ifade Cemal Süreya’nın Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir’inden alıntıdır.
[i] Can Yücel’in Cemal Süreya Parkı’nda şiirinden alıntıdır.
[ii] Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabından alıntıdır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()