Kıyılar kimin için, ne için?
26 Haziran 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliği, kamuoyunda fazlaca tartışılmadan yürürlüğe girdi. Buna göre, bakanlığa tasarruf hakkı verilen orman alanlarından kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan bölümleri “kamu kullanımına açık olmak şartıyla” tahsis sınırlarına dahil edilebilecek. Görünüşte teknik ve sınırlı bir idari yetkilendirme gibi duran bu değişiklik, kıyıların kamusal niteliğini, doğal bütünlüğünü ve toplumsal işlevini zayıflatacak yapısal sonuçlar doğurmaya aday.
Bu düzenlemeyi doğru okuyabilmek için yalnızca bugüne değil geçmişe bakmak gerekir. Türkiye, 24 Ocak 1980 kararlarıyla neoliberal politikaların uygulanmaya başladığı, kamusal varlıkların piyasa lehine yeniden düzenlenmesi yönünde köklü bir paradigma değişiminin yaşandığı bir döneme girmiştir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomi politikasıyla sınırlı kalmamış, mekansal düzenlemelere de doğrudan yansımıştır. Nitekim, kentlerin ve yerleşimlerin plan, fen, sağlık ve çevre koşullarına uygun olarak gelişmesini sağlamak amacıyla 1985'te yürürlüğe giren 3194 sayılı İmar Kanunu'ndan önce, 1982'de 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunun 1. maddesinde, amacın “turizm sektörünü düzenleyecek, geliştirecek, dinamik bir yapı ve işleyişe kavuşturacak tertip ve tedbirlerin alınmasını sağlamak” olduğu açıkça ifade edilir. Bu tercihin, turizmi kamusal planlamanın önüne koyan bir yönelime işaret ettiği açıktır. Henüz imar kanunu yürürlükte değilken, kıyılar da dahil olmak üzere birçok doğal alanın sermaye birikim süreçlerine entegre edilebilmesi için turizme açılması öncelikli hale getirilmiştir. Bu durum, 24 Ocak kararlarının mekan üzerinden uygulamaya geçirildiği somut örneklerden biridir. Bugün kıyıların “kamuya açık olmak şartıyla” tahsise açılmasıyla karşımıza çıkan düzenleme, bu tarihsel çizginin devamıdır.
Devlet, bu dönüşümle birlikte halkın ortak varlıklarını "koruyan" bir konumdan çıkarak bu varlıkları piyasaya açan, sermayeye sunan ve metalaştıran bir işleyişin asli unsuru haline gelmiştir. Kıyılara dair yapılan bu son düzenleme de bu uzun vadeli yönelimin son halkasıdır. Bugün kıyıların orman vasfına rağmen kullanma izniyle tahsise açılabilmesi, sermaye taleplerinin doğal sınırları da aştığı bir döneme işaret ediyor.
Oysa Anayasa'nın 43. maddesi, kıyıların “devletin hüküm ve tasarrufu altında” olduğunu ve “bu alanlardan yararlanmada kamu yararının gözetilmesi” gerektiğini açıkça belirtir. Bu hüküm, Kıyı Kanunu ile somutlaşır: kıyıların yapılaşmaya kapalı tutulması, özel mülkiyete konu edilmemesi ve herkesin eşit erişimine açık olması zorunludur. Kıyı kenar çizgisi de bu anayasal ve yasal çerçevenin mekansal güvencesidir. Çizginin deniz tarafında kalan alanlara tahsis izni verilmesi, bu sınırın yalnızca teknik değil toplumsal ve ekolojik işlevini de ortadan kaldırmaktadır. Varlığını sürdürse bile anlamı silinmiş bir çizgiye dönüşmektedir.
Düzenlemede geçen “kamu kullanımına açık olmak şartıyla” ifadesi, uygulamada istismara açık hale gelmiştir. Türkiye’nin birçok kıyı bölgesinde, “halk plajı” adı altında işletilen alanların özel tesislerce kontrol edildiği, fiilen ücretli kullanıma dönüştüğü ve çeşitli fiziksel, ekonomik, kültürel bariyerlerle yurttaşların dışlandığı çok sayıda örnek mevcuttur. Otopark ücretleri, hizmet bedelleri, erişim kısıtlamaları ve güvenlik uygulamaları aracılığıyla, halkın denizle kurduğu doğrudan temas zedelenmektedir. “Kamuya açık” kavramı, giderek yalnızca tüketici olarak o alana girebilenlere açık olma anlamına indirgenmektedir.
Öte yandan her ne kadar söz konusu yasal düzenleme 26 Haziran 2025 tarihinde yayımlanmış olsa da, bu düzenlemenin içerdiği anlayışın farklı biçimlerde halihazırda fiilen uygulandığını söylemek de hatalı olmayacaktır. Türkiye’nin çeşitli kıyı alanlarında, özellikle ormanla deniz arasındaki geçiş bölgelerinde, benzer içerikte uygulamaların yıllardır yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Fiili durumlar yaratılarak kıyı kenar çizgisinin doğal ve hukuki işlevi aşındırılmış, yapılaşma izni olmayan alanlarda geçici tesisler, günübirlik işletmeler ve kontrollü erişim alanlarıyla kıyının kamuya doğrudan ve eşit erişimi engellenmiştir. Şimdi yapılan düzenleme, bu uygulamaları yasal çerçeveye kavuşturarak olağanlaştırmakta, kurala dönüştürmektedir.
[mailerlite_form form_id=10]
Bu sürecin yeni başlamadığı da açıktır. Uzun yıllardır peyderpey yapılan yasal düzenlemeler ve uygulama kararlarıyla halkın kıyıya doğrudan, ücretsiz ve engelsiz erişimi giderek kısıtlandı. Bugün Türkiye’nin denize kıyısı olan birçok yerleşim yerinde, ücretsiz olarak denize girebileceğiniz alan neredeyse kalmamıştır. Plajların önemli bir kısmı özel işletmelere devredilmiş, geriye kalan kamusal alanlar ise ya daralmış ya da bakımsız bırakılarak işlevsizleştirilmiştir. Bu durum, kıyıların ortak yaşam alanı olmaktan çıkıp, gelir düzeyine göre erişilebilen ayrıcalıklı mekanlara dönüştüğünün en çarpıcı göstergelerindendir.
Bu dönüşüm yalnızca insanlara değil tüm canlılara yönelik bir tehdit barındırmaktadır. Kıyılar, biyolojik çeşitliliğin en yoğun olduğu ekosistem geçiş alanlarıdır. Kıyı ormanları, lagünler, sazlıklar, gelgit bölgeleri, sucul ve karasal türlerin birlikte yaşadığı, göç yollarının kesiştiği, deniz canlılarının yumurtlama alanı olarak kullandığı yaşamsal bölgelerden oluşur. Bu alanların tahsise açılması, yalnızca mekansal değil ekolojik sürekliliği de kesintiye uğratan geri dönüşsüz tahribatlara neden olur.
Ayrıca kıyılara erişim giderek daha sınıfsal bir ayrıcalık haline gelmektedir. Kıyıların kullanım hakkı, tıpkı barınma, eğitim veya ulaşım gibi temel haklar gibi, giderek ödeme gücüyle belirlenir hale gelmiştir. Kıyı, artık herkesin gündelik yaşamında deneyimleyebildiği ortak bir kamusal alan değil; ayrıcalıklı gruplara ait bir tüketim mekanı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Bu süreç, yalnızca fiziksel erişimi değil toplumsal eşitliği de ortadan kaldırır.
Bugün yapılması gereken, kıyı kenar çizgisini yalnızca teknik bir sınır olarak değil ortak yaşamın eşik noktası olarak savunmaktır. Kıyılar, toplumsal eşitliğin, doğayla kurulan ilişkinin ve ortak yaşamın mekansal karşılığıdır. Onların korunması yalnızca geçmişin mirasını savunmak değil gelecekte nasıl bir toplumda, nasıl bir doğa içinde yaşayacağımıza dair bir tercihtir.
Bu nedenle yapılması gereken yalnızca düzenlemeye itiraz etmek değil kamunun asli işlevinin ne olduğuna dair fikri de yeniden inşa etmektir. Kıyıların tahsis edilmesini değil erişilebilirliğini, koruma altına alınmasını ve tüm canlılar için yaşam alanı olarak sürdürülmesini önceleyen bir kamusal akıl ancak bu gidişatı tersine çevirebilir.
Kıyılar herkesindir. Onların korunması, birlikte yaşamın, toplumsal adaletin ve doğanın bütünlüğünün ortak savunusudur.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Ülkemizde herkesin malumu olan zorlu koşullarda, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()