Kültür davası, iktidar yanılgısı

Kültür davası, iktidar yanılgısı
kulturel-iktidar

Arabesk dinleyicisi değilim, lakin bu toprakların insanı olduğum için herkes kadar bu müziğe aşinalığım var. O derya deniz külliyattan arada açıp dinlediğim şarkıların sayısı sanırım onu geçmez. Bu on kadar şarkının üçüyse geçtiğimiz günlerde vefat eden Ferdi Tayfur’a ait. Oysa Ferdi Tayfur’un müzikal bilgisi ne Orhan Gencebay denli engindi ne de sesinin İbrahim Tatlıses’inki kadar güçlü olduğu iddia edilebilir. Onun, aynı derin yoksulluktan geliyor olmasına karşın -ve onunkinden daha geniş bir hayran kitlesine sahip olsa da- bir başka arabesk babası Müslüm Gürses kadar garibanların sesi olabildiğini de söyleyemiyoruz. Dolayısıyla arabesk evreninden sevdiğim sınırlı sayıdaki şarkıda Ferdi Tayfur baskınlığını sadece hitap etmeyle açıklayabiliriz.

Telaşa mahal yok, yazı, kendine bir kürsü bulmanın şımarıklığıyla, arabeskle ilişkim üzerine olmayacak. Hatta bu yazı doğrudan ya da tamamen arabeske dair değil. Kaldı ki, arabeskin bir nesne olarak tartışılabilirliğini yitirdiğini düşünüyorum. Onunla ilgili söylenecek her şey zaten çoktan söylenmiştir.

Sadece bu da değil, arabesk bir fenomen olarak varlık zeminini de kaybediverdi. 1970’lerde kır kökenli kentlileşme çabasındaki en yoksulların bir kısmına hitap eden bir müzik olarak patlayan bu janr, 1990’lardan itibaren altındaki sosyal toprağı kaybetmiş oldu. Haliyle, eğer varsa bir felsefesi ondan uzaklaştı. Zaten 1980’lerde başlayan arabeskin fabrikasyonlaşması trendi, sırasıyla Eylülizm ve Özalizm seyirlerinde onun düzen ve nizamla bağını daha da kuvvetlendirdi. Arabeskin doğasına ters neşeli ve sınıf atlama talep eden (Ben de isterem, Kral benem gibi) şarkıların bu dönemi takiben ortaya çıkması sürpriz veya tesadüf değil. 1990’larda pop müziğin gölgesinde kalan ama lahmacunla birlikte başbakan şölenleri ve zengin sofralarına ilişebilen arabesk, yani bir zamanların yasaklı olan ve devlete değil ama Allah’a, kadere isyan biçimiyle de olsa yoksulluğun bir biçimini yansıtan bu ekol artık bütünüyle zararsızlaşmıştı. Bazı “kanonik” ve klasik eserleri bu dönemde de meydana getirebilmişse de popla bir alaşım haline gelerek başka bir şeye dönüştü. Fakat arabesk sadece dönüşmedi, güçlü geçmişi, etkisi, tesirli armonilere uygun altyapısıyla dönüştürdü de. Yalnızca pop müziği değil, rap ve rock müziği de. Daha ileri giderek, arabesk, garip bir isimlendirmeyle “fantezi müzik” (taverna) denen türü doğurdu. Bu müzik sulandırılmış yani arabeskleştirilip biraz da poplaştırılmış Türk klasik (sanat) müziğinden başka bir şey değildi. Yine tuhaf adlı müziklerden sol politik/protest özgün müzik de arabeskle harmanlanmıştır.

Vaziyet böyleyken arabesk icracıları ile dinleyicileri arasında var olan fanatizm düzeyindeki bir nevi peygamber-mümin ilişkisi başta Müslümcülük, biraz Ferdicilik, sonradan gelen ama daha marjinal bir kitle olan Azercilik istisnalarıyla tarihin konusudur sadece. Bu, sanatçıların zenginleşerek inandırıcılıklarını yitirmelerinden ziyade dinleyicilerin ve memleketin sosyal değişimiyle ilintili bir olgu. Zira şarkıcılık ve futbolculuk mesleklerinde kazanılan meblağların orantısız olduğu hakikatini zaten hepimiz biliyoruz. Bu hakikat Trabzonspor’u bırakmanıza yol açmadığı gibi Ferdi Tayfur müziğini kalbinizden buğz etmenize de sebep olmuyor.

Kaldı ki birçok solcu veya demokrat müzisyen de, sanatçı da -Ferdi kadar olmasa da belki- aynı durumda ama biz de onları dinliyoruz, izliyoruz. Zülfü Livaneli ya da Ahmet Kaya hayatlarını konfeksiyon işçiliğiyle kazanmıyorlardı. Dolayısıyla ortada bir çelişki yok. Yani Livaneli’nin çok parası var diye “Zor Yıllar” parçasını dinlemekten vazgeçecek değilim. (Sahi, o şarkıda bile arabesk bir tını var değil mi?) Arabeskçiler de “acıların çocuğundan” vazgeçmiyorlar.

Bu işte şöhretin zenginleşmeyle doğrudan ilişkisi var. Ama herkes için aynı düzeyde değil. Mesela Ferdi Tayfur’un en büyük şarkılarından ve introdaki flamenkovari gitar solosuyla akıllara kazınan “Emmioğlu” şarkısından gidelim. Bu şarkıyı jazz/blues, rock’n roll, arabesk/türkü/Arap müziğiyle, birçok enstrümanı ustaca çalarak ve sesini müthiş kullanarak icra eden Fatih Erkoç’un müzikten Ferdi Tayfur kadar kazanabilmesi mümkün değildir mesela. Kazanabilmesi için sanatından feragat etmesi gerekirdi. Ferdi Tayfur’un ne kötü bir sanatçı olduğunu ne de Emmioğlu’nu kötü seslendirdiğini (harika söylüyor) düşünüyorum. Ama Fatih Erkoç’un müziğe ondan daha vakıf bir sanatçı olduğu aşikar. Ferdi Tayfur ise araya bazı farklı çeşniler ilave etmeyi ihmal etmese de belli şablonlar üzerinden eserlerini meydana getiren bir şarkıcıydı. “Tek dostum” dediği bağlamada da (ve gitarlarda) görebildiğim kadarıyla virtüöz değildi (Hatta izleyebildiğim kayıtlarda düpedüz kötü çalıyor. Belki o anlara içkin bir durumdur.) Geriye sesinin güzelliği, onu kullanma biçiminin özgünlüğü ve besteleme yeteneği kalıyor.

Yani daha fazla kazanmak için piyasaya daha çok hitap etmek lazım. Demek ki genel zevk, daha “düşük” bir konumu imliyor. Bunu en çok satan kitapların kişisel gelişim veya edebi yönden çok ucuz pop-kitaplar oluşundan da takip edebilirsiniz. Bu durak bizi kültür ve kültürel iktidar mevzularına çıkartıyor.

Hem iktidarın hem de genel olarak muhalefetin değil ama solun bir kısmının çok önemsediği malum bir kültürel iktidar meselesi söz konusu. Sanki AKP’den önce kültürel iktidar bizdeymiş gibi bir yaklaşıma sahip olan bu bakışa göre kültürel iktidar kaybedildi -hatta kimilerine göre bir kayıp da mevzubahis değil- ama AKP yeni bir kültürel iktidarı inşa etmeyi de beceremedi. Siyasal erki küçümsemek için araçsallaştırılan bu söylemin kendini avutmaya yaradığını biliyorum ama bu teori gerçeği yansıtmıyor. Gerçeği görmemekte ısrar ediliyor ya da.

“Yüksek” kültür tanımından bağımsız kurulmuş bir kültürel iktidar var. Her gün televizyondan dizilerle, haberlerle, programlarla evlere giren bir iktidar. Yani oturup bir düşünün, mesela bugün Elveda Rumeli gibi İttihatçılığı savunup Abdülhamit’i yeren bir dizi televizyonlarda yayınlanabilir mi? Bırakın Türkiye’yi, AKP bugün Abdülhamit’i bütün Müslüman âlemine satıyor. Hangi kurulamayan iktidardan bahsediyorsunuz? Türk dizileri bütün dünyada milyonlarca izleyici çekiyor. Bu dizilerde de birkaç kanaldaki belli ölçüde direngen birkaç istisnai durum hariç ya AKP ideolojisi ya da zengin hayatları insanların algılarına pompalanıyor. Dinsellik, muhafazakarlık, milliyetçilik, AKP’nin kendi pespaye kültürel-politik özellikleri topluma agresif bir biçimde lanse edilmektedir. AKP, AKP’yi zaten çoktan aşmış, onun doğruları, onun çizgileri ve sınırları tüm burjuva muhalefeti zaten belirliyor. Hâlâ mı yok kültürel iktidar?

İktidar orada da durmuyor, “yüksek kültür” işleri de var. TRT 2, Ketebe, TRT Belgesel, TRT World, Tabii gibi anahtarlarla enstrümanlarını çeşitlendiriyorlar. Buna medyadaki tasallutu, başka kitap yayıncılarını ve kitap dağıtım tekellerini ekleyin.

Eskiden de bizde olmayan, en fazla kimi unsurlarıyla dirsek temasımızın olduğu kültürel iktidarın bugün İslami/ milliyetçi/ pragmatik iktidara geçmiş olduğu bizce sarihtir. Toplumun kılcal damarlarına kadar işleyerek hayatı bütünüyle kuşatmış bir iktidarın bunu beceremediğini söylemek abesle iştigal olacaktır. Ha, illa kültürel iktidarın “yüksek” profilli bir şey olması gerektiği söyleniyorsa, o alternatif yüksek kültürün nerede ve kimler tarafından üretildiği de açıklanmalı.

Zaten alıcıların iyice kültürsüzleştirildiği bu zeminde vasatın ve ucuzluğun iktidarını pekiştirmesinden daha kolay bir şey yok. Bir karşı hegemonik politik güç ve kültürün var olmadığı düzlemde ülkenin tam teslim bayrağını çekmesi, bu tamamen değişen çehre bir mucize değil.

Solun, işbu atmosferde kültürel iktidar meselesinden daha çok kendi kültürünü nasıl himaye edip geliştirebileceğine ya da kendine özgü kültürü kaybedip kaybetmediğine (bizce kaybedilmiştir) kafa yorması gerekiyor. Bu sorudan sonra varılacak nokta da nasıl yeniden kendin olabileceğin ve halk içinde tekrar inkişaf edebileceğin zorlu meselesi olacak.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.