Ken Loach ve Édouard Louis: “Sanat ve Siyaset Konuşmaları”

Ken Loach ve Édouard Louis: “Sanat ve Siyaset Konuşmaları”
LL

İki farklı ülkeden, iki farklı kuşaktan iki sanatçı, Ken Loach ve Édouard Louis, sanatı, sinemayı, edebiyatı ve bunların günümüzdeki rolünü tartışıyor. Sanat, sınıf şiddeti sorununu nasıl gündeme getirebilir ve yeniden düşünebilir? Bu iki sanatçının eserlerinde öne çıkan işçi sınıfı nasıl temsil edilebilir? En güvencesizlerin aşırı sağa yöneldiği küresel politik bağlamda sanatın rolü nedir? Milliyetçiliğin ve sağ popülizmin dünyanın her yerinde yükselişini tersine çevirmek için sol ne yapabilir?

Ken Loach ve Édouard Louis, Sanat ve Siyaset Konuşmaları’nda düşüncelerini karşılaştırarak ve eserlerine dayanarak bu soruların yanıtlarını arıyor. Kitap, 19 Mart’ta Ayberk Eray’ın çevirisiyle raflardaki yerini alıyor. Tellekt Yayınları’nın izniyle kitaptan tadımlık bir bölümü paylaşıyoruz.

Birinci Konuşma: Çalışma ve Şiddet

Édouard Louis: Bir benzerliğe değinerek ve bununla ilgili bir soru sorarak başlamak istiyorum. Kitabım Babamı Kim Öldürdü’de babamın yaşamını ortaya koymaya çalıştım. Babam, yaklaşık 35 yaşında, çalıştığı fabrikada bir kaza geçirdi. Kablolarla tavana bağlanmış bir ağırlık üzerine düşüp belini ezdi. Bu kazadan sonra, birkaç yıl boyunca hareket edemedi ve maluliyet aylığı aldı. Ta ki Fransa devleti –kaza sonrası oluşan sıkıntılar yüzünden geceleri gözümün önünde kıvrandığını görmeme rağmen– onun işe dönebileceğine, bunu yapabileceğine karar verene kadar. Yaşanan şuydu aslında, Fransa’da maluliyet aylığı ya da sosyal yardım alabilme şartları ağırlaştırılmış, hükümet “kemer sıkma”ya karar vermişti... Bunun sonucu, iş yapabilir olduğuna kanaat getirildiği andan itibaren (hangi kriterlere göre?), babamın ilgili kurum tarafından bir iş bulmaya zorlanarak hırpalanması oldu; ona “Ya bir iş bulursunuz ya da üç kuruşluk aylığınızı da kaybedersiniz” dediler, yani ya açlıktan öleceksiniz ya da çalışırken öleceksiniz, sanki ezilenlerin iki seçeneği vardı: Ölmek ya da ölmek. Ben de kitabımı buradan yola çıkarak, bir parça da senin olağanüstü filmin Ben, Daniel Blake’in etkisinde kalarak yazdım. Filminde bir adam, İngiliz kurumları tarafından, sağlık durumunun içler acısı haline rağmen, ne pahasına olursa olsun işe dönmeye zorlanıyordu çünkü devlet tümüyle bir yükten kurtulmuştu ve onun gibi, iş yapabilecek durumda olmayan bir adama artık para ödemek istemiyordu. Adama telefon ediliyor, iş aradığını kanıtlaması isteniyor, toplantıya çağrılıyor...

Tüm bunlar beni filminde toplumsal ve siyasi zulümden bahsedildiğini düşünmeye sevk ediyor. Gözüme çarpan şey, ezilenlerin genelde bir dışlanma diliyle ilişkilendirilmesi; “dışlanmışlar”, “dışlanmanın şiddeti” diyoruz, oysa babamın ya da Daniel Blake’in hayatına baktığımızda asıl çarpıcı olan, bu yaşamların, dışlanmaktan öte, korkunç bir zulme maruz kalması, ki bu iki mekanizma pekâlâ birlikte işleyebiliyor. Sonuçta, tahakkümün nesnesi, dışlamadan çok daha fazla, zulüm değil midir? Dışlanma, yani dışlanabilmek, bir ülkeden gitmek, çekilmek, bir siyasi rejimi terk etmek anlamında, çok küçük çaplı da olsa genelde bir ayrıcalıktır. Örneğin, bilindiği üzere, savaştaki bir ülkeden kaçan mülteciler, o toplumun en yoksulları değil, genelde birkaç bin euro karşılığında kendilerini ülkeden kaçıracak birisini bulabilecek gücü olan, orta sınıfa mensup ya da serbest meslek sahibi insanlardır. Fransa’da ya da Amerika’daki siyahların yaşamına baktığımızda ve maruz kaldıkları polis ve hukuk şiddetinin boyutunu göz önüne aldığımızda, dışlanmaktan ziyade zulüm mağduru oldukları söylenebilir. Sence de geleneksel siyasi dili dönüşüme uğratmak ve belki de merkezine, çağdaş siyasetin işleyişini analiz ederken zulüm fikrini yerleştirmek gerekmiyor mu?

Ken Loach: Bu zor bir soru. Demek istediğim, çok iyi bir tespit ve ben yanıtın ekonomiyle başladığını düşünüyorum. Çalışmanın doğası değişti. Güvencesiz işlerin sayısı çoğaldı, bu işlerin çoğunda çok düşük ücretler alınıyor ve artık şirketlerin çalışanlarına asgari ücret ödememesine imkân tanıyan yöntemler de mevcut. Son tahlilde, insanlar çok düşük bir ücret karşılığında çok zor işleri kabul etmeye mecbur bırakılıyorlar. Onlara bu işleri kabul ettirmekte kullanılan yöntemlerden biri de, onları çalışmayan insanları büyük acıların beklediğine inandırmak. Bu işleri kabul etmek zorunda kalıyorlar çünkü çalışmayanları büyük acılar beklediğine inanıyorlar, bu bir yöntem. Çalışmama sebebi bir hastalık ya da fiziksel engel bile olsa, onur kırıcı ve düşük ücretli bir işte çalışmanın bizden yani toplumdan yardım alarak, destek görerek yaşamaktan daha makul olduğu dayatılıyor. Devletin bekasının söz konusu olduğunu iddia ediyorlar ama söz konusu olan biziz aslında, değil mi, hepimiziz, öyle değil mi? Eğer birlikte yaşıyorsak, zor zamanlarda birbirimize destek olmalıyız. Ama şu var ki, bunun İngiltere için olduğu gibi Fransa için de geçerli oldu ğunu düşünüyorum, toplum sistemi cezalandırıcıdır. Bu sistemden faydalanmak istiyorsanız, haftada otuz beş saat, olmayan bir işi aramak zorundasınız. Eğer bunu yapmazsanız ceza alırsınız ve eğer ceza alırsanız para kazanamazsınız. Ve borçlarınız birikir. Ve kiranızı ödeyemezsiniz. Ve oturduğunuz evden çıkarılırsınız. O yüzden, evet, tüm bunları yaşama tehlikesi o kadar ürkütücüdür ki sonunda güvencesiz ve düşük ücretli bir işi kabul edersiniz, sırf bu duruma düşmemek için. Bu gaddarlıktır. Demek istediğim, bilinçli bir gaddarlık. Çünkü onlar, kararları alanlar, insanların neler yaşadığını biliyorlar... Böyle bir olay oldu... Ah! Bunun hakkında sonsuza kadar konuşabilirim...

Édouard Louis: Konuş lütfen!

Ken Loach: Galler’deki bir adamın hikayesi, adam 65 yaşında, bir iş bulma ajansında, hastalanıyor, doktoru ona artık çalışamayacağını söylüyor ama o çalışmaya zorlanıyor. Sonra da günün birinde yığılıp kalıyor, ölüyor. Aynı şey her hafta oluyor, her ay, her gün. Bizimki kadar zengin toplumlarda, açlığın bir tehdit olarak kullanılabileceği kimin aklına gelirdi? Açlık korkusu, aç kalma tehlikesi... Gıda dağıtan yardım derneklerinin her gün çoğaldığını düşününce... İngiltere’de, aşevlerinin üçte ikisi Trussell Trust adındaki bir organizasyon tarafından yönetiliyor. Geçenlerde aşevlerine 1,6 milyon pound verdiler ve bu bağışın yarım milyon pound’dan fazlası çocukların beslenmesi için kullanıldı. Çocukların! Buna inanabiliyor musun? Baştaki hükümetlerin gözünde insanların hiçbir değeri yok.

Édouard Louis: Evet, ve dediğin gibi, bu değersiz görme ölümler doğuruyor. Siyaset bir ölüm kalım meselesidir, yaşam ya da ölüm, aslında cinayet. Belirli bir toplumsal ve siyasi kategoriye ait olmak, aslında, insanın erken bir ölüme mahkum edilip edilmeyeceğini belirler. Fransa’da bir işçinin 65 yaşına varmadan ölme ihtimalinin kadrolu bir çalışana göre iki kat olduğunu, LGBT bireylerde görülen intihar oranının diğer insanlardan fazla olduğunu, kadınların her gün eril şiddet kurbanı olup hayatını kaybettiğini biliyoruz. Dünyanın nasıl işlediğini anlamanın en iyi yolu hiç şüphesiz ölümlerin muhasebesini tutmak. En şaşırtıcı olanı da şu ki, yöneten erkekler ve kadınlar aslında tüm bunları biliyorlar, bunu kimse inkar edemez. Herkes işçilerin zor koşullarda yaşadığını biliyor, herkes eril hükmün var olduğunu ya da Fransa’da siyahların veya Arapların çok büyük ölçüde yoksulluğa, banliyölere mahkûm edildiğini, güvencesizliğe, hukuk şiddetine maruz bırakıldığını biliyor. Öyleyse, “Yöneten kadınlar ve erkekler bunları bilmiyorlar mı?” sorusu yerine, “Bildiklerini bildikleri halde nasıl ve neden böyle yönetiyorlar?” sorusunu sormamız gerekmiyor mu? Ve bilginin –acının bilgisinin– dönüştürücü, eyleme geçirici olması için ne yapmak gerekiyor? Babamı Kim Öldürdü’de egemenler hakkında “bilmiyorlar” diye yazmıştım ama yanıldığımı düşünüyorum. Elbette biliyorlar, haklısın, herkes biliyor, toplumsal şiddeti ve ekonomik eşitsizliği görmek için bir kere metroya binmek ya da sokakta yürümek yeter. Siyasetin merkezinde olması gereken soru belki de bilmek ve görünür olmakla ilgili değil, Geoffroy de Lagasnerie’nin dediği gibi, inkar ve şiddetle ilgili olmalı. Ve bu tespit insanı öfkelendiriyor, değil mi? Bu tespiti yaptıktan sonra siyasete dair nasıl sakin sakin konuşabiliriz?

Ken Loach: Siyasi alanı kirleten şeyin, topluma yönelik söylemlerin insanların günlük hayatlarında karşılaştıkları zorlukları yansıtmaması olduğunu düşünüyorum. Bu bir propaganda mekanizması, medya organlarımız da bunun bir parçası, bir zamanlar solcu basın diyebildiğimiz şeyin, ki İngiltere gibi bir ülkeden bahsediyorum, şu anda solla ilgisi yok. Yine de kitaplarda ve yazılarda, seninki gibi kitaplarda, sesimizi bulabileceğimize inanıyorum. Bu ses ana akım medyada yer almalı, televizyonda duyulabilir olmalı, ama seninki gibi sesler duyulmuyor ya da duyulduğu anda tehlikeli addediliyor, damgalanıyor. Bizim gibilerin başına gelen bu, insanlara söylediklerimize temkinli yaklaşmaları tembihleniyor, sözlerimiz sistemli bir şekilde damgalanıyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.