Kültürel hegemonya ve karşı bellek meselesi
Memleket gündemi hızlı değişiyor. Bu değişim nedeniyle direnmenin farklı cephelerine, farklı veçhelerine uzanıyoruz. 19 Mart’ta başlayan protestoların ardından boykotu tartışmaya başladık mesela. “Tüketimden gelen gücümüzü kullanıyoruz” diye özetlenen bu süreçte iktidara yakın markaları, firmaları boykot etmeyi, bu markalardan alışveriş yapmamayı ya da bir gün boyunca tüketime ara vermeyi gündelik pratiğimiz haline getirmeye çalıştık. Kısacası, yurttaşların önemli bir kısmı yaşanan adaletsizliklere bir de başka türlü tepki vermeyi denedi.
Boykot hali ne kadar uzun sürer, ne kadar etkili olur bilemiyorum. Ama çoktandır sönümlenmeye başladığı, bizim memleketin hafızasının da pek güçlü olmadığı açık. Bu yüzden daha uzun erimli ve güçlü bir bilince sahip olmamız gerektiğine inanıyorum, özellikle de içinde yaşadığımız düzeni pekiştiren kültürel ürünler söz konusu olduğunda. Çünkü iniş çıkışlarla devam eden boykot dalgası yalnızca ekonomik değil kültürel bir mücadele alanı da olursa etkileri katlanarak artabilir. Şu marketten alışveriş yapmıyoruz, bu gofreti yemiyoruz; peki neyi izlemeyelim, kimi dinlemeyelim?
İçinde yaşadığımız düzenin tüketmemizi arzuladığı kültürel ürünler, tam da bu sistemi kusursuz göstermek üzere tasarlanırlar. “Kültürel hegemonyayı kuramadılar” diye kendi kendini teselli edenler adına üzgünüm, “kültürel iktidar” dediğimiz şey yalnızca kültür ürünlerini üretip tüketmekten ibaret değildir. Kültürün kapsamına ve ürünlerinin doğduğu maddi toplumsal koşullara baktığımızda, iktidarın kendi söylemini her yere yaydığını ve kabul ettirdiğini görüyoruz.
Ne demek istiyorum? Artık sadece TRT dizileri değil, siyaset yapma tarzı da AKP’lileşti. AKP’nin normalleri toplumun önemli bir kesiminin normali haline geldi. İktidar ve sermaye, kültürel alan üzerinden hem üretim ilişkilerini hem de gündelik yaşamı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme gücünü çoktandır elinde tutuyor. Bu nedenle, kültürü liberal özgürlükler alanına hapsedenlerin karşısında olan bir bilinç geliştirmeliyiz. Raymond Williams’ın da hatırlattığı gibi, kültürel hegemonya sadece zihinleri etki altına alma meselesi değildir, aynı zamanda yaşamın örgütlenme biçimi, sınıfsal pozisyonlar ve güç ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır.
Bir kültür ürünüyle karşılaştığımızda, ilk refleksimiz çoğunlukla onun ne anlattığına odaklanmak oluyor. Oysa asıl mesele, çoğu zaman, neden şimdi ve bu şekilde anlatıldığı, dahası neyin anlatılmadığıdır. Bir dizinin, filmin ya da kitabın taşıdığı hakikati görmek istiyorsak yalnızca içindekilere değil dışarıda yani sessiz bırakılanlara, gölgede kalanlara, bastırılanlara da bakmak gerekir. Çünkü her anlatı, sadece içerdiğiyle değil dışladığıyla da anlam üretir. Anlamın nereye yerleştiğini görmek istiyorsak, dönüp bu ürünün hangi tarihsel anda üretildiğine, hangi maddi koşullar içinde dolaşıma girdiğine ve hangi anlatılar üzerinde yükseldiğine de bakmak zorundayız.
En basit ifadeyle, kimin konuştuğu, kimin görünür olduğu, hangi hikayelerin anlatıldığı elbette önemli ama bunun tam karşısında kim susturuluyor, kimler hasır altı ediliyor, kimin hikayesi sessizleştiriliyor, asıl görülmesi gereken bunlardır. Bugün Netflix dizilerinde, sosyal medya içeriklerinde, Spotify podcastlerinde karşımıza çıkan anlatılar kimin hikayelerinin anlatıldığını değil hangi yaşamların anlatılmaya değer bulunduğunu, hangi yaşamların gizlenmek istendiğini de bize gösterir. Bu belirleme gücü, “kültürel hegemonya” dediğimiz şeyin ta kendisidir.
Bu hegemonik temsillerin günlük hayatta nasıl karşımıza çıktığını görmek için güncel bir örneğe bakalım. Son zamanalarda Netflix’te Kimler Geldi Kimler Geçti dizisini izleyip ona özeniyor insanlar. Ne var bu yapımda? Zenginler, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, toplumsal gerçeklikle zerre alakası olmayan mesleki temsiller, evler, arabalar, hatta ilişkiler…Peki, ne yok bu dizide? Maddi zorluklar, karakterlerin çoğunun mesleği olan avukatlığın bugün içinde bulunduğu korkunç tablo, barınma krizi, yoksulluk, kısacası sınıf çatışması asla yok.
Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğunun yaşamı artık görünmezleştirilmiş halde. Çünkü maddi gerçeklik de bütün varoluşunu bu çatışmayı gizlemeye adıyor, kültürel ürünler de bunu normalleştiriyor. Bugün sınıf çatışması bastırıldığında, kültürel ürünler bu yokluğu “kişisel gelişim”, “ilişki terapisi” ya da “mizah” kılığında sunuveriyor. Nurdan Gürbilek’in cümleleriyle, “Vitrinler, hep bolluğa işaret eder. Ama o bolluğu mümkün kılan, onu var eden, onun için harcanan, o sırada tükenen yer almaz vitrinde. Vitrin, teşhir ettiği malın bir emek ürünü olduğunu gizler bakan kişiden.”
Dolayısıyla kimi dinlediğimiz, kime kulak verdiğimiz, kimi takip ettiğimiz basit birer bireysel tercihten ibaret değildir; ideolojik bir duruş, sınıfsal bir tavır ve politik bir seçimdir. Yani televizyonda açık olan kanaldan, işe giderken dinlediğimiz bir Youtube programına kadar hepsi mücadelemizi, karşı belleğimizi büyütebileceğimiz birer alandır. Popüler anlatıların alternatifi yokmuş gibi davrananlara karşı şunu söylemeliyiz: Sayıları az olsa da böyle anlatılar ve yapımlar elbette var. Mesele yüzlerimizi bu isimlere dönmek, onlarla yan yana durmak, yani kendi kültürel hattımızı örmek, kendi hafızamıza sahip çıkmaktır.
Tak Tak Oda Temizliği isimli podcast mesela. Anlatıcısı 30’larında bir kadın. Geçimini küçük yaşlardan beri temizlikle sağlayan biri. Hayatını, yaşadığı yoksulluğu, işyerindeki mobbing’i, ilişkilerini, hayallerini büyük bir samimiyetle anlatıyor. Maddi hayatın o kadar içinden konuşuyor ki kişisel bir hikayenin ötesinde sınıfsal bir anlatı haline geliyor. Podcast anlatıcısının sesi, yoksulluğun, sömürünün dayattığı yükle şekilleniyor.
Peki ya karşısında ne var? Sınıfsal konumları silikleştiren, görünmez kılan Umarım Annem Dinlemez’ler, Merdiven Altı Terapi’ler… “Bizden biri” gibi konuşan ama o deneyimden hiç geçmemiş, mevcut hegemonik kurguyu taşımaya devam eden, toplumun büyük bir kesiminin yabancısı olduğu sınıfsal ayrıcalıkların içinde yer alan, dolayısıyla kapitalist kent hayatının içsel çelişkilerini eğlenceye dönüştürürken sınıf farklarını silikleştiren figürler. Bu dertler bizim değil, dolayısıyla bu insanlar da bizim değil. Üstelik bu örneklerin tamamı yansıttıkları yaşam tarzlarıyla iktidarın 20 küsur senedir beslendiği, pompaladığı “gariban dindarlar-elit sekülerler” diye özetlenebilecek ikilik aracılığıyla seküler kesime yönelik üretim yapıp, bir yandan iktidarın kültürel hegemonyasına hizmet ederek maddi gerçekliğin üzerini örtüyorlar.
Bu nedenle, karşı belleğin taşıyıcısı olduğuna inandığımız isimlere sahip çıkmanın, büyütmenin sırası geldi bana kalırsa. Mesele sadece “şu markayı kullanma” meselesi değil, mesele hangi hikayeye gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi açtığımız, neyi duymayı, dinlemeyi, okumayı tercih ettiğimiz… Kimin öyküsünü çoğalttığımızı, kiminkini yok saydığımızı yeniden düşünmenin zamanı… Karşı belleği büyütmek, bastırılanı ve yok sayılanı yeniden görünür ve duyulur kılmakla mümkün. Bırakalım dizilere öykünüp üç kuruş maaşla “kürek” dersi almayı, kendi hikayelerimizi büyütelim ve elbette mücadeleyi.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()