Keder cemi

Keder cemi
Fotoğraf: Bilal Seçkin.

Felek dediğimiz büyük hocadır, seçip seçip iyisini alıyor “Bende Şu Dünyaya Geldim Geleli” türküsünden

Muhtelif menkıbelerde rivayet edildiği üzere, melek Cebrail Kerbela’da yaşanacakları Muhammed Peygamber’e önceden bildirir. Torunlarının kendi ümmeti tarafından ezayla öldürüleceğini öğrenen Muhammed Mustafa ağlayıp feryat eder. Peygamber’in bu halini görüp nedenini soran halefi İmam Ali, evladının başına gelecekleri duyunca figana katılır.

Resulullah ile Şah-ı Merdan’ı gözyaşı dökerken bulan Fatıma Ana bakar ki onlar ağlıyor, sebebini dahi sormaz, o da başlar ağlamaya. Yavrularının akıbetini öğrendiği vakit söylediği ise kanaatimce rivayetin en mühim ve can alıcı yanıdır: “Ya bunun yasını kim tutacak?” Yas, sağalmanın birinci şartıdır. Yasla sarılmayan yara -bilhassa müşterek yaralar- kabuk bağlamaz, kuşaklar boyunca kanamaya devam eder.

Sırrı Süreyya Önder, Hrant Dink anısına Mülkiye’de düzenlenen bir toplantıda Kerbela’yı emsal göstererek “devreden toplumsal travmadan” bahsetmiş, burada söylediklerini de daha sonra “Kerem öldürmeyen âşıklar” başlıklı yazısında anlatmıştı.

Kısaca şöyle: Dinleyiciler defalarca kulak verdikleri Kerbela menkıbelerinin sonunu gayet iyi bililirler ama her seferinde umut ederek dinlerler. İmam Hüseyin kafilesindekiler çoluk çocuk dahil çölde kuşatılır, kimse ağlamaz. Abbas’ın Fırat’a gidip de dönmeyeceği bilinir, kimse ağlamaz. Ali Ekber, Kasım, Abdullah öldürülür, kimse ağlamaz. Şehriban Ana, “Damarımda kanım kurudu,” deyip “medet, mürvet” dilediğinde de Asgar’ın bağrı susuzluktan yandığında da derin nefesler alınıp iç geçirilir ama gene kimse ağlamaz… Sahraya tekmesini vurup su çıkaran Hüseyin, elbette Yezid’in ordusunu yenecek kudrete de sahiptir. Ancak Allah’a verdiği şehitlik ikrarına sadık kalarak çektiği türlü çileler, sükunet içinde dinlenir, her anı sıradan bir Ehl-i Beyt âşığını kederden kedere gark edecek anlatı boyunca kimse ağlamaz.

“Hikayenin ağlanacak yeri” gelmemiştir henüz. “Ne zaman ki ‘Hüseyin attan düşer, sahrayı Kerbela’ya’, halk o zaman ağlamaya başlar,” diye anlatır Sırrı Süreyya Önder. “Ağlanan şey hikâyede umudun kalmaması değildir aslında. Atlı zalimler karşısında yaya kalmaktır,” diye de ekler.

Cümlemizin süvarisi

Azrail, Sırrı Süreyya’nın kalp evini kuşattığında kimse mucizeden şüphe etmedi. O, cümlemizin süvarisiydi (cümlenin hem “tümce” hem “herkes” manalarıyla). Ölüme karşı yaşamın delisiydi (delinin hem bir şeye tutkulu hem kılavuzluk eden manalarıyla). Ecelin çemberini kırmak yerine gömleğini giydiyse, muhakkak hepimizin hayrına verdiği bir ikrar yüzündendir. Sırrı Süreyya’nın gidişinin ardından, kederde ortaklaşmak hususunda Kerbela’dan hallice bir çöl olan memleketin birbirinden ırak muhitleri yas bağladı. Zamanımızın atlı zalimleri karşısında yaya kalmış gibiyiz.

Ortaklaştığımız yegane duygu keder değil öte yandan. Önder’de vücut bulan haysiyete, erdeme, bilgeliğe tanık ve yoldaş olmanın ferahlığıyla bu dünyada, bu zamanda, hele hele bu memlekette böyle de var olunabileceğini görmenin akıl almaz heyecanı da var.

Sırrı Süreyya Önder’in uğurlaması, deyim yerindeyse yetmiş iki milleti bir araya getirdi. “Kün” demekle var olmaz elbette böylesi bir hemhallik. O halde, neydi cümle âlemi kederde cem eden? Bu soruya verilecek yanıtların, mümkün bir ortak yaşamın membaına işaret edebileceğini düşünüyorum.

Aklım iki yanıta erdi: İlki, onun suretinde görünen insan-ı kamil. Sırrı Süreyya Önder, şeriat (ister sosyalizm ister onun İslam yorumu olan ‘sol ilahiyat’ olarak okunsun), tarikat, hakikat ve marifetleri itibarıyla nefsinin mertebesini, memleket rakımıyla kıyaslanamayacak irtifada var etmişti. İkincisi, onun anlattığı hikayelerle dirilen hafıza ve -yüzleşme diyemesek de- yüz yüze gelinen ortak geçmiş. Önder’in yasını tutan herkes, eksik kalan bütün matemler niyetine karalar bağladı.

Ney’in Sırrı

Hikaye anlatıcılığı, herkesin bildiği üzere, Sırrı Süreyya'nın alametifarikalarındandı. Öte yandan, “bir şeyi layıkıyla hikaye edebilen insan” olması, hakikat söyleyiciliğiyle birlikte anılmazsa noksan kalır, içi boşalır. Rivayet türlü türlüdür.

Polatlılı Midas’ın hikayesi daha çok bilinir ama ben Mevlana’nın üfürdüğü neyden işittiğimi aktaracağım. Anlatılana göre, Muhammed Peygamber, Miraç’ta Allah’tan aldığı sırrı İmam Ali’ye emanet eder ve bunları kimseye söylememesini tembihler. Ancak yüklendiği sır, Ali’nin içine sığmaz, gider kör bir kuyuya bağırır: “Ey Kuyu! Resul-i Ekrem bana şu şu sırları verdi!” Sır kapısı Ali’nin içine sığmayanı kuyu da taşıyamaz, taşıp etrafındaki kamışları bu sırlarla sular. İşte bu kamışlardan yapılan ney de üflendikçe hakikati söyler.

Bakir anlatım

Sırrı Süreyya Önder, yalnız hikaye anlatıcısı değil hakikat söyleyiciydi de. Türkiye denen kör kuyunun hakikatlerini sağır sultanlara dahi duyurdu. Ne söylediğinden daha çok nasıl söylediği konuşuldu.

Walter Benjamin, “Bir hikayeyi hafızaya mal etmekte hiçbir şey (…) o veciz, bakir anlatım kadar etkili değildir,” der “Hikaye Anlatıcısı” başlıklı denemesinde.  Önder’in hakikati söylerken tutturduğu makam da “bakir” anlatımdı. Geleneksel olanı otantikleştirmedi etmedi, mitik olanı gizeme büründürmedi, dramatik olanı dramatize etmedi. Bakir anlatım, yalnız sanatı için değil politik söylemi için de geçerliydi. Müellifi olduğu “Seni başkan yaptırmayacağız!” itirazı, bunun en yalın örneğiydi.

Yergisine giydirdiği gülmeceye, hicvinin hedefi olanlar da “tıkırtı nerden geliyor” arsızlığıyla güldüğü vakit “Kendinizi bilseniz, oturur ağlarsınız,” demeyi ihmal etmedi.

Çoğunlukla "Anadolu’nun bağrına" imlendi adresi. Elbette “buralıydı” ama ondan da evvel Beynelmilel bir kavganın eriydi, “Yarısı buradaysa” kalbinin, yarısı hem her yerdeydi hem yersiz-yurtsuzdu. Gevendenin de fahişenin de hikayesini anlattı.

Hayatımızda hükmü olan hikaye eyleyici

“Adı size ne kadar tanıdık gelirse gelsin, hikaye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü yok,” diyerek başlar Benjamin “Hikaye Anlatıcısı” denemesine. Sırrı Süreyya Önder, hayatımızda hükmü olan bir anlatıcıydı. Anlattığını “dinleyenlerin deneyimi haline” getirmek için çabalayan bir eyleyiciydi de. Eyleyici ile eyleyen arasındaki nüans, ilkinin bir olayı başlatan, bir hali değiştiren rolüdür. Gezi’nin girizgahını Sırrı Süreyya yaptı mesela. Ardından milyonlarca sıradan kahraman sokağı ve meydanı sahne edip “hem yazdı hem oynadı.”

Eyleyiciliğinin kapsama alanı siyasal sınırlar aştı. Kişisel bir anımı tanık göstereceğim: Gezi günlerini Ankara’da, çoğunlukla da ODTÜ’de yaşadım. Kendini “Türk milliyetçisi” olarak tanımlayan bir öğrencinin eylemlere, etkinliklere, forumlara ısrarlı katılımı dikkatimi çekmiş, motivasyonunu sormuştum. Türk mitolojisinde ağaç kültünden bahsedip “Göçer Türkler konacakları yere vardıklarında ilk iş oradaki bir ağaca sarılırlarmış. Sırrı Süreyya Önder’in ağaçlara sarılması bunu hatırlattı,” diye yanıtlamıştı.

“Kendi cenazesin kılan âşıktır”

“Ölüm, hikaye anlatıcısının anlatabileceği her şeyin teminatıdır. Hikayeci, yetkisini ölümden ödünç almıştır,” der Benjamin. Sırrı Süreyya Önder’in sinema ve diziler üstüne yazdığı köşesinin son iki yazısı ölüm hakkındaydı. İlkini çocukluk arkadaşı Kahtalı Mıçe’nin, diğerini Maçkalı Volkan’ın ardından kaleme almıştı. “Ya senin yazını kim yazacak?” diye geçirmiştim içimden.

Meğer onu da yazmış. Mıçe’ye vedasında, kendi selasını kaydedip cenazesinde bunu okutan Adıyamanlı gazelhan Sait Hafız’ı anlatıyordu. Gazelhan’ın cenazesine çocuk yaşlarda katılan Sırrı Süreyya, merhumun ruhuna Davut Sulari’den bir dörtlük okumuştu: “Benden sorulursa âşık olanlar / Manen pir elinden dolan âşıktır / Meclis olup değerini bulanlar/ Kendi cenazesin kılan âşıktır.”

Söylediği gibi oldu, kendi cenazesini kendi kıldı Sırrı Süreyya. Tabutta yatan da deveyi yeden de gene oydu. Meclis olup omuz verenler, onun yükünü omzuna alma sözü verenler, onun yaşarken yüklerine omuz verdikleriydi.

Sırrı Süreyya’nın ruhu

Kızılbaş Alevi cenazelerinde mealen şunlar söylenir: “Bu Can Hakk’a yürüdü, ruhu ortada kaldı. Hakk’a teslim olan bedendir.”

Ruhu, yani duyguları, Sırrı Süreyya Önder’in varlığının belkemiğiydi. Duygular, hikayesinin sadece muhtevası ya da üslubunda baskın olmakla kalmıyordu, bizzat kurucu görevleri vardı. Bir söyleşisinde “içimdeki sinema yapma duygusu” dediğinde hissetmiştim bunu. Muhasebesi tablolarla tutulan, sağlaması sayılarla yapılan -ama organik ama yapay- bir aklın hüküm sürdüğü şu dünyada, sırtını duygulara yaslamak müthiş bir varoluş değil mi?

Peki ya “Hakk’a teslim olan” bedense, Sırrı’nın ruhu yani hissettiği ve hissettirdiği duygular şimdi nerede? Duygular göçüp gitmezler, hissedenleriyle yaşarkalırlar.

Helalleşme

Helalleşme işteş bir eylemdir. Helallik sadece verilmez, aynı zamanda bir vaatte bulunur. Cenaze duası şöyle devam eder: “Hakk’a teslim olan bedendir. Ona bedensiz kalmanın acısını çektirmeyelim. Bu Can’ın ruhunu, özünüzde yaşatabilir misiniz?” Dede sorar üç kere, cemaat üç kere yanıtlar: “İsteriz!”

Sırrı Süreyya Önder’in bedeni de ruhu da en çok BARIŞ yükünü taşıdı? Sormaya lüzum var mı? “İsteriz! İsteriz! İsteriz!”

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.