Kötülük enflasyonu
Bugünlerde dört bir yandan “kötülük” fışkırıyor. Kavramın nesnesinden değil, uğruna akıtılan mürekkepten, klavyeye parmakların vurduğu darbeden söz ediyorum düpedüz. Neredeyse para piyasalarının durumuna denk bir enflasyon var kullanımında. Kötülüğün Sıradanlığı’ndan Kötülüğün Şeffaflığı’na uzanan dikenli yolda, gündelik konuşmalardan muhalif analizlere kadar kulaklara en çok çarpan sözcüklerden biri kötülük artık.
Enflasyonizmin kurbanı olan “kötülük”, -karşıtı dışındaki- refakatçi kavramlara gönderme yapmaktaki cimriliğiyle bir vakitlerin “manidar”ını[i] anımsatıyor: Hiçbir şey söylemeden her şeyi söyleme kolaycılığını. Bedelsiz bir itiraz korkaklığını. Cesametini cüssesindeki kuvvetlerde ya da ağırlığında değil, muğlak yankılarının adressiz imalarında bulan bir tek başınalık pozunu.
Burası dipnot da olabilirdi ama yeri geldi diye söyleyelim: Bir kavramın yalnızlığı her zaman korkunç bir şeydir. Etrafını kuşatan başkaca kavramları gölgeleyen, silikleştiren ve bu sayede nesnesini tek başına açıkladığı kibrini kuşanmasına sebep olan bu bir başınalık, düşüncelerle olayları nedensel ve zamansal ilişki ve farkları içerisinde ele alan bir akıl yürütmenin yerini katilin baştan belli olduğu kullanışlı bir teleolojinin, bir kanaat silsilesinin almasına yol açar. Söz konusu artık tecrübenin anlamaya, anlatmaya, aktarmaya çalıştığı bir yolculuk değil; varış noktasının daha baştan belli olduğu tartılmış bir muğlaklıktır. İkna ya da izah etmek değil, belirsizliğin korkutucu güçlerini seferber ederek kendiliğinden ikna olmamızı bekler.
Dolayısıyla bu kullanımıyla kötülük, şişmanladıkça dolgunlaşmıyor; aksine anlamı bulanıklaştırarak işleyebilen, kerameti kendinden menkul bir imalar evreninin -şimdilik- son halkasını oluşturuyor. Olayların arkasından bakarken, kendi gecikmişliğiyle hesaplaşmaya tevessül etmeyen bir “ben bilirimcilik”, suya sabuna dokunmaya tövbe etmiş bir “bedel ödemişlik” pozuyla konuşuyor üstelik. Göreli suç ortaklığını, sözünü gösteri nesnesine dönüştürerek örtbas ediyor.
Bu enflasyon kötülüğü yalnızca bir gösteri nesnesine, yeterince uzaktan seyredilmesi gereken egzotik bir “canlıya” dönüştürmekle kalmıyor; aynı zamanda kendisini bu gösteride kayıttan düşüyor. “Sana değil, çevreye güvenmiyorum”dan “kendisi iyi çevresi kötüye” uzanan bir hafifletme operasyonuyla “çevre” üstünden “öteki nefretine” lehimleniyor. “Kötülük” burada ama tespiti, teşhisi ve hatta tedavisine soyunanları meskûn mahalde bulmak nasıl oluyorsa imkansız. Nitekim kötülüğü seyirliğe dönüştürmek, kişilerin hem kötülükle arasına mesafe koyarak daima ötekiyi suçlamasına hem de ona itiraz ederek ahlaki pozisyonunu tahkim etmesine olanak sağlayan çifte bir avantaj barındırıyor bünyesinde.
[mailerlite_form form_id=10]
Kullanım şekli ve frekansındaki bu artış, bu aşındırıcı çenebazlık, elbette sadece enflasyona (düz anlamıyla şişmeye) değil, daralmaya da sebep oluyor: Evvela yön duygumuzu budayan bir çaresizlikle dehşetin boyutlarını kavrama araçlarımızı hem hacim hem yoğunluk bakımından seyreltiyor. Yani nedenleri ilhak eden bu enflasyonist kullanıma ne kadar çok başvurursak, buna mukabil yaşadığımız dehşeti tarif edecek sözcük hazinemiz ve dehşete cevap üretecek eylem repertuvarımız da o denli daralıyor. Kavramın yalnızlığı, yaklaşma çabası sergilemekteki künt bir kayıtsızlığa, isteksizliğe ve nihayetinde beceriksizliğe dönüşüyor; entelektüel araç envanterimizi sinsice zayıflatıyor.
Bu kavramın politik açıdan işlevsiz olduğunu anlamına gelmiyor, durum tam aksine. Zira kötülük, adaletli olduğu kadar hayati ve haysiyetli bir öfkeyi, miskin bir kine, “fazla şefkatli” bir atalete dönüştürerek aslında tam da kendisine biçilen rolü yerine getiriyor. Sözcüğü bol keseden saçarak elde edilen her zahmetsiz zafer, eleştirel öfkenin kötülüğün menşeiyle randevusunu erteliyor. Tarihi salt ahlakla terbiye etme dürtümüz, bu randevunun gündemini belirleyen ve “helalleşmeyle” sulandırılmaya çalışılan “hesap sorma hakkının” gücünü ve anlamını unutmamıza yol açıyor.
Ne olur ne olmaz diyerek, bitirmeden barizi de belirtelim: Tüm bunlardan “kötülük diye bir şey yok” sonucu çıkmaz. Nihayetinde hepimizin canı, hileli terazide tartılmaktan yanmıştır bir zamanlar; hepimiz kötülüğün ne olduğunu ciğerinin en soluk yerinde biliyordur elbet. Zaten bilmesek bile gündem her daim imdadımıza yetişecektir: Hele de katliam yasasının ete kemiğe bürünüp manifestosu, maskesi, bıçağı ve hiç de ithal olmayan faşizmiyle Eskişehir’de göründüğü ağırlaştığı şu günlerde…[ii]
Mesele daha ziyade bu sefih kullanım yüzünden kötülüğün, tıpkı başka bir surette sunulan her sözcük gibi (“yolsuzluk” yerine “israfı”, “zam” yerine “fiyat ayarlamasını” koyma ısrarı geliyor akla ister istemez), bir örtmeceye dönüşmesi. Kötülük, asıl sorunu çağırmamak, dokununca yanmamak, çelimsizliğimizle yüzleşmemek, mücadeleyi ertelemek uğruna -elbette bazen istemeden girilen- bir çıkmaz sokağa dönüştü. Toplumsal hafızanın işaretleriyle donatılıp ele alınması gereken hadiseler, bu savurganlık yüzünden eleştirel öfkeyi, politik itirazı felç eden bir izaha mıhlanıyor.
Simon Critchley, “Siyasal öznelik sorunu bir adlandırma sorunudur, siyasal bir özne adlandırma ve bu ad etrafında siyasal olarak örgütlenme sorunudur. Yani, siyasal adlandırmanın mantığı, toplumda belirli bir tikellik saptamaktan ve sonra da bu tikelliği hegemonik olarak evrensel bir iddiası olan bir genellik halinde inşa etmekten ibarettir” demişti.[iii] Kötülük enflasyonu bu cümleleri çağırıyor bir süredir hafızama. Kötülük bugün “bir ad etrafında siyasal örgütlenme sorununu” ertelemenin kullanışlı bir yoluna dönüştü adeta. Tabii yan kulvarda, başka bir hızla olsa da, Machiavellici formül baş gösteriyor bir anda: Kavgadan kaçılamaz, ancak başkaları lehine ertelenebilir.
*Bu yazının ilk versiyonu siyasaliktisat.com'da yayımlanmıştır.
[i] Bu sözcüğün cari politik kullanımlarını kayıt altına almanın yanı sıra bunların müşterek gayesiyle eksenini faş eden bir yazı için bkz. Tanıl Bora, “Manidar”, Zamanın Kelimeleri: Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili içinde, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, s. 131-135.
[ii] Bu yazıya başladığımda bu enflasyonist kullanımın bir kez daha hortladığı, o korkunç Narin Güran cinayeti henüz yaşanmamıştı.
[iii] Simon Critchley, Sonsuz Talep, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayıncılık, 2010, s. 100.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()