Koşuyorum, zamana dikkat kesiliyorum

Koşuyorum, zamana dikkat kesiliyorum
lucas-favre-unsplash

Herhalde 7-8 yaşındaydım. Annemle mahallenin bakkalına girdik. Bakkal teyze beni bir süredir görmemiş olacak ki ne kadar büyüdüğüme dair bir şeyler söyledi. Bu tespit, annemle aralarında kısa bir sohbeti tetikledi. Aylar, yıllar nasıl da uçup geçiyordu. Böyle demişlerdi.

O an söylenenlerle pek de ilişki kurabildiğim söylenemezdi. Koca bir yıl nasıl uçup geçebilirdi ki?

Bu yazıyı yazarken 30’lu yaşlarımın ortasındayım. Artık annem ve bakkal teyzenin aylar ve yıllar konusunda haklı olduklarını biliyorum. Nitekim zamanın göreceli yapısı ne bu yazıda ne de 1990’ların sonunda Ankara’daki bir mahallenin bakkalında keşfedildi. Tam da bu yüzden yeni bir söz söylemek zor. Ağzını açan Borges’lere, Tanpınar’lara çarpıyor.

Yeni bir şey söylemekte zorlanabileceğim bir diğer konu da koşmak. Murakami koşmasaydı yazamayacağını beyan ettiğinden bu yana edebiyatla dayanıklılık sporları arasındaki ilişkiyle ilgili ne varsa dile getirilmiş gibi. Ben de bir yılı aşkın süredir uzun mesafe yarışlarına hazırlanıyorum. Haftada 5-6 antrenman yapmayı gerektiriyor, yani gündelik hayatımın etrafına itinayla yerleştirilmesi, hatta gündelik hayatımı etrafında şekillendirmek gereken büyük bir taahhüt. Çok zaman alıyor, bu yüzden de zamanın kendisiyle kaçınılmaz bir bağı var.

Ayların, yılların uçtuğu, yani zamanın hızlı geçtiği düşüncesinin hemen ardına eklemlenen bir his var, eldeki kısıtlı zamanı verimli kullanma kaygısı. Sabah 4’te kalkıp buz banyosuna giren CEO hikayeleri, yazarların renkli tablolara dökülmüş çalışma rutinleri, türlü türlü kişisel gelişim tavsiyeleri sanıyorum ki buradan çıkıyor. O zaman belki bunu zamanı kontrol etme kaygısı olarak da adlandırabiliriz. Oysa kısıtlı zamanla kurulabilecek tek ilişki bu değil.

[mailerlite_form form_id=10]

2022’nin kalburüstü filmlerinden Tár’ın başkarakteri, Lydia Tár adlı bir orkestra şefi. Filmin başındaki röportaj sahnesinde bir orkestra şefi olarak zaman kendi kontrolündeymiş illüzyonunu nasıl yarattığından bahsediyor. Söze “Ben olmadan müzik de başlamaz,” diye giriyor, sonra önemli bir itirafta bulunuyor. Bir elini zamanın kendisiyle eşlediği için istediğinde yavaşlayıp hızlanabildiğini, tüm orkestrayı, dolayısıyla onları dinleyen seyirciyi de dilediği hızda, dilediği yöne sürükleyebildiğini anlatıyor. Bu yüzden bazı anlarda zamanı durduruyormuş, onu önemsemiyormuş gibi görünebileceğini, halbuki zamanın akışını en çok kabullendiği, bu akışa herkesten daha çok dikkat kesildiği anların bunlar olduğunu belirtiyor. Filmin sonunda kudretini kaybettiğini de tam tersini gösteren bir sahneyle anlıyoruz. Tár, artık zamanı kontrol ediyormuş illüzyonunu yaratamıyor. Aksine, bir hayran grubunun kostümleriyle izlemeye geldiği filmi yakalamaya çalışan bu sefer kendisi.

Tár, bu açıdan geçen yılın en iyi filmlerinden Anatomy of a Fall’a benziyor. Anatomy’de kocasını öldürmekle yargılanan Sandra, ortaya çıkan ses kayıtlarındaki tartışmada kendi zamanını kendine ayırabilmeyi savunuyor. Çocuğuna karşı sorumlulukları var, bunların farkında, büyük ölçüde yerine de getiriyor. Kendi zaman algısının çocuğu ya da kocası tarafından belirlenmesine ise şiddetle karşı çıkıyor. Elbette Tár’ı taciz ekseninden bağımsız değerlendirmek zor, ama bu iki filmde de kendi zamanına tutkulu kadınların doğrudan kötü ya da şüphe duyulan karakterlere dönüştüğüne şahit oluyoruz.

Spora dönelim. Olimpiyat Oyunları’nın geleneksel sloganı Citius, Altius, Fortius, yani “Daha Hızlı, Daha Yüksek, Daha Güçlü”. Başka bir deyişle, başarılı olmaları için sporcuların hızlı, atletik ve güçlü olmaları bekleniyor. Ancak bu kıstasların hepsini karşılamayan, örneğin aşırı atletik olmayan ya da olağanüstü yetenekliymiş gibi görünmeyen, yine de kendi branşlarında çok başarılı olan sporcular da var. Bu sporcuların başarılarını açıklarken yorumcuların “Sanki zaman onun için farklı, daha yavaş akıyor,” gibi tabirlere başvurduğuna şahit oluyorum. Basketboldan Luka Dončić, Nikola Jokić, biraz daha geçmişe gidersek Dejan Bodiroga gibi örnekler vermek mümkün. Top ellerindeyken izlerseniz, oyun cidden yavaşlıyor, sanki kolaylaşıyor, herkes de onlara ayak uydurmak zorunda kalıyor. “Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen yürüyüşünü yavaşlatır,” diyordu Kundera. Bu oyuncular da isterlerse bir şey hatırlıyormuş gibi yavaşlıyor, sonra da hatırlamaya değer anlar yaratıyorlar.

Koşu antrenmanlarım genelde birer saat sürüyor, içerikleri değişiyor. Bazılarında hızı önemsemeden, kendimi rahat hissettiğim tempoda koşmam gerekiyor, bazılarında hızımı artırmam gereken bölümler oluyor. Başlarda bunu zamanı bükmeye benzetiyordum. Neticede 4:20 pace ile, yani saatte yaklaşık 13-14 km hızla koşarken algıladığın zaman başka, 6:30 pace ile, yani saatte yaklaşık 9-9,5 km hızla koşarken algıladığın zaman başkaydı. Adımların ne kadar hızlanıyorsa, zaman o kadar yavaşlıyordu, öyle sanıyordum. Oysa zamanın kendisi sabit. Koşunun tanıdığı benzersiz lüks ise şu: O bir saat boyunca hiçbir dış etkene yer yok. Yapman gereken tek şey koşmak.

Pazarları uzun koşularım var. Hızın yine pek de önemli olmadığı bu antrenmanlar kimi zaman 2,5-3 saati buluyor. Meraklı olanlar için koşarak şehrin farklı noktalarını keşfetme fırsatı. Tabii yer yön duygusu kuvvetli olmayan benim gibiler için her zaman çok da kolay olmayabiliyor bu. Ben de eve iki dakika yürüme mesafesindeki parkın etrafında tur atıyorum. Bir tur yaklaşık 1,2 km, yani yavaş tempomla 7-8 dakika civarında bitiyor. 7 dakika olduğunu varsayıp 2,5 saat koştuğumu düşünürsek, demek ki yaklaşık 21 tur atıyormuşum. İşte bu 21 tur boyunca parktaki değişimi gözlemlemek o kadar keyifli ki... Bazen sabahları çocuklar için birer kilometrelik yarışlar düzenliyorlar, heyecanla koşturan çocukların, kimi zaman onlardan da heyecanlı ebeveynlerinin bulunduğu alanın etrafından dolanıyorum. Yarış bitince sınırlarını çizen işaretler de toplanıyor, parka yeni insanlar geliyor. Banklara oturuyor, çimlere uzanıyor, frizbi oynuyor, doğumgünü kutluyor, bir süre sonra evlerine dönüyor ya da bir sonraki programlarına yol alıyorlar. Denk geldikçe uzaktan selamlaştığımız, köpekleriyle birlikte koşan çift yanımdan geçiyor, kafa selamı vereceğim noktayı uzaktan tartmaya çalışıyorum. Tenis kortunda servis atılıyor, puanın sonunu göremeden kafamı çevirmem gerekiyor. Genç bir çocuk futbol sahasındaki konilerin etrafından geçip kaleye şut çekiyor, top dışarı giderse benden geri atmamı bekler mi diye düşünüyorum. Aklıma harika bir yazı fikri geliyor, durup not almıyorum, koşu bitince hatırlamazsam zaten hiç benim olmamıştır. Hatırlayamıyorum. Parkta zaman akıyor, hayat devam ediyor.

Tanpınar Bursa’da şahit olduğu, “ikinci zaman” diye adlandırdığı olguyu şöyle açıklıyordu: “Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımız, seviştiğimiz zamanın yanı başında, ondan daha çok başka, çok daha derin, takvimle, saatle alakası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında ebedi bir mevsim gibi ayarladığı velut ve yekpare bir zaman.” Velut sözcüğünün anlamına bakmam gerekiyor, doğurganlık, verimlilik diyor Google. Koşmak bana velut bir zamanın kontrolle değil özenle ilgisi olduğunu hatırlatıyor. Önce bükebildiğini sandığın, sonra heyecanla dikkat kesildiğin bir zaman.

Koşarken kullandığım uygulama Training Peaks, 2023’ün son günlerinde bana yıllık koşu dökümümü bildiriyor. Spotify’ın yıllık özetleri benzeri bir karne heyecanı. En çok ilgimi çeken istatistik şu: Koştuğum mesafeye ulaşmak için tam 3,7 milyon korgi köpeğini yan yana koymamız gerekiyormuş.

Koşarak geçmiş bir yıl. Resmen uçup gitmiş.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.