Kamu vicdanı olarak Twitter
Son on yıldır Twitter her şeyimiz oldu. Dijital gazetelerin, köşe yazılarının, makalelerin dahi gazete kupürü kadar eski sayıldığı bir çağın henüz başındayız. Eski ile yeni üstbaşlığında, ikiliklerden kurulu sorular ve cevaplarla muhatabız. Matbu kitap mı okumalı, e-kitap mı? Flörtler yüz yüze mi olmalı, randevu aplikasyonlarından mı? Sabahları çay mı içilir, kahve mi? Instagram mı, Twitter mı? Kedi mi, köpek mi? Ot mu, çöp mü?
Her biri kendinden menkul bu soruların cevabında kendi biricikliğimizin sınırını çizmek ile işin doğrusunu, olması gerekeni söylemenin keskinliği arasına sıkışıyoruz. Kendi başımızayken verdiğimiz cevaplarla, ortamlarda söylediklerimiz bazen birbirine utangaç halde göz kırpıyor. Çünkü artık hangi soruyu sorduğumuz ve hangi cevabı verdiğimizden daha önemli bir şey var: Nerede ve kime söylediğimiz.
Dolayısıyla bu yazı da kendi sıkışmışlığını yaşıyor: Sosyal medyaya dair sözümüzü Twitter'dan mı etmeli (azami etkileşim asgari gerçek iletişim) yoksa derdi olan ve bütünlüklü bir yazıya mı çevirmeli? Yanlış anlaşılmasın, Twitter'da yazılan her şeyin derdi olmayan ve bütünlükten uzak olduğunu iddia etmiyorum. Meramını anlatmakta oldukça becerikli kullanıcıların hakkını vermek gerekir. Bir odak problemi yaratmamak adına bu kimselerin hakkını teslim etmek gerekir demekle yetinerek bu konuyu geçiyorum.
Gelelim nerede ve kime ne söylediğimizin önemine. Yazmanın tarihe ya da onun bir kesiti ve güncelliğine not düşmek gibi bir iddiası var. Bir de ilgili konunun ortaklaşan bir dert olabileceği varsayımıyla ortak düzlemden tartışabilmek gibi bir amacı. Twitter'da yazmak bu iddiayı ve amacı aynı anda karşılamayacağı için kendi meramımı bir köşe yazısına dönüştürmeyi anlamlı buluyorum. Zira konu birazdan solculara gelecek ve “bir düzlemden” tartışmaya davet edecek.
Son zamanlarda solcular için en revaçtaki Twitter kullanımı uzun mektuplarla üye oldukları siyasi partiden ya da örgütten istifa ettiklerini duyurmak. Bir mücadele aracı olarak kabul edilen, büyük umutlarla örgütlendikleri biricik sosyalist partileri günün sonunda istifalarını kişisel manifestolarıyla paylaştıkları bir şeytan taşlama adresi oluyor. Peki, nasıl oluyor da düzenle kavga etmeye geldiğimiz yer mücadelemizin kişisel meydan muharebesine dönüşüyor?
[mailerlite_form form_id=10]
Akışı özetlemek gerekirse: Şu veya bu siyasi partiden, gelenekten, sivil toplum örgütünden bir kimse örgütleneceği yerde bir olanak görüyor, eleştiriler sıralanıyor, tartışmalar yapılıyor ve programa ikna olunup üye olunuyor. Örgütlenmenin ayırt edici özelliklerinden “dışarıdan eleştirmek yerine içeriden katkı sunarak tartışmak, değişmek, değiştirmek, kolektif aklı yeniden üretmek ya da katkıda bulunmak” konusunda hemfikir olunuyor. Burası oldukça karmaşık. Çünkü titizlikle incelemek gereken sosyolojik, psikolojik, politik farklılıkların bir araya geldiği bir harman yerinden söz ediyoruz. Kavramların zihinlerde ortaklaşmadığı bir toplamın içinde herkesin eteğindeki kavramları orta yere saçtığı tartışmalar veriliyor. Buraya kadar sorun yok. Kolektif aklı, ortak mücadeleyi beslemek için çok elverişli bir ortam olduğuna şüphe de yok.
Sorun, yukarıda bahsedilen farklılıklardan psikolojik olanın tartışmada politik düzlemi yok edecek kadar baskın gelmesi. Dahası ve en kötüsü gerçek bir tartışma imkanının ortadan kalkması. Sorun değiştirmek isterken değişime son derece muhafazakar bir direnç göstermek. Belli oranlarda benzeyip benzetebileceğimiz, değişip dönüştüreceğimiz bir toplumsal mücadelenin yerine eğilip bükülmez benliklerimizi, fikirlerimizi, doğrularımızı dayatmak. İlk “cips-kola-kilit”diyen çocuğun oyunu kazanması gibi, eleştiri, özeleştiri, demokrasi gibi -son derece önemli- kavramları ilk önce ve daha tekrarlı kullananın dayatmalarının görünmezleşmesi ve tartışmaya kapanması. Değiştirmek istediğimizin birlikte dönüştürücü gücünü yadsımak, diyalektiğin yerine ideali koymak.
Hal böyle olunca siyasetin ve sosyal bilimlerin yöntemleri ve kavramları birbirine karışıyor. “Özneler” “ifşa hakkını” kullanarak yirmi dört saat öncesine kadar parçası olduğu, temsil ettiği, bir kuruluna aday olduğu veya toplantısını yönettiği partisinin “suçlarını” Twitter ahalisine şikayet ederek kendi biricikliğini, mağduriyetini ve masumiyetini kamu vicdanına sunuyor. Peki, dahil olduğumuz bir yerin suçlarını şikayet etmekten fazlasını yapmak da devrimci sorumluluğun gereği değil midir? Biz de oradayken bir suç işlenmişse hiçbir dahiliyetimizin olmaması mümkün müdür, samimiysek önce kendimizi “şikayet etmek” gerekli değil midir? Devrimci olmakla iddia edilen mücadele etmenin sözünü vermekse parçası olduğumuz şeyi vicdanlara havale etme sinikliği nereden çıkmıştır?
Sosyalist hareketin tarihi teorik kavgalar, ayrışmalar, hizipler, bölünmeler, siyasi ya da örgütsel yol ayrımlarıyla bezeli upuzun bir yol. Orada olmak kadar olmamanın da politik anlamının olduğu, bunun ilanı ve tartışmasının toplumsal kırılmalara gebe yeni yollar açtığı sınırlı sayıda da olsa örneğimiz var. Peki, kişisel istifa mektupları böyle bir politik anlam taşıyor mu? Örneğin toplumun belleğinde bir siyasi figür temsiliyetine sahip bir siyasi tutsak iseniz Twitter’dan ya da bir gazetenin köşesinden duyurduğunuz istifanın politik tartışma ve anlam yaratması kuvvetle muhtemeldir. İlle de tanınmış bir siyasi figürün istifası mı politik olarak anlamlı ya da tartışmaya değer diye soranlar çıkacaktır. Haklı bir soru da olabilir.
Postmodernizmin salık verdiği yerden bakarsak tekil tekil öznelerin mektuplarını bir araya getirip -ya da getirmesek de olur- bir sivil direnişten bile söz edebiliriz. Tabii başta bahsettiğimiz kime ve nerede söylediğimiz, yani habitus'larımızda imajlar ve simülasyonlarla yaratılan meşruluğu, sanal gerçekliği görmezden gelirsek. Daha açık söylemek gerekirse, personaların kendini Marksist literatür ya da devrimci ilkelerin arkasına saklayarak kendi biricikliğini ortaya koyma çabasıyla sıkıştığı ikilikte gerçeklikten kopuşun, sorumluluktan kaçışın ifadesini görmezsek. Şayet kendimize gerçeklerden gerçek yaratıp, sonra hiç şüphe duymadan ona iman edip, kendisi için devrimciler olacaksak durum başka. Sorun da çözüm de politiktir demeye devam edeceksek mücadeleyi, siyaset yapmayı, politik olanı vicdanlara seslenmek, ahaliye havale etmekle ikame edemeyeceğimiz kadar büyük bir işimiz var. Gelin bir de bunu tartışalım.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()