Konuşan o tuhaf kutu: Televizyon
Umberto Eco’nun, 20. yüzyılın kitle iletişim evrenine damgasını vuran, “konuşan o tuhaf kutuya” ve üretimlerine adadığı yazılarını bir araya getiren Televizyona Dair, 26 Mart'ta okurlarla buluşuyor. Araştırmacı, yazar, filozof, köşe yazarı, göstergebilimci, yayıncılık dünyasının önemli aktörü olmanın yanı sıra İtalyan radyo televizyonu RAI’nin kamu hizmeti yayıncılığında da görev almış Eco’nun televizyona, televizyon diline, televizyonun devreye soktuğu iletişim biçimlerine ve bu iletişim biçimlerini destekleyen teknolojilere, televizyonun ürettiği hayal gücüne, bunun sonucunda ortaya çıkan kültürel, estetik, etik, eğitsel ve özellikle de politik neticelere yönelik yazıları yaklaşık 60 yıl gibi geniş bir zaman aralığında kaleme alındı: İtalya’da ilk televizyon yayınlarının başladığı 1956'dan televizyonun toplumsal kültür üretiminde ve dönüşümünde baskın denemeyeceği bir döneme, ekranın internet ve sosyal ağlarla birleştiği 2015'e uzanan yazıları kapsayan bu kitap, Umberto Eco külliyatının önemli bir halkasını oluşturuyor. Can Yayınları'nın izniyle kitaptan tadımlık bir bölümü paylaşıyoruz.
“Eco, kendisini inanılmaz derecede kızdırmasına rağmen yine de bu olağanüstü iletişim aracına tutkundur. Öyle ki röportajların pek çoğunda, günün son saatlerini geçmişin hangi deviyle geçirdiği, akşamları ne yaptığı sorulduğunda neredeyse hep aynı yanıtı vermiştir: Ailece Komiser Columbo ya da Don Matteo izleyerek.”
Mike Bongiorno Fenomenolijisi
Kitle iletişim araçlarının dolayıma soktuğu insan, esas itibarıyla benzerleri arasında en saygı duyulanıdır: Ondan asla zaten olduğundan başka birine dönüşmesi istenmez. Başka türlü söylersek, eğilimleri örnek alınarak araştırma konusu yapılan arzuları kışkırtılır. Buna rağmen hak ettiği uyuşturucu mükafatlardan biri düşlere dalmak olduğundan ona sunulan genelde kendisi ile seçtikleri arasında gerilim oluşabilecek ideallerdir. Ancak bu insan, her türlü sorumluluktan azade olsun diye bu idealler fiilen ulaşılamayacak bir noktaya yerleştirilir, öyle ki arzuları ile idealler arasındaki gerilim şeylerin durumunu değiştirmeye yönelik bir dizi etkin eylemde değil bir yansıtmada çözüme kavuşur. Kısacası ondan buzdolabı ve 21 inç televizyonu olan biri olması istenir, yani kendisinden istenen sahip olduğu nesnelere buzdolabı ve televizyon ekleyerek olduğu gibi kalmasıdır; karşılığında mükafat niyetine kendisine ideal olarak Kirk Douglas veya Süpermen sunulur. Kitle iletişim araçlarının tüketicisinin ideali asla öyle olmayı azimle istemeyeceği bir süper insandır, buna rağmen söz konusu modeli hayalinde taklit etmekten ziyadesiyle keyif alır; tıpkı bir gün sahip olabileceğini bir an bile aklından geçirmediği bir başkasının kıyafetini giyip birkaç dakikalığına aynanın karşısında oyalanan biri gibidir.
Televizyonla ilgili yeni durum şudur: Televizyon, özdeşleşecek ideal olarak superman’i değil everyman’i önerir. Televizyon ideal olarak kesinlikle ortalama insanı sunar. Tiyatroda, Juliette Gréco sahnede görünür ve hemen bir mit yaratır ve bir kült oluşturur; Josephine Baker putperest ritüelleri harekete geçirir ve adını bir döneme verir. TV’de Juliette Gréco’nun büyülü yüzü çeşitli vesilelerle görünmesine rağmen mit falan doğmaz; televizyonda idol o değil onu anons eden kadın spikerdir ve kadın spikerler arasında en sevileni ve en ünlüsü, ortalama özellikleri en iyi temsil eden olacaktır: mütevazı güzellik, sınırlı seksapellik, tartışılabilir beğeni, ev kadınlarına özgü belli bir zayıflık.
Esas itibarıyla, niceliksel fenomenler alanında ortalama aslında bir orta değeri temsil eder, henüz bu orta değere varamayanlar içinse varılacak bir hedefi temsil eder. Şu bildik zekice espriye göre eğer istatistik, bir adam günde iki tavuk yiyor bir başkası hiç yemiyorsa bu adamlardan her birinin günde bir tavuk yediğini söyleyen bilimse, tavuk yemeyen adam için günde yarım tavuk arzu edilebilecek pozitif bir şeydir. Oysa niteliksel fenomenler alanında ortalamaya eşitleme sıfıra eşitlemeye denk gelir. Tüm ahlaki ve entelektüel meziyetlere orta derecede sahip biri minimal bir evrim düzeyindedir. Aristotelesçi anlamda iki aşırı uç arasında kalmak anlamında “orta yolu bulma” insanın kendi tutkularını, aşırılıktan kaçınması yani “ihtiyat” erdeminin gösterdiği yolla dengelemesidir. Bu arada tutkuları orta derecede beslemek ve ortalama bir ihtiyat sahibi olmak insanlığın zavallı numunelerinden biri olmak anlamına gelir.
Superman’in everyman’e indirgenmesiyle ilgili en göz alıcı vaka İtalya’da Mike Bongiorno figürü ve onun başarı öyküsüyle karşımıza çıkar. Milyonlarca kişinin idol haline getirdiği bu adam, başarısını televizyon kameraları önünde sergilediği şahsiyete borçludur, her eylemi ve her sözcüğü mutlak bir vasatlık gibi görünür (bu da onun ziyadesiyle sahip olduğu yegâne meziyettir), bu vasatlık onda hiçbir yapaylık ya da kurgu kokusu alınmamasıyla açıklanabilecek spontane ve dolaysız bir cazibeyle birleşmiş haldedir: Neyse o olduğundan alıcısı var gibidir, olduğu haliyle hiçbir izleyiciyi, en gafil avlanacak olanı bile kendinden aşağı konuma düşürmez. İzleyici kendi sınırlarının portresinin yüceltildiğini ve ulusal otoritelerce resmen ödüllendirildiğini görür.
Mike Bongiorno’nun olağanüstü gücünü anlamak için onun davranışlarına dair bir çözümleme yapmak, tam anlamıyla bir “Mike Bongiorno Fenomenolojisi” üzerinde çalışmak gerekir, bu çalışmada bu isimle adlandırılan gerçek bir insan değil bir şahsiyettir.
Mike Bongiorno pek de yakışıklı, atletik, cesur ya da zeki biri değildir. Biyolojik olarak, çevreye uyum açısından mütevazı bir düzeyi temsil eder. Genç kızların ona yönelik histerik aşkı kısmen genç bir kızda uyandırabildiği annelik duygularına, kısmen de kendinde itaatkar ve kırılgan, sevimli ve nazik, ideal bir âşık figürü sezilmesini sağlayan bakış açısına bağlıdır.
Mike Bongiorno cahilliğinden utanmadığı gibi kendini eğitme gereksinimi de duymaz. En baş döndürücü bilgi alanlarıyla temasa girer ve bu temastan başka insanların ilgisizliğe ve zihinsel tembelliğe yönelik doğal eğilimlerini rahatlatarak bakir ve el değmemiş olarak çıkar. İzleyiciyi sarsmamak için elinden geleni yapar, bunu yaparken olup bitenlerden bihaber olduğunu göstermekle kalmaz, hiçbir şey öğrenmemekteki kararlılığını da gözler önüne serer.
Buna mukabil Mike Bongiorno, bilen kişilere içten ve ilkel bir hayranlık duyduğunu gösterir. Böyle insanların fiziksel becerilerini, bellek güçlerini açıklar, bildik ve basit yöntemi gözler önüne serer: İnsan pek çok kitap okuyarak ve bu kitapların söylediklerini kabul ederek kültürlü olur. Kültürün yaratıcı ve eleştirel işlevine dair küçücük bir şüphe dahi taşımaz. Kültürle ilgili ölçütü tamamıyla nitelikseldir. Bu anlamda (kültürlü olmak için yıllar boyunca bir sürü kitap okumuş olmak gerektiğinden) doğuştan okumaya gönlü olmayanın bu işe kalkışmaması doğaldır.
Mike Bongiorno, uzmanlara saygı duyar ve onlara güveni sınırsızdır. Bir profesör bir alimdir; resmi kültürü temsil eder. Kendi alanının teknik insanıdır. Sorular yetkinliği nedeniyle ona yöneltilir. Buna rağmen kültüre hayranlık, ancak kültür yoluyla para kazanıldığında görülür. İşte o zaman kültürün bir işe yaradığı fark edilir. Sıradan insan öğrenmeyi reddetse de çocuğunu okutmaya kararlıdır.
Mike Bongiorno’nun para ve değeriyle ilgili kavrayışı küçük burjuvalara hastır: “Düşünsenize, 100 bin liret kazandı! İyi para!”
Dolayısıyla Mike Bongiorno izleyicinin yarışmacıyla ilgili insafsız düşüncelerini onlardan önce dile getirecektir: Böylece yarışmacılara, seyircilerin evde kendi kendilerine düşünecekleri acımasız şeyleri dile getirir: “Kim bilir ne kadar mutlu olacak! Ne çok para! Hele üç kuruş maaşla yaşayan biri için? Bu kadar parayı hiç bir arada gördü mü ki?”
Mike Bongiorno, insanları tıpkı çocuklar gibi kategorilerle tanır ve onlara komik biçimlerde hitap eder (çocuk, “Affedersiniz memur bey...” der). O da her zaman bu formülü kullanır ancak en basit ve yaygın formunu seçerken, “Çöpçü Bey, Çifti Bey” gibi hitaplarla genelde aşağılayıcı bir ton yükler.
Mike Bongiorno yaşadığı toplumun tüm efsanelerini kabul eder: Bayan Balbiano d’Aramengo’nun elini öper ve bunu karşısındaki bir kontes olduğu için yaptığını söyler.
Toplum efsanelerinin yanı sıra geleneklerini de kabul eder. Ezilmişler karşısında babacan ve gönül alıcı, toplumsal açıdan nitelikli olanlarla saygılıdır. Para dağıtırken açıkça ifade etmese de insanları içgüdüsel olarak bu paranın kazanç değil de sadaka gibi düşünülmesine yönlendirir. Sınıf diyalektiğinde yukarı çıkmanın tek yolunun kadere bağlı olduğuna inandığını açıkça gösterir. Kader de yeri geldiğinde Televizyon’dur.
Mike Bongiorno basit bir İtalyanca konuşur. Söylemi bir basitlik abidesidir. İstek kipini, yan cümleleri atar; sözdizim boyutunu adeta görünmez kılmayı başarır. Konuyu enine boyuna tekrarlayarak zamirlerden kaçınır, nokta koymakta üstüne yoktur. Asla paranteze almak ya da kesme işareti kullanmak gibi maceralara girmez, eksiltili ifadeler kullanmaz, imada bulunmaz, çoktan ortak söz dağarcığına girmiş metaforlardan başka metafor kullanmaz.
Dili kesinlikle inanılmaz ölçüde göndergeseldir, tam da neopozitivistleri sevindirecek türden. Söylediklerini anlamak için çaba göstermek gerekmez. Herhangi bir seyirci, kendisine bir fırsat verilse ondan daha dilbaz olabileceğini fark eder.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()