Kadıköy savunusunda aşılamayan seküler sınırlar
Erken Cumhuriyet döneminden itibaren İstanbul’un popüler kent mekânlarından biri olagelen Kadıköy, bu özelliğini son 10–15 yılda belirgin biçimde pekiştirdi. Özellikle Gezi Direnişi sonrasında artan siyasal baskılar, uzun yıllar kentin siyasal, toplumsal ve kültürel odağı olagelmiş Beyoğlu’nun bu işlevlerini kademeli olarak aşındırmıştı. Kamusal görünürlük, ifade ve toplanma pratiklerinin daraldığı bu süreçte, Kadıköy,zaten sahip olduğu popülerlik ve kamusal kullanım kapasitesi üzerinden bu yoğunlaşmanın başlıca mekânsal taşıyıcısı haline gelmişti. Bu aşınma, dönemin AKP’li belediye yönetimi tarafından içki satışı yapan işletmelere yönelik yaptırımlar, kamusal alan kullanımını sınırlandıran keyfi düzenlemeler ve kolektif toplanma ile gösteri pratiklerini hedef alan baskıcı müdahaleler aracılığıyla somutlaşmış, Beyoğlu bu yolla kamusallığın üretildiği bir merkez olmaktan sistematik biçimde uzaklaştırılmıştı.
Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs kutlamalarına kapatılması, Gezi Direnişi sonrası hiçbir muhalif protestoya izin verilmemesi, başta Cumartesi Anneleri olmak üzere toplumsal muhalefetin bir araya gelme mekânı olarak kullandığı Galatasaray Lisesi önü ile kitlesel yürüyüşlerin başlangıç noktası olan Tünel Meydanı’nın toplanmalara yasaklanması bu sürecin somut örnekleri arasında sayılabilir. Aynı dönemde, Taksim Meydanı’nda inşa edilen ve Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından “bir buçuk asırlık bir mücadele mazisinin” sonucu olarak tanımlanan Taksim Cami’nin, İstanbul’un fethine referansla 28 Mayıs 2021’de ibadete açılması, bu dönüşümün simgesel siyasetteki boyutunu da görünür kıldı.
Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne doğru bakıldığında, tarihsel olarak alanın simgesel odaklarından Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’nin görsel haşmetini aşan cami, konumlanışıyla dinsel bir işlev üstlenmenin yanı sıra kamusal mekânın yeniden tanımlanmasına ilişkin güçlü bir sembolik anlam taşıdığını da görünür kılar. Beyoğlu’nun her türlü toplumsal ve siyasal muhalefet pratiklerinden büyük ölçüde arındırıldığı bir süreçte yükselen Taksim Cami, iktidarın kamusal mekâna yönelik hegemonik müdahalesinin sembolik bir ifadesidir. Bu yönüyle yapı, yalnızca Gezi Direnişi’nin bastırılmasının ve Beyoğlu’nun muhalif kamusallıktan tasfiyesinin değil, aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Batılılaşma hamlelerine karşı İslamcı hareketin “bir buçuk asırlık mücadelesi”nin sembolik bir “zafer anıtı” niteliği taşır.
Bu dönüşüm, muhalif kitleler açısından Kadıköy’ün hem kültürel hem de sosyopolitik bir çekim merkezi olarak öne çıkmasını ve muhalif kamusallığın yeniden üretildiği başlıca mekânlardan biri haline gelmesini de beraberinde getirdi. Toplumsal muhalefet içerisinde yer alan ve bedel ödemeyi göze alan devrimci yapıların 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına yönelik ısrarlı talepleri sürmekle birlikte, anaakım sendikal hareket uzunca süredir bu yöndeki ısrarından –Nisan aylarının son haftasındaki yoğun basın açıklamalarını bir kenara koyarsak- büyük ölçüde vazgeçmiş gibi duruyor. Sendikal aktörler açısından Kazancı Yokuşu’na sembolik çelenk bırakılması yeterli bir temsil pratiğine dönüşürken, Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’na yönelik yasaklar nedeniyle polis barikatları önünde kısıtlanan mücadeleleriyle kamusal görünürlüklerini korumaya çalışıyorlar. Benzer biçimde, toplumsal muhalefetin Tünel Meydanı’nda toplanarak İstiklal Caddesi’ne yönelme girişimleri yoğun polis ablukasıyla engelleniyor, eylemler çoğunlukla Şişhane Meydanı’nda yapılan kısa süreli basın açıklamalarıyla son buluyor.
Bu bağlamda, son yıllarda toplumsal ve siyasal muhalefet mekânının Beyoğlu’ndan Kadıköy’e doğru kaydığı bir inşa sürecinden söz etmek mümkün görünüyor. Taksim ve Beyoğlu’nun kamusal hafızasında yer etmiş sembolik mekânların Kadıköy’deki işlevsel karşılıklar üretmesi, bu dönüşümün simgesel bir örtüşme yarattığını gösterir. Nitekim Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nin üstlendiği işleve benzer biçimde Bahariye Caddesi’nin kitlesel toplanmaların yeni güzergâhı haline gelmesi, Galatasaray Lisesi önüyle özdeşleşmiş protesto geleneğinin Süreyya Operası önünde karşılık bulmaya başlaması ve Taksim Meydanı’nın kapatılmasıyla Kadıköy İskele Meydanı’nın protesto ve gösterilerin başlıca merkezi haline gelmesi, bu simgesel örtüşmenin somut örnekleri olarak okunabilir.
[mailerlite_form form_id=16]
Söz konusu temerküz, Kadıköy’ün tarihsel olarak sol-sosyal demokrat siyasal çizgiyle kurduğu ilişkiyle de örtüşür. 1989 yerel seçimlerinden bu yana ilçenin kesintisiz biçimde SHP ve CHP yönetiminde olması, 1990’lı yıllarda Refah Partisi öncülüğünde yükselen İslamcı hareketle birlikte kent merkezlerinde belirginleşen yaşam tarzı tehdidi algısı ve merkez sağ seçmenin seküler bir siyasal hatta yönelmesiyle açıklanabilir. 2000’li yıllarda AKP iktidarıyla birlikte bu yönelim daha da netleşmiş, Şişli, Bakırköy, Beşiktaş ve İzmir gibi kentlerle birlikte Kadıköy muhalif siyasal yeniden konumlanışın ve seküler kamusallığın mekânsal olarak kristalize olduğu merkezlerden biri haline gelmiştir.
Nitekim Kadıköy, otuz beş yılı aşkın bir süredir, sekiz yerel seçim boyunca sosyal demokrat partiler (SHP ve CHP) tarafından kesintisiz bir biçimde yönetilmektedir. Son yerel seçim sonuçları bu sürekliliği daha da pekiştirmiş, Kadıköy yüzde 68,78 oy oranıyla İstanbul genelinde CHP’nin en yüksek oy aldığı ilçe konumuna ulaşmıştır. Toplam sol oy oranının yüzde 80’in üzerine çıktığı bu seçimde TKP’nin “Komünist Başkan” figürü etrafında şekillenen popüler bir siyasal imge üzerinden yüzde 10’u aşarak üçüncü parti haline gelmesi, TİP’in beşinci sırada yer alması, ilçedeki siyasal yelpazenin sol ağırlıklı karakterini daha da görünür kılmıştır. Genel seçim sonuçları da bu tabloyla uyumlu bir seyir izlemektedir, 2023 genel seçimlerinde CHP yüzde 58,47 oy oranıyla birinci parti olurken, TİP yüzde 9,60 ile üçüncü, Yeşil ve Sol Parti yüzde 3,13 ile beşinci sırada yer almıştır. Böylece Kadıköy’de sol partilerin genel seçimlerdeki toplam oy oranı yüzde 70’in üzerinde gerçekleşmiştir. Bu güçlü siyasal yoğunlaşma, Kadıköy’ü yalnızca muhalefetin niceliksel olarak biriktiği bir alan olmaktan çıkararak iktidarın siyasal alandaki üstünlüğünü kültürel alana da tahkim etmeyi amaçlayan “kültürel hegemonya” söylemi karşısında, gündelik yaşam pratikleri, kamusal görünürlük ve mekânsal kullanım üzerinden şekillenen bir kültürel direniş ve alternatif kamusallık odağına dönüşmüştür. İstanbul’un farklı ilçelerinden ve farklı habituslardan toplumsal kesimler Kadıköy’ün parklarına, sahillerine, kamusal alanlarına ve popülerleşen ticari işletmelerine yönelmekte, bu yönelim ilçenin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel çekin gücünü de her geçen gün artırmaktadır. Ancak bu artan talep, mutenalaşma ve kentsel dönüşüm süreçleriyle birlikte Kadıköy’ü hızla yükselen kira fiyatlarının ve tüketim odaklı bir kentsel yapının içine sürüklemiş, ilçe de orta sınıf karakterini aşındıran bir dönüşüm sürecine girmiştir. Böylece Kadıköy bir yandan özgürlük ve kamusallık imgesiyle idealize edilirken, öte yandan bu imgeyi mümkün kılan maddi ve toplumsal koşulları giderek yitiren çelişkili bir mekâna dönüşmektedir.
Bu çelişkili dönüşüm, kamusal mekânın nasıl tanımlanacağına ve kimler tarafından hangi anlamlarla yükleneceğine ilişkin sembolik mücadeleleri de kaçınılmaz biçimde görünür kılmaktadır. Bu bağlamda on yılı aşkın bir süredir yargı süreçlerine konu olan Kadıköy Rıhtımı'nda planan cami projesinin iptal kararının istinaf aşamasında bozulmasıyla birlikte mesele yeniden siyasal ve toplumsal gündemin merkezine taşındı. Diyanet İşleri Başkanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy Belediyesi ve Mimarlar Odası gibi çeşitli kurumsal aktörlerin dahil olduğu bu süreçte, rıhtımın Marmara Denizi’ne bakan burnunda planlanan cami projesine karşı sosyal medyada güçlü bir toplumsal muhalefet ortaya çıktı. İktidarın gündelik yaşamı muhafazakârlaştırma hedefi doğrultusunda kentsel mekânlar üzerinden yürüttüğü sembolik siyasete yönelen bu itirazların, büyük ölçüde kamusal alanın korunmasına yönelik bir refleks etrafında yoğunlaştığı söylenebilir.
Bu çerçevede söz konusu itirazları salt “laik ataklar” ya da ideolojik refleksler olarak değerlendirmek indirgemeci olacaktır. Aksine, bu karşı çıkışların farklı düzlemlerde meşru gerekçelere dayandığını teslim etmek gerekir. Derinleşen ekonomik kriz koşullarında kamusal kaynakların yeni bir dini yapı inşasına tahsis edilmesi, üstelik proje alanının yakın çevresinde halihazırda çok sayıda caminin bulunması ve bu camilerin kapasite ile erişilebilirlik açısından belirgin bir yetersizlik göstermemesi, yeni bir ibadet mekânına duyulan ihtiyacın nesnel dayanaklarını önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Ayrıca proje alanının en yakın konut ve işyeri bölgelerine yüzlerce metre mesafede konumlanması, yapının gündelik ibadet pratikleriyle kuracağı ilişkinin sınırlı olacağına işaret etmektedir. Bu mekânsal kopukluk, söz konusu yapının mahalle ölçeğinde somut bir ihtiyaçtan değil, kentsel siluette görünürlük ve temsil üzerinden anlam kazanan sembolik bir müdahale olarak tasarlandığını düşündürtmektedir. Söz konusu düşünceyi güçlendiren en önemli unsur, caminin Marmara Denizi’nden Boğaz’a giriş hattında ilk bakışta görünür olacak biçimde konumlandırılmasıdır. Söz konusu yer seçimi, yaklaşık bir asır önce Sarayburnu’na dikilen ve Marmara’dan Boğaz’a giren gemileri karşılayan Cumhuriyet’in ilk Atatürk Anıtı ile sürekli bir simgesel karşıtlık kurmakta, bu yönüyle caminin yalnızca bir ibadet yapısı değil, kentsel mekâna yerleştirilen sembolik bir anıt olarak algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Projeye yönelik teknik, işlevsel ve demografik gerekçelerle dile getirilen itirazlar da bu sembolik okumayı pekiştirmektedir.
Ne var ki aynı toplumsal duyarlılığın, Kadıköy’ün kamusal alanlarını doğrudan tahrip eden ve sermaye odaklı dönüşüm projeleri söz konusu olduğunda benzer bir yoğunlukta ortaya çıkmadığı görülmektedir. Kadıköy’de kentsel mücadele bağlamında asıl kırılma, muhalefetin büyük ölçüde yaşam tarzı savunusuna sıkışması ve bu çerçevenin ötesine geçemeyen bir siyasal refleksle, kent suçları karşısında sergilenen sessizlikte görünür hale gelmektedir. Bu seçici tepki repertuarının en çarpıcı örnekleri, son yıllarda Fenerbahçe–Kalamış Yat Limanı ihalesi ve Söğütlüçeşme Tren İstasyonu’nda inşa edilen Terminal AVM sürecinde ortaya çıkmıştır. Kalamış Parkı’nın bir bölümünü de kapsayan yat limanı ihalesi karşısında etkili ve süreklilik arz eden bir muhalefet hattı örülememiş, liman çevresine yapılması planlanan otel ve ticari tesisler ihalenin “yeşil olmayan sermaye” olarak nitelendirilen Koç Holding tarafından kazanılmasıyla, büyük ölçüde sorgulanmadan kabullenilmiştir. Söz konusu sürecin Ali Koç’un MHP Genel Merkezi ziyareti gibi siyasal etkisi yüksek temasları içermesine rağmen bu temaslar kamuoyunda büyük ölçüde görmezden gelinmiş, projenin ekolojik tahribat boyutu sınırlı bir tartışma düzeyiyle gündemde yer bulabilmiştir. Buna karşılık Koç Holding’in yıllardır sürdürdüğü, 10 Kasım ve ulusal bayramlar etrafında örülen duygusal seküler anlatılar, şirketin kamusal imajını seküler yaşam tarzına yönelik bir tehdit üretmediği yönünde çerçevelemiş; bu çerçeve, şirketin kentsel müdahalelerinin yaşam tarzı korkularını tetiklemesini büyük ölçüde bertaraf ederek yöneltilen eleştirilerin etkisini önemli ölçüde zayıflatmıştır. Nihayetinde ihalenin farklı bir sermaye grubuna verilmesi halinde daha güçlü bir toplumsal ve siyasal tepkinin üretileceği varsayımı, muhalefetin ilkesel bir karşı duruştan ziyade yaşam tarzına sıkışmış bir refleksle hareket ettiğini düşündürmektedir. Bu görece rahatlamanın arka planında ise, kent mekânının “yanlış ellere geçmediği” varsayımına dayanan, muhafazakârlaştırılmayacak olma konforuyla beslenen sorunlu bir siyasetsizlik yatmaktadır.
Bu siyasetsizlik, sınıfsal bir perspektiften yoksun olduğu ölçüde, sermayenin kent mekânlarını parça parça ele geçirmesini görünmez kılmakta ve kentsel dönüşüm projelerine yönelik itirazları seçici ve tutarsız hale getirmektedir. Sermaye kaynaklı dönüşüm projelerine karşı tutarlı ve ilkesel bir karşı duruşun üretilememesi, Söğütlüçeşme Tren İstasyonu’nun Terminal AVM’ye dönüştürülmesi sürecinde de açık biçimde gözlemlenmiştir. Park ve deprem toplanma alanlarının halihazırda yetersiz olduğu Kadıköy’de bir kamusal alanın yüzlerce ağaç kesilerek bir “açık hava tüketim merkezine” dönüştürülmesi, kamusal yarar ilkesiyle açık bir çelişki içindedir ve kent hakkının sermaye lehine sistematik biçimde aşındırılmasının güncel bir örneğini teşkil etmektedir. Üstelik Haydarpaşa Garı’nın yıllardır işlevsizleştirildiği bir bağlamda, Söğütlüçeşme’nin de fiilen bir ulaşım merkezi vasfını yitirmesi, bu dönüşümün kent ölçeğindeki etkilerini daha da ağırlaştırmaktadır.
[mailerlite_form form_id=10]
Bu sürecin kamusal alanda nasıl tartışmaya açıldığına bakıldığında, belirleyici olanın medyanın özerk tutumundan ziyade sermayenin bu mecraları nasıl konumlandırdığı görülmektedir. Oksijen Gazetesi gibi, okur profili büyük ölçüde Kadıköy habitusuyla örtüşen mecralarda Terminal AVM’yi olumlayan içeriklerin dolaşıma sokulması, projenin yarattığı ekolojik ve kamusal tahribatın Batılı bir estetik ve “modernleşme” dili üzerinden yumuşatılarak aklanmasına hizmet etmiştir. Benzer biçimde, kendilerini zaman zaman eleştirel ya da bağımsız bir konumda sunan Cüneyt Özdemir ve Özlem Gürses gibi medya figürleri aracılığıyla üretilen içeriklerde de projeye dair eleştirel mesafenin ticari ve kurumsal bağlam karşısında fiilen askıya alındığı görülmektedir. Bu yayın pratikleri, sermayenin kamusal meşruiyetini tahkim etmek ve projeyi eleştirel bir sorgulamadan muaf tutmak üzere medya alanını stratejik biçimde kullanmasının parçası olarak okunmalıdır. Bu sayede sermaye kaynaklı bir kentsel müdahale, eleştirel kamuoyunda dahi “kaçınılmaz”, “modern” ya da “işlevsel” bir dönüşüm olarak yeniden çerçevelenmektedir.
Bu süreçte en çarpıcı tablo, kültür ve sanat çevrelerinin konumlanışında ortaya çıkmaktadır. Kamusal alanların özel sermayeye devredilmesi ve “kültür-sanat” söylemiyle yeniden işlevlendirilmesi, güçlü ve süreklilik arz eden bir itiraz üretmek yerine geniş ölçüde kabullenilmiştir. Bu bağlamda Söğütlüçeşme Tren İstasyonu’nun Terminal AVM’ye dönüştürülme süreci, literatürde artwashing olarak tanımlanan pratiğin yerel ve güncel bir örneğini sunmaktadır. Terminal AVM’nin tiyatro ve konser mekânlarıyla donatılması ve muhalif kimlikle anılan sanatçıların bu alanlarda sahne alması, kamusal mekânın kolektif bir hak alanı olmaktan çıkarılarak piyasalaştırılmış bir yaşam tarzı nesnesine dönüştürülmesini hızlandırmıştır. Bu süreçte sanat ve sanatçılar yalnızca sessiz kalan aktörler olmamış, kamusal alanın metalaştırılmasına doğrudan katkı sunan pratiklerin aktif taşıyıcıları haline gelmişlerdir. Özellikle estetik tercihleri, politik jestleri ve habitusları büyük ölçüde Kadıköy’ün kültürel dokusu tarafından şekillenen, üretimlerini ve kamusal görünürlüklerini uzun yıllar boyunca bu toplumsal çevrenin desteğiyle sürdürebilmiş sanatçıların bu mekânda sahne alması, eleştirimizin ağırlık merkezini daha da belirginleştirmektedir. Bu sanatçılar, varlık koşullarını borçlu oldukları kamusal zeminin piyasalaştırılmasına karşı durmak yerine, söz konusu dönüşümün kültürel meşrulaştırıcıları haline gelmiş; böylece kendilerini besleyen toplumsal çevreyle kurdukları etik ilişkiyi fiilen askıya almışlardır.
Öte yandan Terminal AVM’de içki satışının serbest olması, mekânın tasarım estetiği ve tüketim pratiklerinin Kadıköylü’nün yaşam tarzıyla kolayca örtüşmesi, sermayenin kamusal alana girişini sorunsuzlaştıran bir eşik işlevi görmüştür. “Yaşam tarzına müdahale edilmiyor” duygusu üzerinden kurulan bu konfor alanı, itiraz eşiğini aşağıya çekmiş, kamusal alanın dönüşümüne yönelik muhalefeti zayıflatmıştır. Böylece Kadıköylü, kamusal alanın öznesi olan bir mahalleli konumundan, tüketim pratikleri üzerinden tanımlanan bir müşteri kimliğine doğru itilmiştir.
Bu dönüşüm, “yaşam tarzı savunusu” söyleminin nasıl tersyüz edilebildiğini de açık biçimde göstermektedir. Kamusal alanın özel sermaye tarafından işgal edilmesi, seküler estetik, kültür-sanat etkinlikleri ve tüketim özgürlükleriyle örtüldüğünde, itiraz eşiğinin hızla aşağıya çekildiği görülmektedir. Terminal AVM örneği, kültür-sanatın eleştirel bir karşı-kamusallık üretmek yerine, sermayenin kentsel tahakkümünü görünmez kılan bir ideolojik aygıta dönüşebileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu örnekle somutlaşan deneyim, Kadıköy ölçeğinde yaşananların Türkiye’de seküler muhalefetin daha geniş ve yapısal sınırlarına işaret ettiğini göstermektedir. Kadıköy deneyimi, bu anlamda, sermaye birikim süreçlerinin seküler sembolizm ve kültür-sanat söylemiyle örtüldüğü koşullarda, kentsel talan pratiklerinin büyük ölçüde normalleştirildiğini ortaya koymaktadır; bu süreçte kamusal alan ihlalleri siyasal bir sorun olmaktan çıkarılarak, estetik tercihler ve yaşam tarzı tartışmaları düzeyine indirgenmektedir. Ortaya çıkan tablo, muhalefetin kent, sınıf ve siyaset eksenlerini bir arada düşünmekte zorlandığına itirazı maddi ve siyasal bağlamından kopararak kültürel konfora hapseden bir siyasetsizliğin somut bir tezahürüne işaret etmektedir.
Bu mesele, hangi yaşam tarzının korunuyor olduğu sorusunu dışlamadan, daha geniş bir kentsel ve siyasal çerçevede ele alınmalıdır. Yaşam tarzına yönelik tehdit algısı kuşkusuz meşru ve belirleyicidir; ancak asıl belirleyici olan kentsel mekânların kim tarafından ve hangi çıkarlar doğrultusunda dönüştürüldüğüdür. Sermaye ile onu bugüne kadar besleyen muhafazakâr iktidar arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisi sorgulanmadıkça, bu ilişkiye karşı bütünlüklü bir karşı duruş geliştirilmedikçe, ne kamusal alanlar ne de savunulması gereken yaşam tarzları uzun vadede korunabilir. Zamanla kamusal ve siyasal niteliğini yitirerek denetimli, kontrol altında bir kentsel mekâna dönüştürülen Beyoğlu, yalnızca mekânsal bir kayıp olarak değil, kamusal hafızanın ve muhalif bir kent pratiğinin kaybı olarak okunmalıdır.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, seküler hassasiyetlerle sınırlı, tepkisel ve parçalı bir muhalefetin ötesinde kamusal alanı, kent hakkını ve kolektif yaşamı bütünlüklü biçimde savunan ilkesel bir itiraz eşiğidir. Türkiye bağlamında sekülerlik, çoğu zaman Marx’ın din için kullandığı işlevi üstlenmiş, gerçek maddi ilişkileri görünmez kılan, sınıfsal ve mekânsal tahakkümü örtbas eden bir teselli söylemine dönüşmüştür. Kamusal alan savunusu bu koşullarda, sermaye kaynaklı mekânsal gasplara karşı ilkesel bir mücadele üretmek yerine sembolik kültürel müdahalelere indirgenmiş, siyasal itiraz fa yaşam tarzının korunmasına sıkışmıştır. Oysa kamusal alan savunusu yalnızca işlevsiz bir cami projesine ya da sembolik kültürel müdahalelere karşı çıkmakla sınırlı kalamaz, sermaye kaynaklı her türlü gaspa karşı tutarlı, süreklilik taşıyan ve kendi iç çelişkileriyle yüzleşebilen bir siyasal ve toplumsal pozisyonu gerektirir.
Son kertede mesele tekil projeler ya da sembolik çatışmalar değil, yaşamın bütünüyle sermayenin inisiyatifine terk edilip edilmeyeceğidir. Kadıköy’de açığa çıkan çelişki, bu soruya verilen muğlak ve konforlu yanıtların artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek bir kamusal alan savunusu, ancak antikapitalist bir itiraz eşiğiyle, sermayenin estetik, kültürel ve seküler makyajını kazıyıp altındaki kent suçlarını teşhir edebilecek bir siyasal cesaretle mümkündür. Aksi halde savunulan şey yaşam değil, yalnızca sermayeyle uyumlu bir yaşam tarzı fantezisi olmaya mahkûmdur.
Bir kez daha başvuracak olursak, Marx Das Kapital’in Almanca baskısının önsözünde, anlattığı yıkımı ve sefalet tablosunun yalnızca İngiliz işçi sınıfına özgü olmadığını özellikle vurgular, okura dönerek “de te fabula narratur” der, yani “anlatılan senin hikâyendir.” Kadıköy’de açığa çıkan çelişki de bu nedenle yalnızca yerel, sınırlı ya da istisnai bir durum olarak okunamaz. Burada tarif edilen, Türkiye’de anaakım muhalefetin geniş kesimlerinde karşılığını bulan, siyaseti yaşam tarzı savunusuna indirgeyen ve sınıfsal-siyasal tahakkümü kültürel konfor alanları içinde görünmez kılan ortak bir konumlanıştır. Bu metin, belirli bir semti ya da toplumsal kesimi teşhir etmekten ziyade bu konforlu siyasetsizliğin tüm muhalif alanları nasıl kuşattığını göstermeyi amaçlamaktadır. Zira anlatılan yalnızca Kadıköy’ün değil, kentlerini, kamusal alanlarını ve nihayetinde yaşamlarını sermayenin insafına terk eden herkesin hikâyesidir.
Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.
Comments ()