Kültürel hegemonya soykırımı durdurabilir mi?
Büyük bir vahşeti dünyanın gözü önünde sergilemekten çekinmeyen İsrail’in Gazze’de uyguladığı yoğunlaştırılmış soykırım pratiği neredeyse iki yıldır kesintisiz biçimde sürüyor. Bu esnada Filistin’in varoluş koşulları açısından kritik önemdeki direniş ekseni kırıldı, Suriye’de eski rejim düşürülüp işbirlikçi HTŞ başa getirildi, Lübnan Hizbullahı zayıflatıldı ve İran’a karşı bir savaş tehdidi havada asılı duruyor. İsrail artık Gazze’yi fiilen ilhaka hazırlanıyor. Bütün bunlar dünyanın gözü önünde, ayrıntılı biçimde kayıt altına alınarak, göstere göstere yapılıyor.
Bu soykırım 7 Ekim 2023’te başlamadı. İsrail neredeyse 80 yıla yakın süredir kendi varlığını korkunç bir askeri güçle Filistin topraklarına dayatıyor. Adım adım büyüyerek yayıldığı coğrafyada ABD öncülüğündeki emperyal güç merkezinin sömürge karakolu görevini görmeye devam ediyor. Avrupalı egemen beyazlar yüzyıllara yayılan büyük soykırım dalgalarıyla topraklarından atmaya çalıştıkları Yahudileri böyle bir çözüme ikna ettiler sonunda: “Hem bizden uzak olun hem de bizim adımıza, bizim çıkarlarımız için Doğu Akdeniz topraklarında polislik edin. Filistinliler üzerindeki soykırım düzeyindeki saldırılarınıza da, binlerce çocuk öldürmenize de ses etmeyeceğiz.”
Geçen iki yılda egemen Batı devletleri bu aleni soykırıma ya ses etmediler ya da bir şekilde salağa yatmayı başardılar fakat tabanda bir şeylerin rengi değişti. Filistinlilerin, özellikle de soykırıma karşı sırf hayatta kalma azmiyle direnen Gazzelilerin gücü ve inadı insanlara dokunmayı başardı. Bunda Filistin mücadelesinin onyıllardır devam eden kendini anlatma çabasının da etkili olduğunu söylemek gerek, haklılığın ve sınırlı da olsa siyasi gücün meyvesini verdiğine şahit olduk. Batı’nın büyük kentlerinde sayısı yüz binleri bulan kitlesel yürüyüşler yapıldı, üniversitelerin kampüslerinde okuldan atılmayı, ceza almayı göze alan öğrencilerin kurduğu işgal alanlarında Filistin mücadelesinin sloganları yankılandı, spor karşılaşmalarında devasa destek pankartlarının açılması sıradanlaştı, başta Filistin’in adının anılmasını, bayrağının renklerini bile yasaklayan festivaller soykırım karşısında pozisyon almaya zorlandı, ödül konuşmalarında Filistin’i anmamak “kötü görünmeye” başladı, “Gazze Bienali” adı altında güncel sanat etkinlikleri düzenlendi, son olarak da Wembley Stadyumu’nda onlarca yıldız sanatçının bir araya geldiği ve binlerce izleyicinin katıldığı “Filistin için Birlikte” isimli büyük sahne gösterisinde, paranın İsrail kuşatmasını nasıl aşacağı ve etkili biçimde kullanılacağı meçhul de olsa Gazze için 1,5 milyon pound yardım toplandı.[i] İki yıl önce bunların olacağını Filistinliler dahil kimse hayal edemezdi. Peki, bu kadar açık bir toplumsal destek soykırımı durdurmayı geçtim, neden tek bir canın kurtulmasını bile sağlamaktan bu kadar aciz?
“Kültürel hegemonya” kavramı solun, özellikle de Türkiye solunun pek sevdiği tartışma konularından biri. Hem genelde yanlış kullanıldığı için hem de Türkiye’deki düzen içi siyasi kutuplaşma kendisini çok net bir kültürel yarılma üzerinden ifade ettiği için bu kavram sıklıkla gündeme geliyor.[ii] Gramsci bu kavramı icat etme ihtiyacı duyduğunda devrimci işçi hareketinin maddi ve kitlesel gücünün yüksek olduğu ama bunu kültürel alana yansıtamadığı bir dönemden geçiliyordu. Temelde egemenlerin mevcut düzeni sürdürme eğilimine karşı onu yıkıp yeni, eşitlik içinde özgürleşmiş bir dünya kurmak isteyenlerin kitleler üzerindeki ideolojik etki gücünü tariflemek için kullanılan bu kavram Filistin örneğinde daraltılmış bir anlamda ele alınabilir.
Adım adım ilerleyen sinsi bir işgal pratiğine karşı 80 yıla yayılan bir direnişin bugün dünyada çok sayıda insan, hatta belki de küresel nüfusun niteliksel çoğunluğu tarafından haklı görüldüğü, bu haklılığın şüphe götürmediği bir eşik aşılmış görünüyor. Kamusal alanda açıktan İsrail’i savunmanın artık neredeyse bir tür “canilik” ya da en iyi ihtimalle “cahillik” olarak görüldüğü hegemonik bir haklı görülme durumundan bahsedebiliriz. Batılı devletlerin sözcüleri bile göbeklerine bağlı olan İsrail’i fiilen savunmak zorunda olmalarına rağmen bunu daha makul, düşük tonlarda ifade etmenin yolunu arar hale geldiler. Tabii ki İsrail’in (ve hamisi Batı emperyal merkezinin) fiili hegemonyası devam ediyor, küresel kapitalizm bu süreçten kendisine yeni araçlar devşiriyor. Buna rağmen, kültürel alanda tam anlamıyla hegemonik hale gelmediyse bile, Filistin mücadelesinin iki yıl öncesinden çok daha büyük bir etki alanına ve moral desteğe sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.
[mailerlite_form form_id=10]
Gelgelelim bunca destek maddi alanda bir etki yaratabilmiş, İsrail’i herhangi bir şekilde zora sokabilmiş değil. Burada tuhaf, hatta düzenin kendisini saklamakta başarılı da olduğu sinsi bir gölge var. Kültürel hegemonyanın (ya da isterseniz sözel desteğin, dayanışma gösterilerinin, temsili mücadelenin de diyebiliriz), soykırıma karşı diş ve tırnakla süregiden bir direnişin maddi alanına etki etmesi çok zor. Maddi ilişkiler kültürü yaratır, kültürel formlar maddi ilişkileri yaratmaz sadece yeniden üretir. Aynı şekilde fikirlerin eylem üretme kapasitesi, eylemlerin fikirleri dönüştürme kapasitesinin yanında kayda alınacak büyüklükte bile değildir. Fakat küresel anlamda yeni bir siyaset arayışında olan kitleler ilkinin daha geçerli olduğuna ikna edilmiş gibi duruyor. Belki de esas kültürel hegemonya tam olarak bu yanılgıda, siyasetin kültür ve ahlakla yer değiştirdiği yaklaşımda inşa ediliyor.
Büyük yürüyüşlerin, medyada çokça yer tutan vicdanlı ödül konuşmalarının, binlerce insanı stadyumlarda yan yana getiren dayanışma gösterilerinin gelip de dayandığı sınır bir yandan İsrail’le ticareti sürdüren, elindeki ekonomik ve diplomatik gücü etkin biçimde kullanmaya yanaşmayan Türkiye İslamcılarının sembolik Filistin taraftarlığının bir adım ötesine gidemiyor. Mücadeleyi bir konum bildirmeye, bir siyasal kimliğin ifade edilmesine indirgemiş olan muhalefet biçiminin, örneğin Aragon’un şiirindeki ifadeyle “tek yaptıkları silahlarına davranmak olan” Manuşyan ve arkadaşlarının nazizme karşı onurlu direnişi gibi tarihsel olguları da ancak sembolik değerde ele alabilmesi, hatta deyim yerindeyse memleştirmesi, içine kıstırıldığımız kapanın bir göstergesi.
Bunca etkisiz siyasi “gösterinin” ortasında bir yerlerde fiili doğrudan eylem çabaları da bir kutupyıldızı gibi gidilecek yolu işaret ediyor. Birleşik Krallık mahkemelerince terörist ilan edilen ve militanı, savunucusu ya da sempatizanı olan herkesin tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya olduğu Palestine Action’ın İsrail’e silah ve mühimmat tedarik eden fabrikalara dönük doğrudan sabotaj eylemleri sola egemen olan sembolik jestleri aşan, küçük de olsa, karşılaştığı baskının da kanıtladığı biçimde etkili ve tehditkar bir ilk adım olarak görülebilir. Yine aynı şekilde Gazze’ye denizden ulaşmaya çalışan teknelerin İsrail’in korkutucu saldırılarına rağmen sergilediği doğrudan eylem pratiği siyasetin, bir haklılığın ahlaki ifadesinin ötesinde beden bedene bir mücadele pratiği olduğunu hatırlattığı için çok değerli. Fakat yine de bu küçük ama güçlü örnekler son iki yılda Filistin lehine inşa edilen “kültürel hegemonyayı” etkili bir güç unsuruna dönüşme yoluna sevk etmeye yetmiyor.
Burada iki kritik mesele var gibi duruyor. Batı ülkelerinde ortaya çıkan Filistin yürüyüşleri, söylemleri, gösterileri, sergileri aslında doğrudan ve sadece Filistin’le ilgili değil. İçinde yaşadığımız düzen birçok açıdan katlanılmaz hale geliyor. Yavaş yavaş boğazımıza çöken bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Filistin mücadelesi bütün bu karamsar ruh hali içinde hepimizin kurtuluşu için düzenin surlarında açılmış bir gedik gibi duruyor. Bu yüzden Filistin için sokağa çıkanlar, kampüsleri işgal edenler aslında kendilerinden çalınan geleceği de tekrar ellerine almak arzusuyla oradalar. Mevcut düzenin hiçbir dirençle karşılaşmadan böyle sürmesine artık katlanamayan, kendisine dayatılan rezil bir geleceğe, mutlak köleliğe içten içe isyan eden herkesin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan Tarihsel Parti’nin[iii] ifadesini bulduğu alanlardan biri de Filistin direnişi. Biraz da bu sebepten, henüz etkili bir devrimci müdahalenin yokluğunda bu itirazlar sözel ve kültürel bir ifadeyi kendiliğinden aşamıyor.
İkinci mesele ise ahlaki bir konumlanışa, sözel beyana indirgenen siyasetin bir tür toplumsal değer üreten konuma da gelmiş olması. Her ne kadar hoşumuza gitse de bugün artık stadyum sahnelerinde, ışıklar altında ve olumlayıcı hayran çığlıkları eşliğinde yapılan açıklamalardan, Gazze’ye dayanışma adına yapılan festivallerden, albümlerden, sergilerden, sanat işlerinden belli bir rahatsızlık duymanın artık politik açıdan kaçınılmaz olduğu kanaatindeyim. Bir soykırım bütün kahrediciliğiyle sürerken bir Gazzelinin sırf hayatta kalmak adına verdiği mücadele iktidara karşı bir direniş pratiği olarak görülebilir ama bizim konumumuz için bu söylem geçerli değil. Bir konserin ortasında, Filistin bayrağı açılıp slogan atıldığında yerimizde zıplamaya devam edip sonra da şarkıya eşlik edebiliyorsak hayat bizim için olduğu gibi devam edebiliyor demektir. Bunu söylerken ahlaki bir yargıdan, bu durumdan utanmamız gerektiğinden bahsetmiyorum. Mesele siyaseti güç üzerinden tartışabilmekte. Buna benzer örneklerde kültürel hegemonyanın nasıl sinsice tersine döndürüldüğünü, egemenler açısından tehlikesiz bir siyaset biçiminin nasıl kullanışlı kılındığını da konuşabilmemiz gerekiyor.
Bir yanda Sumud filosu Gazze’ye doğru yol almaya çalışıyor, İngiltere’de Palestine Action üye ve taraftarları gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, liman işçileri şimdilik beyhude de olsa İsrail’e silah taşıyan gemileri engellemeye uğraşıyor, dünyanın her yerinde kitlelerin Filistin mücadelesinde cisimleşen başka bir dünya arzusu görünür olmaya devam ediyor. Diğer yanda İsrail, arkasında Batı devletlerinin gücü ve sınırsız desteğiyle tanklarını, dozerlerini, vinçlerini ve inşaat firmalarını Gazze sınırına yığmış, ilhak için yeşil ışık yakılmasını bekliyor. Hem bu soykırım ve işgali durdurmak hem de başka bir dünyanın kapılarını aralamak isteyen bizler için ise soru basit ve açık: kültürel hegemonya masalıyla kendimizi (ve Filistinlileri) avutmayı bırakıp elimizi taşın altına koyabilecek, dünyanın her yerinde egemenlerin zor gücüne karşı ayağa kalkan kitlelerin ihtiyacı olan devrimci kopuşu yaratabilecek miyiz?
*Bu yazının ilk versiyonu e-komite'de yayımlanmıştır.
[i] Batı ülkelerinde Filistin’e dair eylemlerin bir bilançosu ve politik değerlendirmesi için Abdulkadir Pazar’ın “Batı solunun Filistin sınavı” başlıklı yazısına bakabilirsiniz.
[ii] Bu temel tanım tartışmaları için Enes Köse’nin “Bir kavramın talihsiz yolculuğu: Kültürel hegemonya kimin elinde?” başlıklı oldukça işlevli yazısına bakabilirsiniz.
[iii] Tarihsel Parti kavramının daha geniş bir tanımı için Phil Neel’in “Parti teorisi” (ilk ve ikinci kısım) yazılarına bakabilirsiniz.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()