Kültür kendini nasıl yiyip bitirir?

Kültür kendini nasıl yiyip bitirir?
Nikocado Avocado, YouTube.

24 yaşındaki Nicholas Perry, internet aracılığıyla “görülmek” istiyordu. YouTube kanalına tutkuyla keman çaldığı ve veganlığın erdemlerini övdüğü videolar yüklemeye başladı. Büyük ölçüde fark edilmedi. Bir yıl sonra sağlık sorunlarını gerekçe göstererek veganlığı bıraktı. Artık ne isterse yemekte özgürdü, sanki bir arkadaşıyla yemek yiyormuş gibi kamerayla konuşurken çeşitli yiyecekleri tükettiği “mukbang” videoları üretmeye başladı.

Bu yeni videolar hızla "büyük" bir izleyici kitlesi buldu, fakat izleyici kitlesi büyüdükçe talepleri de arttı. Videolara yapılan yorumlar kısa sürede Perry’ye fiziksel olarak yiyebildiği kadar yemesi konusunda meydan okuyan insanlarla doldu. Memnun etmeye hevesli olan Perry, her biri öncekinden daha büyük porsiyonlar yemeye başladı. İzleyicileri alkışladılar ama hep daha fazlasını talep ettiler. Perry de kısa süre sonra bir oturuşta fast-food restoranlarının tüm menülerini yerken kendini filme alır hale geldi.

Bazı açılardan yediklerinin karşılığını aldı, Perry’nin (daha yaygın bilinen adıyla Nikocado Avocado’nun) artık YouTube’da altı milyondan fazla abonesi vardı. İzleyicilerinin artan taleplerini karşılayarak, internette patlama yaratma ve “büyük olma” isteğine kavuştu. Ancak bunun bedeli obez (yani gerçekten büyük) olmaktı.

İzleyicilerinin arzularıyla karikatürize edilmiş bir aşırılığa dönüşen Nikocado Avocado, video çekmeye başlayan kemancı Nicholas Perry’den bütünüyle farklı bir karakterdi. Perry yumuşak huylu, sağlıklı ve bilinçli bir karakterdi; Nikocado ise gürültülü, yıpratıcı ve olağanüstü ölçüde groteskti. Perry’nin seçici olduğu yerde, Nikocado bulabildiği her şeyi yiyordu, üstelik buna Perry’nin kendisi de dahildi. Dikkat çekmeye yönelik iştahı, Perry’nin kişiliği tarafından yutulmasına neden oldu.

[mailerlite_form form_id=10]

Yaratıcı ile izleyici arasındaki etkileşim, zamanın kendisi kadar eski. Yaratıcılar (veya sanatçılar) kitlelere her zaman bir şeyler yapar, onları eğlendirir, ikna eder, baştan çıkarır, manipüle eder… Bu etkiye ilişkin söylemlerin önemli bir kısmı sanatçıyı, yaratıcıyı veya kamuya dönük kültürel katkısını ön plana çıkarır. Yaratıcı bir temsilcidir, kontrolü elinde tutan kişidir. Bu ilişkinin diğer yönü ise daha az tartışılır. Bir izleyici yaratıcıya ne yapabilir? Kontrolün izleyicide olduğunu düşündüğümüzde neler mümkün olabilir?

Bu ters dinamik, yaygınlığı arttıkça ve çekim gücü dramatik hale geldikçe, daha da yerleşik ve dikkat çekici hale geldi. Bu fenomeni tanımlamak için kullanılan terim “izleyici esareti” diye adlandırılıyor: izleyicinin yaratıcıyı hipnotize etmesi veya ele geçirmesi. Tarihin hiçbir anında bu kadar çok insanın “kendi içeriğini” yaratarak onaylanmak ve  yargılanmak için kendini kamuya açtığı bir dönem olmadı. Podcast’ler, haber bültenleri, müzik veya edebiyat denemeleri, uzun ve kısa videolar, Instagram hikayeleri, hepsi buna dahil.

Hepsi uykuda olmadığımız her an ortaya çıkıyor. Hem bilinçli hem de bilinçsiz olarak, kendimizi sürekli başkalarının merceğinden inceliyor, yeniden konumlandırıyoruz. “Sahnedeyken” bizi izleyiciler yönlendiriyor, izleyicinin benliğimizi, değerlerimizi ve gelecek duygumuzu kuklalaştırması ise daha kaygı verici. İzleyici esareti sanatçılara, yaratıcılara ya da influencer’lara özgü bir olgu değil, internet kompleksine dahil olan hemen herkes için geçerli. Üstelik hangi platformu kullanırsak kullanalım kaçamayacağımız bir olgu. Instagram’dan BeReal’a, bir gönderi ne kadar “gerçek” veya “spontane” olursa olsun, özgünlüğü tartışmalı.

Performans, artık kronik bir mecburiyet. Her birimiz izleyicilerin neden olduğu hipnoza (Pavlovyan bir ping, ding ve bildirim dopaminine ya da başkalarının bize ilgi göstermeye hazır olduğunu, bizi önemsediğini fark etmeye) duyarlıyız. Varlığımızın bu sayede onaylandığını düşünüyoruz.

Evrimsel olarak kabul görmek için yaratıldık, her “kalp” veya “görüntülenme” eylemlerimizi yöneten birer havuç. İzleyici esaretinin iyi tarafına bakarsak, bir şeyleri doğru yaptığımızı bilerek yankı uyandırabilir, “pazar uyumunu” güvence altına alabiliriz: Bununla ilgileniyorlar, böyle devam et. Ancak izleyici memnuniyeti için yüksek bir standarda bağlı kalmak ile izleyicinin niyetimizi değiştirmesine izin vermek arasında ince bir çizgi var.

Hiper-yayıncılığın (sürekli paylaşım) ve çevrimiçi yaşamlarımızın bir diğer sonucu da hiper-kırılganlık ve onay aradığımız kişilerden etkilenmektir. Giderek küreselleşen bir sahnede, izleyici esareti her modern yaratıcının üstesinden gelmesi gereken en önemli zorluktur. Nihayet bunca zamandır peşinde olduğumuz izleyici kitlesini ve ilgiyi elde ettik. Ancak karşılığında bir şeyi kaybetme riskiyle karşı karşıyayız: kendimizi.

Performansın hepimizin peşinde olduğu olumlu sinyallerini nasıl görmezden geliriz? İki radikal yaklaşımın gerilimi arasında sağlıklı bir şekilde nasıl var oluruz? Yalınayak çimlere basmak ve “siktir et,” demek mi, yoksa onların her kelimesini dinlemek ve bizi manipüle etmelerine izin vermek mi?

Felsefi açıklamalara başvuralım, üç temel teoriyi hatırlayarak izleyici esaretinin bugün neden her yerde ve bu kadar bunaltıcı olduğunu daha iyi anlayalım.

İlki, Cooley’in aynadaki benliği. Sosyolog Charles Cooley tarafından ortaya atılan “aynadaki benlik”, kendimizi başkalarının algıları aracılığıyla anlama eğilimimizi sembolize eder. Benlik, özel ya da bağımsız olarak değil, daha ziyade sosyal ortamlarda inşa edilir. Davranışlarımızı, başkalarının onlar hakkında ne düşünebileceğini hissederek değiştiririz, başkalarının algılarına ilişkin algılarımız tamamen yanlış bile olsa. Onların hayal ettiklerini hayal eder, buna göre hareket ederiz. Şimdi gözünüzün önüne sosyal medyayı getirirseniz tek bir ayna yerine bir aynalar koridoruna kurban edildiğimizi görebilirsiniz.

İkinci teori, Goffman’ın benlik sunumu. Sosyolog Erving Goffman, günlük sosyal etkileşimleri sahnedeki aktörlere benzetir. Her birimiz çeşitli rollerde oynarız. Bu sahnede, seyircilerimizin tepkilerini görebiliriz. Başkalarının bizi nasıl algıladığını kontrol edemeyebiliriz, ama en azından başkalarının bizi tam olarak istediğimiz gibi algılamaları umuduyla bir görünümü kontrol etmek için elimizden gelen her şeyi yapabiliriz. Goffman’ın “ön sahnesinde”, izlenim yönetimi adı verilen bir süreç içindeyiz: görünüşü ve algıları hedeflerimize göre değiştirebiliriz. Sadece “sahne arkasında” bu rolü ya da kimliği nihayet serbest bırakabiliriz. Ancak modern çevrimiçi yaşam göz önünde bulundurulduğunda, klavyeden uzak olsak bile hâlâ sahnedeyiz. Profiller canlı, hikayeler ve yazılar 7/24 sergileniyor. Artık sahne arkası yok, sahne ışıkları hiç sönmüyor.

Üçüncüsü, Foucault’nun mekanı. Filozof Jeremy Bentham’ın panoptikon’u, kulenin içini göremeyen her bir mahkumu izleyen bir gözetleme kulesini resmeder. Mahkumlar, izlendikleri korkusuyla en iyi davranışlarını sergilemek zorundadır. Bu mahkumlar kuleden nasıl algılandıklarını hayal eder ve davranışlarını buna göre ayarlar, kulede kimse olmasa bile. Bu panoptikon önermesinden yola çıkan Michel Foucault, bunun etkisinin hapishane sistemlerinin ötesine, gündelik hayata ve sosyal kontrole de uygulanabileceğini ileri sürer. Günümüzün sosyal ikileminde, eylemlerimiz “herkes tarafından görülür” ancak hiçbir zaman gözlemleyen bir gözlemci görmeyiz. Dışarıda her zaman bir izleyici vardır. Çoğu zaman, varlığını kanıtlayan hoş bir “geribildirim lokması” alırız, bu bizi koşullandırır. Ama her zaman sanki izleniyormuş gibi davranırız. Bentham’ın mahkumları gibi hizaya girmek için davranırız. Bu ebedi gözetim durumunda, sonsuz bir yüksek baskı performansının mahkumları haline geliriz. Sürekli olarak başkalarının bizi izlediğinin hayali davranışlarımızı değiştirir.

Austin Robey ve Severin Matusek’in “Yaratıcı Ekonomiden Sonra” adlı raporlarında belirttikleri gibi: “Dürüstlüğümüzden ödün vermeden yaptığımız işin finansal olarak değerlenmesini istiyoruz. Bir algoritmayı memnun etmek değil, gurur duyduğumuz anlamlı işler yapmak istiyoruz. Çalışmalarımızı bize doğru gelen şekillerde paylaşmak istiyoruz, bir akışta dikkat çekmek için rekabet etmek değil. Yaratıcılığımız ve kimliğimiz istismar edilmeden görülmek istiyoruz.”

Uzun süredir hayatımızda olsalar da bu ikilemler neden bugün çok daha ürkütücü? Çünkü artık yeni bir kültürel bağlam var. Sosyal medyanın küresel erişimi, performans ölçütleri, platform tasarımı, içerik formatı ve algoritmik müdahale kombinasyonu, yaratıcıların başkaları için üretme biçimlerini ve başkalarının çalışmalarını algılama ve onlarla etkileşime girme biçimlerini değiştirdi.

Sonuçlar, sürekli geribildirimler, gerçekçi olmayan beklentilere, sosyal kıyaslamalara, tükenmişliklere, çoklu yönetilen kimliklere ve algoritmaların kara kutusuna hizmet ediyor. Bir şeyler ters gidiyor, ama adını koyamıyoruz.

[mailerlite_form form_id=11]

Instagram akışınızda, az önce vakit geçirdiğiniz arkadaşınızla aynı kahve makinesini kullanan bir influencer beliriyor. Akışınız, takip etmediğiniz hesaplardan gelen önerilerle dolup taşıyor. Bir oyuncunun bir dizide söylediği esprili bir replik anında “mem” haline gelince, repliğin sadece bu yüzden yazılıp yazılmadığını düşünüyorsunuz. TikTok’ta açıklanamaz bir şekilde trend olduğu için yeni sandığınız bir şarkının 1980’lerden kalma bir parça olduğunu keşfediyorsunuz. Şarkılar kısalıyor, çünkü Spotify’da dinlemek için sadece 30 saniye ayırıyorsunuz. Spotify, bir dakikadan kısa süren aynı şarkıyı stok imajlı 49 farklı sanatçı ismi altında yeni bir müzik deneyimi sunuyormuş gibi size dinletiyor. Şiir, evrensel, aforizma-yoğun ve metnin yanı sıra görüntü olarak da çalışacak şekilde biçimlendirildiğinde var olabiliyor. Netflix’te oyuncu, olay örgüsü ve mekan gibi gerçek bir filmin tüm öğelerine sahip olsa da fazlasıyla yapay ve hiçbir şeye odaklanmayan “sahte filmler” fenomeninin yükselişine tanıklık ediyoruz. Google Maps, daha iyi bir rota bulduğunu düşündüğü için sürüş rotanızı rastgele yönlendiriyor. Twitter, açtığınız her tweet’in altına sadece beli belirsiz ilgili yorumların bir listesini yüklüyor.

Bu aksaklıklar, algoritmaların bizi gerçekten hiç anlamadığını hissetmemize neden oluyor. Bize neden belirli bir şeyin önerildiğini ya da akışlarımızın neden birdenbire homojen bir temayla (tüm yemek videoları yahut tüm o kripto tweet’leri) dolduğunu bilmiyoruz. Bu yabancılaşma hissinin bir adı var: Algoritmik anksiyete. Karşımıza 2018’de araştırmacı Shagun Jhaver tarafından yapılan bir çalışmada çıkıyor. Airbnb ev sahiplerinin Airbnb’nin arama algoritmasını manipüle ederek ilanlarını daha üst sıralara çıkarmaya çalışmalarını tanımlamak için kullanılıyor. Ev sahipleri nasıl değerlendirildiklerini gerçekten bilmedikleri için bir süre sonra strese giriyor.

“Algoritmik anksiyete” kavramını ortaya atan Shagun Jhaver değilse de, kavramı en net şekilde tanımlayan o. Yapay zeka uzmanı Kate Crowford, bu ifadeyi 2013 gibi erken bir tarihte “Bir algoritma agonistik olabilir mi?” başlıklı sunumunda kullandı. Patricia de Vries adlı bir diğer akademisyenin 2016 tarihli bir çalışmasının da başlığı buydu. Vries için algoritma belirli bir teknoloji parçasından ziyade biz kullanıcıların kafamızda oluşturduğumuz bir fikirdi: “Algoritmaların yapabildiklerine ya da yapamadıklarına bu kadar çok odaklandığımızda, bu durum algoritmanın etrafındaki tüm güçleri gizleme eğiliminde oluyor.” Bazen algoritmaya çok fazla güç, çok fazla yetki atfediyoruz. Diğer bir deyişle, kendi adımıza karar vermesi için algoritmalara giderek daha bağımlı hale geliyoruz ki bu kaygı kısmen kendi hatamız oluyor.

Algoritmik akışlar bizi daha pasif tüketiciler olmaya, ne tükettiğimizi gerçekten düşünmemeye, akışta süzülmeye ve kendi zevkimiz hakkında çok fazla düşünmemeye itiyor. Kültürel ortamı daha az ilginç hale getiriyor, sıkılmaya fırsatımız veya bahanemiz kalmıyor. Aynı zamanda gerçekten şok edici, şaşırtıcı ya da muğlak olan sanatsal üretimlerle karşılaşma fırsatımızı da elimizden alıyor. Farklı platformlar aracılığıyla o kadar çok şey tüketiyoruz ki, zevk sahibi yaratıcılarla bağlantımızı kaybediyoruz. O kadar çok ses var ki, her birinin izini kaybediyoruz. Sözümona bilgiye artık daha kolay erişiyoruz, ne var ki çoğumuz gerçeklerden, bizi düşündürecek çelişkilerden ve harekete geçiren içeriklerden uzak tutuluyoruz (yoksa duruyor muyuz?).

Yaratıcılar izleyici esaretinin derin girdabına yakalanmışken ,izleyiciler de algoritmik anksiyeteyle başa çıkmaya çalışıyor. İçinde bulunduğumuz yeni kültürel bağlam kendi kendini yiyip bitiriyor. Yaratıcılar ve izleyiciler olarak gerçekliği nasıl geri kazanabiliriz, çağımızın kültürel bağlamını nasıl dönüştürüp yeniden doğurabiliriz? Belki de artık bunu düşünmemiz ve seçimlerimizi buna göre yapmamız gerekiyor.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.