Daha fazla kitap okumak için sosyal medyayı bırakır mıydınız?

Daha fazla kitap okumak için sosyal medyayı bırakır mıydınız?
sosyal-medya-mark-harris

Günümüzde çoğumuzun aklından aynı şeyler geçiyor: şu kahrolası telefonlarımıza bu kadar düşkün olmasaydık, muhakkak asıl benliğimizin kilidi açılıverirdi: daha fazla yürüyüşe çıkardık, çocuklarımızla daha fazla sohbet ederdik, başkalarının başarıları karşısında içimizi kemiren kıskançlık duygusundan kurtulabilirdik. Böyle söyleyince kulağa hoş geliyor, telefonumu paramparça edip AppleCare’i bir daha hiç aramasaydım hayatım nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. İyi bir sporcu mu, yoksa çocuklarıyla bin parçalık yapbozları tamamlayan babalardan biri mi olurdum? Zamanın ruhunu yakalayan harika filmler çekebilir miydim? Hiç olmazsa büyük romanları artık okuyabilir miydim?

Akıllı telefon ve sosyal medya bağımlılığına dair huzursuzluğumuz yıllardır artıyor, üstelik durulacak gibi değil. Bu korkuyu ben de yaşadım; bu yüzden, geçen temmuz ayında kitabımın teslim tarihi yaklaşırken sosyal medyadan kurtuldum. Önce en büyük sorunum olarak gördüğüm X’i bıraktım, ağustosun sonuna doğru Instagram ve TikTok’tan ayrıldım, yabancılarla tartışmama imkan veren hemen her uygulamayı artık telefonumdan silmiştim. Bundan önce günde yaklaşık on saati ya telefonuma bakarak ya da bilgisayarımın başında geçiriyordum. Bu sürenin azalmasına ihtiyacım yoktu ama haftalık ekran süreme baktığımda, zaman öldürdüğüm uygulamalarda geçirdiğim saatleri izleyen o parlak renkli çubukların artık kitabımı yazmak için kullandığım kelime işlemci uygulamasında geçirdiğim vakti ölçmesini istiyordum.

Planım az çok işe yaramıştı. Kitabımın ilk taslağını zamanında bitirdim. Ama sosyal medya detoksunun hayal ettiğim diğer etkileri —en azından fark edilir biçimde— ortaya çıkmadı. Önceleri daha fazla kitap okumaya başlayacağımı ummuştum çünkü hayranlık uyandıran bir metinle karşılaşmak bende yazma arzusu uyandırır; bu, ille de ilham aldığımdan değil, daha ziyade “acele edip yazmaya başlamazsam geride kalacağım” korkusundan kaynaklanır. Ne var ki, sosyal medyadan uzaklaşmanın asıl etkisi şuydu: dünyada neler olup bittiğini artık bilmiyordum. Bu, hiç de fena sayılmazdı ama okumayı umduğum onca kitabı bir türlü elime alamadım.

Sosyal medyaya dair en yaygın kıyamet senaryolarından biri üç aşağı beş yukarı şudur: Etkileşimin dopamin patlamalarına ve kısa videoların anlık tatminine bağımlı hale gelmiş internet kullanıcıları kitap okuma becerisini kaybeder, nihayetinde aptallaşır ve tepkisel davranır. Ne yalan söyleyeyim, ben de bu korkudan azade değilim; işim yalnızca makale ve kitap yazmak olduğundan değil, insanların kitap okumasının iyi bir şey olduğunu düşündüğümden, bu kadar. Kolektif okuma alışkanlıklarımıza dair istatistikler hiç de iç açıcı görünmüyor. 8-18 yaş arasındaki 76 bin çocuğun katıldığı yakın tarihli bir National Literacy Trust (Ulusal Okuryazarlık Vakfı, İngiltere) araştırmasında katılımcıların yalnızca beşte biri boş zamanlarında kitap okuduğunu söylemişti. Bu, anketin tarihindeki en düşük orana işaret ediyor. 2022’de National Endowment for the Arts (Ulusal Sanat Vakfı, ABD) tarafından yapılan bir ankette, son bir yılda en az bir kitap okuduğunu söyleyen yetişkinlerin oranı yüzde ellinin altına düşmüştü, bu da on yıl öncesine kıyasla yaklaşık yüzde 10 oranında bir gerileme anlamına geliyordu.

Bu sonuçlar insanların genel olarak artık daha az kitap okuduğu anlamına mı geliyor? Zannedilenin aksine, tarih boyunca insanların —telefonlarındaki kısa mesajları bile olsa— okumaya bu kadar fazla zaman ayırdığı bir dönem hiç olmamıştı. Bu türden okumanın büyük kısmının kitap okumak kadar öğretici olmadığı konusunda hemfikiriz ama kitap okuma oranlarının gerileyişinin ve bu gerilemenin çevrimiçi alışkanlıklarımızla ilişkisinin zannettiğimizden daha karmaşık olabileceğini düşünüyorum. Örneğin, bugün bilgiye ulaşmak çok daha kolay; eskiden belki kitaplarda arayacağımız bilgilere olduğu kadar, okumayı düşündüğümüz kitaplar hakkındaki bilgilere de kolayca erişebiliyoruz. Belki de internet çağının bilinçli okurları olarak birçoğumuz ilgi alanlarımıza doğrudan hitap eden kitapları okumakla yetiniyoruz.

[mailerlite_form form_id=10]

Peki, olup bitenlerin hepsini açıklar mı bu? Muhtemelen hayır; büyük ihtimalle çoğumuz telefonlarımıza gitgide daha fazla hapsoluyoruz. Her şeye rağmen okuryazarlığın ne anlama geldiği konusundaki fikirlerimizi değiştirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bir adam hayal edin, adı Dave olsun. Dave Ortabatı’da yaşayan, yoğun iş temposuyla çalışan bir avukat olsun, Amerikan askeri tarihine büyük bir ilgi duysun. Reddit’te bu alandaki favori kitaplarını paylaşan insanlardan oluşan bir topluluğu keşfetsin. Zamanla bu forumda hangi kullanıcıların zevklerinin kendi zevkleriyle örtüştüğünü de öğrensin. Okuduğu kitaplar konusunda daha seçici hale gelsin, bir bakıma daha verimli okumaya başlasın (gerçi daha az kitap okuyan biri de olabilir). Dave bu alanda üretilen podcast’leri dinlesin, uzun YouTube videoları izlesin, hatta mesela Antietam Muharebesi’ndeki önemli anlar üzerine yapılan çevrimiçi seminerlere bile katılsın. Dave, bunları yaptığı zaman boyunca üç kitap yerine iki kitap okumuş olsaydı olduğundan daha mı az bilgili olacaktı?

Bununla ilişkili, yanıtlamamız gereken bir soru daha var: Çevrimiçi hayatımız, yüz yüze geldiğimiz bir kitap kulübünün ya da bir dersliğin o inişli çıkışlı, yavaş akan zamanını yeniden üretebilir mi? Yoksa internetin öneri mimarisi ve bilginin anında temin edilebilir olması her şeyi hızlı bir optimizasyon yarışına mı dönüştürüyor?

Bu soru üzerine düşünmeye yazar Celine Nguyen’in “21. yüzyılda yazar olmak üzerine notlar” başlıklı listesini okuduktan sonra başladım. Substack’te etkileyici eleştirel denemeler yayımlayan Nguyen’in insanı kışkırtan bazı aykırı düşünceleri var. Örneğin, “yapay zekayla üretilmiş çerçöpten çok önce insan zihninin ürettiği saçmalıklar vardı” diyor. Sosyal medyanın ve internetin, insanları daha az kitap okumaya sevk etseler bile, insanların daha verimli okumalarını sağlayabileceğine dair ikna edici bir argüman sunuyor:

Bugün dünya görüşümü şekillendiren, fikirlerim açısından kurucu nitelikte gördüğüm birçok kitabı, insanların Reddit veya Twitter’daki paylaşımları sayesinde keşfettim. İnternetin özel taraflarından biri de bu: Bu tür şeylere öylece erişebileceğiniz doğru bir sosyal çevrenin içinde olmanız gerekmiyor.

Bu tecrübe Nguyen’e has değil. TikTok’un resmiyetten uzak, büyük edebiyat topluluğu BookTok, birçok insanı alışkın oldukları ilgi alanlarının dışına taşabilen kitapları okumaya yöneltti. X, Reddit ya da Instagram’ın derinliklerinde kaybolmadan, gazetelerin ve dergilerin yılsonu listelerinde veya büyük ödüllerin kısa listelerinde asla göremeyeceğiniz kitap önerileri bulmak mümkün. Kıyıda köşede kalmış edebi eserler, artık daha önce ulaşamayacakları kadar okura ulaşıyor.

Nguyen’in bu önermesini kabul edip bazılarımızın daha az kötü kitaba maruz kalıp merak ettiği şeylere daha hızlı ulaştığı sonucuna varırsak, bunu okuma kültüründe sahiden bir iyileşme sayabilir miyiz?

Askeri tarih meraklısı, hayali arkadaşımız Dave’i normalde yüzüne dahi bakmayacağı bir yığın kitabı okumasını şart koşan bir kitap kulübüne alalım; Dave bu kitapların çoğunu anlamsız buluyor, okumayı da zaman kaybı olarak görüyor. Bu kulüp aynı zamanda sırasıyla hangi kitabın okunacağını tartışabileceği, hatta yüz yüze münakaşa edebileceği bir arkadaş topluluğu da sağlıyor. Bu kulüp olmasaydı, Dave okuyacağından daha az kitap okuyabilirdi, okuduklarından daha az keyif alabilirdi; hatta edindiği bilginin niteliği bile azalabilirdi. Kendisini ilgi alanlarına hitap eden şeylerin peşine düştüğü Reddit başlıklarında yeniden bulabilirdi.

Ama bir kitabı birlikte okumanın toplumsal faydaları da var. Birileri Dave’i ilgi alanlarının darlığıyla yüzleştirebilirdi. Okuma deneyimi, düşüncelerinizi kitapların sunduğu daha engebeli zihinsel arazilerde dolaştırabilir; uzun metinlerin zaman zaman yarattığı can sıkıntısı ve sabırsızlık da sizi kusursuz biçimde damıtılmış içeriklerin yapabildiğinden daha fazla düşünmeye teşvik edebilir.

İnternet mecralarında özenle seçilmiş bir okur kitlesine dair tahayyülünün yüz yüze bir araya gelinen kitap kulübü, edebiyat topluluğu ya da yazı atölyesi gibi ihtiyaçları ortadan kaldırıp kaldırmadığını Nguyen’e sordum. Sosyal medya ve internet aracılığıyla kitaplardan haberdar olmanın keşfi büyük ihtimalle hızlandırdığını ama insanların neredeyse bütünüyle kendi zevklerine hapsolmasına da yol açabildiğini söyledi. “Daha sızdırmaz bir filtre balonu oluşturma (entelektüel izolasyon yaratma) imkanına elbette sahipsiniz,” dedi.

[mailerlite_form form_id=16]

Sosyal medya güçlü uzlaşılara sebep oluyor (internetteki her şey hızla aynı ışık kaynağına doğru ilerleme eğiliminde); yüz yüze, yerel ve parçalı bir tartışma ağının nihayetinde daha fazla entelektüel fikir çeşitliliği sunabileceği ileri sürülebilir. Nguyen’e bunu sorduğumda, savaş sonrası dönemde ortaya çıkmış soyut dışavurumcu sanatçıların oluşturduğu “Ninth Street Women” grubundan, sanatçıların ve yazarların benzer amaçlarla fiziksel mekanlarda bir araya gelme fikrinin hissettirdiği nostaljiden söz etti. “Herkes aynı anda Substack’te notlar yayımlarken sizin de Substack’te not yayımlamanıza kıyasla bunun fiziksel bir mekanda yapılması elbette daha canlı hissettirir,” dedi. Ama bu tür oluşumların genelde oldukça içe kapalı olduğunu da hatırlattı, Substack gibi platformlardaki en başarılı yazarların çoğu edebiyat çevrelerine uyum sağlayamayan kişiler oluyor. Bunu inkar etmek hayli zor. Aynı barlara gitmek, aynı dergilere katkıda bulunmak veya aynı galerilerde aynı sanat eserlerine uzun uzun bakmak çekici olabilir, ama böyle bir hayat günümüzde anakronik olduğu kadar rahatsız edici de bulunabilir.

Nguyen, yazarlar için kaleme aldığı notların birinde şunu iddia ediyor: “Tartışmalı da olsa, ben sosyal medyadan yanayım. Sanat hakkında yazılar yazıyorsanız, sosyal medya akışınız çağdaş sanat eserleri, sanat eleştirmenleri ve yeni sanat yayınlarıyla dolup taşar; böylece yapmaya çalıştığınız şeyi pekiştiren, huni misali daraltılmış bir dünya yaratmış olursunuz.”

Geçmişte özellikle eğitim politikası veya yapay zeka gibi belirli konular üzerine yazarken ben de benzer taktikleri denedim. Ama kendimi fikirlerimi berraklaştırırken değil sosyal medya uzlaşısına daha fazla odaklanmış halde buldum; bu uzlaşıları da çoğu zaman herhangi bir başlıkta en fazla paylaşım yapan kişiler belirliyordu. Bazen gördüğüm bir tweet hakkında doğrudan yazmasam bile, ona doğru sürüklenip gönderme yapmadan duramıyordum. Böyle yazmak, daha ziyade haberlerden, sosyal medya paylaşımlarından ve çeşitli video podcastlerden derlenmiş bir akışın üzerine konuşma balonları konduruyormuşum gibi hissettiriyordu. Çoğu yorumcu —en azından gazete ve dergi köşelerinde, e-posta bültenlerinde veya podcastlerde dünyayı yorumlayanlar— bunun bir benzerini yapıyor. Tüm yorumlar bir araya geldiğinde de “söylem” dediğimiz şey ortaya çıkıyor.

Hakkını teslim edelim, derlemeler büyük dil modellerinin en iyi taklit edebildiği şeylerden biri. ChatGPT yeni olgular bildiremez ya da fazla atmosferik ayrıntılar sunamaz ama belirli bir konu hakkında yazılmış her şeyi bulup elindeki malzemeyi düzenleyebilir, derli toplu bir biçimde sunabilir. Nguyen’in tavsiyesi de doğru olabilir; ama eğer öyleyse —e-posta bültenlerinin ve politik yorumculuğun popülerliğinin yanı sıra romanın, hatta tuğla kalınlığındaki biyografilerin gerileyişi de hesaba katıldığında— insan elinden çıkma yazının geleceği doğruca yapay zeka makinesinin ağzına doğru ilerliyormuş gibi görünüyor.

Peki, buna nasıl tepki vermeliyiz? Sahiden insani hissettiren biçimsel ve üslupsal kopuşların izini mi sürmeliyiz? Yoksa her şey çerçöpe mi dönüşecek? Özene bezene yaratılmış üsluba sahip düzyazılar bulma gayretimiz, büyük dil modellerinin üretebileceği üslup varyasyonlarının önüne geçebilir mi? Son dönemde gördüğüm en yenilikçi biçimsel denemelerden bazıları Substack’te ortaya çıktı. Ne düşünürseniz düşünün, Ryan Lizza’nın eski nişanlısı Olivia Nuzzi hakkında kaleme aldığı, skandallarla dolu, tefrika halindeki ifşa metni de buna dahil. Sosyal medyada ya da geleneksel olmayan mecralarda üretilen her yazının niteliğini yitirdiğini söyleyemeyiz. Ama katıksız optimizasyona, derlemeye ve uzmanlaşmaya direnmenin de bir değeri vardır. Yazılı metnin insana özgü oluşundan değil, kabul edelim, bir tavşan deliğinin dibinde olmak fazlasıyla yalnız hissettirebilir.


*Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Jay Caspian Kang'ın New Yorker'da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Desteğiniz bizim için önemli. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğine inanıyor, eleştirel düşünceyi müşterek bir toplumsal değere dönüştürmeyi hedefliyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için fazlasıyla değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz. Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz, iyi ki varsınız.