Kapitalizm nasıl bir halüsinasyona dönüştü?

Kapitalizm nasıl bir halüsinasyona dönüştü?
kapitalizm-halusinasyon

Günümüz koşullarında kapitalizm artık üretim ya da faydaya dayanan "rasyonel" bir yapı olarak kendini göstermiyor; daha ziyade kolektif bir halüsinasyon, sanrılar, duygulanımlar ve spekülatif hayallerle sürdürülen bir ekonomi gibi işliyor. Eskinin “ilerleme” veya “çalışkanlık” anlatıları, yerlerini gereksinimden değil imgelerin hipnotik çekiminden üretilen arzunun belirlediği, sonsuz tüketimin ışıltılı cazibesine bırakıyor. Bir zamanlar kendini sözümona “ampirik” bir sistem olarak kuran bu yapı, vaatlerin, projeksiyonların ve sürükleyici yanılsamaların gerçeküstü atmosferini pekiştiriyor. Bu iklimde ekonomi serbest piyasadan ziyade inancın para birimine, süreklileşmiş gösterinin de neredeyse yönetim biçimine dönüştüğü ruhani bir olay gibi hissediliyor.

Hiperkapitalizm, gerçekdışı olanın gerçek olanı gölgede bırakacağı kadar yoğunlaşarak işler. Bu sarsıcı ortamda, gerçek ile yapay arasındaki sınır elbette anlamsız hale gelir. Yalnızca güvene dayanan kripto para birimleri bir anda milyarlarca dolar değer kazanabilir, bir lüks marka sıradan bir nesneyi aşkın ikon haline getirebilir veya bir sosyal medya platformu kişisel kimliği süreklileşmiş performansa dönüştürebilir. Mesela NFT’ler (dijital görsellerin dijital temsilleri) bu dönüşümü absürt bir açıklıkla ortaya koyar: değer artık maddi varlığa değil, onun etrafında üretilen halüsinatif aura’ya bağlanır. Sistem, istikrarla değil çarkları döndürmeye devam eden göz kamaştırıcı, baştan çıkarıcı yanılsamaları sürekli üretme kapasitesiyle ayakta kalır.

Ancak bu ışıltılı yüzeyin altında derin bir yönelim bozukluğu da yatar. Ekonomi hepimizin ortağı olduğu bir çılgınlığa dönüştüğünde, bu ekonominin içindeki yaşam da belirsizliğin bitmek bilmeyen koreografisi haline gelir. Bireyler, anlamın istikrarsızlaştığı, gerçeğin gerçek-olmayanla maskelendiği, ekonomik katılımın iradeyle değil sürekli dikkat gerektiren bir gösteriye katılmakla ilgili olduğu bir dünyada yol alırlar. Gerçeküstü görünen gündelik bir duruma dönüşür ve soru artık kapitalizmin nasıl işlediği değil insanı hem büyülerken hem de tüketmeyi nasıl başardığı olur. Bu halüsinatif mercek, bizim sadece kapitalizmde yaşamadığımızı, aynı zamanda onun rüyasının içinde yaşadığımızı, büyülenme ve baş dönmesi arasında asılı kaldığımızı, giderek yegane gerçeklik gibi hissettiren bir illüzyona katılmaya zorlandığımızı ortaya koyar.

İllüzyonun metalaştırılması

Hiperkapitalizm, nesneleri değil nesnelerin etrafındaki atmosferleri satma sanatını mükemmelleştirmiştir; bu, metalaşmadan illüzyona doğru bir evrimdir. Bu ekonomide ürün, kendisinin etrafında inşa edilen bütün duyusal ve sembolik öğelerin yalnızca bir bahanesidir. Mesela bir el çantası artık eşyalarınızı taşıma aracı değil aidiyetin bir sembolüdür; tatil artık bir yolculuk değil fotoğraflar için optimize edilmiş, özenle hazırlanmış bir deneyimdir; bir fincan kahve bile emperyalizmin çalışma biçimini gölgeleyen estetik bir ritüel haline gelmiştir.

Kısacası emtia, başka türlüsü hayal edilemeyen hayata açılan geniş bir kapıdır. Bu, öylesine titizlikle kurgulanmış bir anlatıdır ki yanılsama bizzat nesnenin kendisinden daha ikna edici olur. Bu anlamda pazarlama, piyasada neredeyse yarı-spiritüel bir rol üstlenir ve doğru tüketim yapıldığında kişinin “kim olabileceğine” dair vizyonlar sunar. “Bir ürün satın almıyorsunuz, bir yaşam tarzı satın alıyorsunuz” şeklindeki tanıdık slogan da bu sessiz gerçeği açığa çıkarır: kapitalizm çoktandır satın alma ve tüketme yoluyla aşkınlığı vadeden illüzyonlar satmaktadır.

Bu yanılsama üretimi özellikle lüks kültüründe belirginleşir, burada maddiyat çoğu zaman onu çevreleyen aura kadar önemli değildir. Yüzlerce dolara satılan bir tasarım tişört, kumaşı için değil taşıdığı simgesel güç, ayrıcalıklılık fantezisi için satın alınır. Zira lüks, değeri zorunlulukla olan ilişkisi azaldıkça artan yegâne metadır. İşte bu tersyüz ediş, dünyanın her yerinde işleyen halüsinatif mantığı özetler: bir ürün faydadan ne kadar uzaklaşırsa, yanılsaması o kadar etkili hale gelir. Benzer şekilde, wellness kültürü de dinginlik, saflık, denge gibi soyut duyguları metalaştırarak zihinsel durumları satılabilir ürüne dönüştürür. Meditasyon uygulamaları, detoks kampları, mindfulness abonelikleri: hepsi, sanki huzur satın alınabilir bir şeymiş gibi, tüketim yoluyla içsel dönüşüm vadeder. Yanılsama yalnızca estetik değildir, terapötik bir boyut kazanır ve çoğu zaman sakinleştirdiğini iddia ettiği kaygıları sıklıkla yeniden üreten bir sistem içinde kısa süreli duygusal rahatlama sağlar.

Hepimizin üyesi olduğumuz dijital platformlar da yanılsamanın ticarileştirilmesini, bizzat kimliği pazarlanabilir bir ürüne dönüştürerek genişletir. Sosyal medya, benlikle onun temsili arasındaki sınırı bulanıklaştırır ve bireyleri kendilerini marka gibi kurgulamaya, görünürlük için optimize edilmiş yaşayan yanılsamalara dönüşmeye teşvik eder.

“Influencer” figürü bu dönüşümün mükemmel bir örneğidir: ekonomik değeri bir beceriden ya da zanaatten değil, yarattığı imajdan türeten bir figürdür. Hayatı, başkalarının bir tür fantezi olarak tükettiği, titizlikle düzenlenmiş estetik performanslara dönüşür. Yanılsama karşılıklıdır: izleyici influencerlarda zahmetsizce yüceltilmiş görünen bir yaşam tahayyülü bulur, influencer da varlığını sürdürebilmek için bu fanteziyi sürdürmeye bağımlıdır. Bu dinamikte, yanılsama kapitalizmin yan ürünü değil en rafine emtiası haline gelir—üretilir, satılır, tüketilir ve gerçeklikle bağını kesmiş bir sistem içinde anlam arayışı uğruna sonsuza dek yeniden üretilir.

[mailerlite_form form_id=16]

Spekülatif hezeyan ve yeni değer rejimi

Halüsinatif hiperkapitalizmde spekülasyon, ekonominin yan ürünü değil işleyişin baskın biçimi haline gelir. Değer artık üretime, emeğe ya da maddi kalıcılığa dayanmaz; maddeden kopuk, serbestçe yüzen, özden çok beklentiden ve abartıdan doğan bir şeye dönüşür. Piyasa, inancın tek bir gecede değeri var edebildiği bir rüya âlemi gibi davranır. Kripto paralar bu mantığın en çarpıcı örneğidir: herhangi bir içsel faydası olmayan paralar, yalnızca yeterince insan kısa bir süreliğine onlara inanmayı seçtiği için astronomik değerlere ulaşabilir. Bu, herkesin gerçek olduğunda ısrar ettiği bir halüsinasyona bahis oynamak gibidir. Bu spekülatif hezeyan, piyasaları kolektif fantezilere dönüştürür ve fırsatla yanılsama arasındaki çizgiyi giderek daha belirsiz kılar.

Yeni değer rejimi, milyonlarca dolar eden varlık sınıflarına dönüştürülen, sonsuz kez çoğaltılabilir ve maddi ağırlığı olmayan dijital görseller olan NFT'ler gibi olgularda en saf ifadesine ulaşır. Bu absürtlük kasıtlıdır, nesne ne kadar az maddiyse değerinin bir halüsinasyon olduğunu o kadar deşifre eder. Bir ev fiyatına satılan pikselli bir avatar, çağın sembolü haline geliverir: Değer artık bir şeyin ne olduğunun değil neyi simgeleyebildiğinin karşılığıdır. Bu mantık, kârlılığı nedeniyle değil, anlatısı sayesinde değer kazanan teknoloji unicorn’larına da uzanır. Theranos ya da WeWork gibi şirketler yaratıcı deha, vizyoner bir topluluk, dünyayı değiştirecek teknoloji gibi anlatılar üzerine servetler inşa etmiştir. Gerçeklikten çoğu zaman kopuk olan bu anlatılar, milyarları harekete geçirebilecek kadar güçlü ekonomik motorlara dönüşmüştür. Böyle durumlarda piyasa, en uygulanabilir girişimi değil “en ikna edici halüsinasyonu” ödüllendirir.

Bu spekülatif dönüş, istikrardan ziyade oynaklık tarafından şekillenen bir ekonomik manzara, servetlerin bir söylenti hızında kabarıp çöktüğü hezeyanlar üretir. Aynı zamanda psikolojik bir durum da yaratır: Geri kalmamak için sürekli bir sonraki dalgayı, bir sonraki balonu, bir sonraki “vizyoner” vaadi kovalamak gerektiği hissini besler. “Erken girmenin” vaadi dünyevi bir kurtuluş biçimine dönüşür. Spekülasyon, tıpkı kumar gibi bağımlılık yapar: risk, heyecan, ödül, çöküş. Ve her bağımlılık sistemi gibi belirsizlikten beslenir. Yeni değer rejimi, gerçekliğin algının hep bir adım gerisinde kaldığı, hakikatin ivmeye tabi olduğu ve sınırsız, ateşli, halüsinatif ekonomik tahayyülün neyin değer sayılacağını belirlediği bir dünya yaratır. Bu sersemletici iklimde, inanç en güçlü meta haline gelir.

Saykodelik kontrol olarak dikkat ekonomisi

Halüsinatif hiperkapitalizmde dijital platformlar, dikkati sürekli düşük yoğunlukta bir hipnoz halinde tutmak üzere tasarlanmış ortamları—bilinci yakalamakla kalmayıp onu düzenlemek için inşa edilmiş mimariler olarak işlev görür. Sonsuz kaydırma, bildirim simgelerinin titreyişi, kişiselleştirilmiş içeriğin algoritmik akışı; tümü kontrollü mikro-dozlar halinde uyarım yaratan mekanizmalar gibi çalışır. Dikkati yalnızca ele geçirmez, bilinci yeniden düzenler. Kullanıcı, zamanın düzenli yenilemeler içinde eriyip gittiği ritmik ve sürükleyici bir akışa taşınır. Zaman akışı “cepte taşınan bir slot makinesi” diye sembolize edilir ancak bu benzetme bile sistemin karmaşıklığını anlatmak için yeterli değildir: bir slot makinesi yalnızca cezbediciyken, sosyal medya hem uyaran hem yatıştıran bir zihinsel sürüklenme hali üretir. Deneyim, tesadüfi değildir; titizlikle tasarlanmış renkli, büyüleyici, sersemletici bir saykodelik döngüyü andırır.

Bu saykodelik denetim, benliğin kendisiyle gösteri arasındaki sınırı bulanıklaştıran hiper-gerçek kimliklerin ve küratöryel performansların üretilmesiyle sürdürülür. Kullanıcılar, bu halüsinatif ekosistemde hem özne hem de meta haline gelir. Çekici bir dijital varlığı koruma baskısı, tüketim için tasarlanmış idealleştirilmiş bir benliğin üretimini teşvik eder. Artık herkes kendisinin influencer'ı olur. Ancak bu süreçte kimlik parçalanır, filtrelenir, pürüzsüzleştirilir—özgünlük için değil görünürlük için optimize edilmiş bir persona haline gelir. Platform, kullanıcıların kendilerinin gerçekmiş gibi görünen ama tam da gerçek olmadıkları için inandırıcı olan versiyonlarını sahneledikleri, devasa bir gösteriye dönüşür. Bu hezeyan sermaye için kusursuz çalışır: kişi imajını sürdürmeye ne kadar çok yatırım yaparsa, sosyal medyanın dikkat mimarisine o kadar derinden bağlanır.

Bu denetim modelinin politik boyutu incelikli ve derindir. Bilinci sürekli uyarımla doyuran dikkat ekonomisi, aşırı meşgul ama yetkinliği olmayan bir nüfus üretir. İnsan sürekli izler, tıklar, tepki verir; ancak nadiren gerçekten müdahil olur. Öfke tüketilebilir bir döngüye dönüşür, toplumsal meseleler birer trende indirgenir, aktivizm ise estetiğe dönüşür. Bilginin bolluğu paradoksal biçimde bir hissizleşme, özenle tasarlanmış bir merhamet yorgunluğu yaratır. Bu durumda halüsinasyon yönetim biçimi haline gelir: dikkat dağınıklığı düşüncenin, içine çekilme anlama kapasitesinin, uyarım iradenin yerini alır. Dijital hayatın saykodelik yüzeyi, renkleri, ekran kaydırmalarını ve mikro-performanslarıyla daha sessiz bir gerçeği gizler: günümüzde kontrol baskıyla değil baştan çıkarmayla, sansürle değil doyurucu aşırılık yoluyla işletilir.

[mailerlite_form form_id=10]

Felaketin göz kamaştıran estetiği

Halüsinatif hiperkapitalizmde felaket, yüzleşilmesi gereken bir durumdan ziyade izlenen, stilize edilen ve sürekli dolaşıma sokulan estetik bir olaya dönüşür. İklim felaketleri, sinematik panoramalar gibi süzülen drone görüntüleriyle aktarılır mesela; fırtınalar bir gerilim filmi anlatısıyla sunulur; orman yangınları, yıkımı güzelliğe dönüştüren zaman atlamalı videolarla kaydedilir. Krizin görsel söz dağarcığı çoğu zaman sanat fotoğrafçılığını ya da yüksek bütçeli sinemayı andırır: çökmüş evlerin üzerinde ağır çekim geçişler, yanan ufukların doygun renkleri, sel sularının önünde beliren silüetler… Dünyanın sonu, her zaman yüksek çözünürlüklü izlenir. Bu sadece bir temsil değil aynı zamanda incelikli bir uyuşturmadır; gerçek acıyı görsel olarak tüketilebilir bir şeye dönüştürmenin yoludur. Böylece felaket izleyiciyi gösterilenlerin aciliyetinden uzaklaştıran, ürkütücü bir parıltı, baştan çıkarıcı bir ışıltı kazanır.

Bu estetikleştirme yalnızca medyayla sınırlı kalmaz, kültürün tamamına yayılır ve kıyametvari, baskın bir stile dönüşür. Örneğin kıyamet-sonrası moda tahayyülü, “yıkım estetiğinin” ve “çöküş şıklığının” giderek popülerleşmesi, çürümeye dair bu tuhaf çekimi gösterir. Filmler ve diziler, distopyayı öylesine özenli bir görsellikle sunar ki, yıkımı seyretmek de tuhaf bir biçimde haz verebilir. Doğa belgeselleri bile bu dinamiğin parçasıdır: bir buzulu çöküş anında izlerken, görüntü buz ve ışığın koreografisi gibi çerçevelenir, endişe yerine hayranlık uyandırır. Böylece felaket bir tür yücelik haline erişir. 18. yüzyıldaki harabe tutkusunu, çürümeyi romantikleştiren estetik ilgiyi yankılar. Ancak günümüzde fark yaratan şey hızdır: çürüme yüzyıllar sonra değil gerçek zamanda gerçekleşir.

Bu estetik gösterişin elbette politik sonuçları vardır, çünkü krizi harekete geçirici bir güç olmaktan çıkarıp bir gösteriye dönüştürür. Başımıza gelen felaketler durmadan birer “içerik” olarak tüketildiğinde, farkındalık ile eylem arasındaki mesafe kapanamayacak ölçüde büyür. İnsanlar çöküş imgelerine doymuş hale gelir, ancak sorumluluk almaya ya da müdahale etmeye davet eden bağlamlardan yoksun bırakılır. Felaketin gösterileşmesi, onu üreten koşulları normalleştirir; onları kaçınılmaz, neredeyse doğal kılar. Bu halüsinatif algı biçiminde kriz, yapısal olmaktan çok atmosferik, değiştirilmesi gereken bir şeyden çok katlanılması gereken bir şey haline gelir. Böylece felaketin göz kamaştıran estetiği, onu yaratan sistemi besler: yıkımı görsel olarak büyüleyici hale getirerek öfkeyi köreltir, korkuyu emer ve sonunda kolektif tehlikeyi pasif, hatta yer yer haz veren bir seyir deneyimine dönüştürür.

Uyarılma ve tükeniş

Hiperkapitalizm garip bir farmakoloji de üretir: hepimizi uyarmak için uyuşturur. Ekonomi, gündelik hayatı sürekli yenilikle doldurur; yeni uygulamalar, yeni trendler, yeni mikro-hazlar, her biri küçük birer heyecan dozu vadeder. Bu kesintisiz uyarım akışı bir tür uyuşturucu gibi işleyerek insanları büyülenmiş, oyalanmış ve geçici olarak yatıştırılmış halde tutar. Bu haliyle kapitalizm stokları asla tükenmeyen uyuşturucu satıcısı gibidir. Mizah videolarının, mikro içeriklerin ve algoritmik olarak seçilmiş zevklerin hiç durmadan dolaşıma girmesi, hafif bir sarhoşluk hali, kullanıcıyı sisteme bağlı tutan düşük yoğunluklu bir “yükseklik” yaratır. İnsanlar hayatın kırılganlık, eşitsizlik, ekolojik kaygı gibi yapısal baskılarıyla yüzleşmek yerine, bir sonraki dijital doza yönlendirilir. Bu sistemin başarısı, ürkütücü gerçeklerin dayanılmaz hale geldiği anda mikro-hazlar sunabilmesinde yatar.

Yine de uyarılmanın bir bedeli vardır, tükenmişlik de onun kaçınılmaz sonucudur. Hiperkapitalist yaşamın sürekli bağlantıda olma hali, kendini geliştirme kisvesi altındaki verimlilik baskıları, 7/24 yanıt verme zorunluluğuyla örülü çılgın temposu aşırı uyarılmış ama derinden tükenmiş bir toplum üretir. Tükenmişlik, istisna değil adeta norm haline gelir. Dinlenmek bile tam anlamıyla dinlenmeye dönüşemez çünkü uyarım ortamın kendisine sinmiştir, her yerde ve her zaman müdahalecidir. Bildirimler uykuyu böler, akışlar dikkati dağıtır ve her boşluğa sızar. Uyuşturucu etkisi azalır, hiçbir uyarılmanın maskeleyemeyeceği daha derin bir yorgunluk açığa çıkar. Böylece hiperkapitalizm yükselişler ve çöküşler döngüsüne dönüşür—beklenti, coşku, tükeniş ve yeniden başa sarış tıpkı kendi yarattığı bağımlılık döngülerini andırır.

Uyarılmadan tükenişe, tükenişten yeniden uyarılmaya bu dalgalanma sistemin bir arızası değil, hayatta kalışının ana motorudur. Yorgunluk direniş kapasitesini zayıflatır, alternatif dünyaları hayal etmeyi ya da onları kovalamak için gerekli enerjiyi toplamayı zorlaştırır. Bu sırada uyarım geçici bir rahatlama sunar ve tükenmiş özneyi yeniden katılıma çağırır. Döngü kendi kendini besler: uyarılma tükenişin nedenlerini görünmez kılar, tükeniş ise uyarılmaya bağımlılığı artırır. Bu anlamda hiperkapitalizm, bireyleri tam çökmeyecek kadar ayakta tutan ama itiraz edemeyecek kadar yoran, narkotik bir ekoloji olarak işler. Narkotiğin politikası ince ama etkilidir: büyüleme ile tükenmenin sürekli yer değiştirmesi sayesinde sistem baskıyla değil, yorgunlukla yönetir; tükenmişliği bir denetim biçimine, uyarımı ise halihazırdaki halüsinasyonu ayakta tutan bir yatıştırıcıya dönüştürür.

Kapatırken…

Bu büyük halüsinasyonun dağılıp dağılmayacağını tartışmak, yalnızca yapılar üzerinden değil aynı zamanda algılar üzerinden yöneten bir sisteme karşı koymanın zorluğuyla yüzleşmektir. Hiperkapitalizm yalnızca yanılsamalar sunmaz, gerçekliği deneyimleme merceğimizi de biçimlendirir. Eğlence, kimlik, hatta kriz bile gösterinin içine alındığında, eleştiri bir müdahale olmaktan çıkıp başka bir estetik seçenek, bir tavır haline gelme riski taşır. Halüsinasyonun dışına çıkma girişimleri çoğu zaman içerik olarak yeniden sisteme döner: minimal yaşam bir yaşam tarzı markasına dönüşür, antikapitalist duygular bile birer  pazarlama stratejisine çevrilir, hakikat çağrıları ise özenle düzenlenmiş kusurluluk estetiğine indirgenir. Sistem, direnişi yeni bir gösteri türüne dönüştürerek sindirir.

Yine de her halüsinasyonun içinde bazı çatlaklar belirir ve hiperkapitalizmin yoğunluğu, ışıltısının yapaylığını açığa çıkaran uyumsuzluk anları üretir. Bu çatlaklar genellikle yanılsamanın maddi gerçeklikle çarpıştığı noktalarda—bir lüks markanın fantezisi emek sömürüsünün arka planında dağıldığında, bir teknoloji ütopyası gözetim skandallarıyla kesintiye uğradığında ya da iklim felaketi simülasyonu inkar edilemez bir şiddetle kırdığında ortaya çıkar. Bu anlar kısa süreli uyanışlar gibi işlev görür, bilinci sarsarak trans halinden çıkarır. Örneğin FTX’in ani çöküşü, bir gecede buharlaşabilen inanç ekonomilerini görünür kılarak değerden çok gösteriye, şişirilen beklentiye ve anlatıya duyulan kolektif inanç üzerine kurulu bir finans evrenini açığa çıkarmıştır. Kitlesel tükenmişlik ve yükselen ruh sağlığı krizleri, sürekli uyarımın akışını kesintiye uğratan kolektif bir yorgunluğun işareti olarak belirmiştir. Bu çatlaklar halüsinasyonu bütünüyle parçalamaz ancak onun sınırlarını görünür kılar.

Halüsinasyonu dağıtmanın olanağı tek bir “uyanışta” değil, içine çekilmeye karşı direnen algı biçimleri geliştirmekte yatar. Bu, hiperkapitalizmin metalaştırmakta zorlandığı yavaşlık, dikkatlilik, bedensel varoluş gibi deneyim biçimlerini yeniden sahiplenmeyi gerektirir. Aynı zamanda mevcut düzenin kaçınılmazlığına meydan okuyan kolektif tahayyüllere ihtiyaç vardır çünkü karşı-anlatılar güçlendikçe halüsinasyon zayıflar. Dayanışma ağları, iklim hareketleri, emek örgütlenmeleri… Bütün bu pratikler, gösterinin mantığının etkisini yitirdiği küçük gerçeklik alanları yaratır. Yine de yol hep engebelidir: yanılsamalar caziptir çünkü teselli, uyum ve kaçış sunarlar. Onları kırmak yalnızca berraklık değil dayanma gücü de gerektirir. Ancak direniş imkansız olduğu için değil, halüsinasyon uyarlanabilir olduğu, evrildiği ve elinden kaçanı yeniden içine çekmeye her an hazır olduğu için sorular cevapsız kalır. Asıl mesele, bu çatlakların içinde yeterince uzun süre kalıp onları farklı bir dünyaya doğru genişletebilmektir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.