Kültürel sermayenin çıktısı olarak çocuklar

Kültürel sermayenin çıktısı olarak çocuklar
kulturel-sermaye-cocuk

Çoktandır profesyonel yaşamın dijital vitrini olarak işlev gören LinkedIn, yalnızca iş arayanların değil kurumsal hayatın tüm aktörlerinin gündelik pratiğine öyle veya böyle sızmış durumda. Yakın geçmişteki “demode” iş ilanı sayfalarının yerini alan bu platform, artık neredeyse Instagram ya da Twitter kadar ekran süremizi işgal edebiliyor. Ancak LinkedIn’i benzersiz yapan şey yalnızca iş ilanlarının veya kariyer fırsatlarının bir araya toplanması değil aynı zamanda neoliberal kültürün bireylerden talep ettiği özne tipini kristalize etmesi.

Neoliberal kültür bireye “asla yeterli değilsin, her zaman daha iyi olmalısın” mesajı verir, malum. Yabancı dil öğrenmek, yeni sertifikalar edinmek, kişisel gelişim kitapları okumak, “ömür boyu öğrenme” düsturu bu anlayışın bir uzantısıdır. Bu düzende insanlar yalnızca çalışan olarak değil, aynı zamanda kendi kariyerinin “girişimcisi” gibi düşünülür. Bu nedenle günümüzün çalışma düzeninde bireylerden sürekli kendilerini geliştirmeleri, performanslarını sergilemeleri ve birbirleriyle rekabet etmeleri beklenir. LinkedIn’deki bitmek bilmeyen başarı paylaşımları da bu kültürün dijital tezahürüdür, insanlar sanki bir “kişisel markaymış” gibi sürekli kendi başarı hikayelerini pazarlamak zorunda hisseder.

Bu öz-pazarlama stratejisi son dönemde yeni bir aşama kaydetti: İnsanlar artık yalnızca kendi başarılarını değil çocuklarının başarılarını da paylaşmaya başladı. Prestijli üniversitelere veya liselere kabuller, yarışmalarda alınan dereceler veya staj programları… Paylaşımlar gitgide çeşitleniyor. Bir yanda içten bir ebeveyn gururu varmış gibi görünse de bu fenomeni biraz daha yakından incelediğimizde toplumsal yapının ve sınıfsal dinamiklerin dijital dünyadaki yansımalarını görmemiz pekâlâ mümkün.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ve Jean-Claude Passeron’un 1960’larda yazdığı Vârisler (Les Héritiers) kitabı bu noktada yol gösterici olabilir. Bourdieu ve Passeron, üniversiteye ulaşabilen öğrencilerin aslında ailelerinden devraldıkları kültürel sermaye sayesinde avantajlı olduklarını söyler. Yani akademik başarı, çoğu zaman “kişisel yetenek” değil aileden aktarılan habitusun bir ürünü olarak ortaya çıkar. LinkedIn’de ebeveynlerin “çocuğum şu üniversiteye kabul edildi” paylaşımı, esasen Varisler’in günümüz versiyonudur. O başarı tekil bir mucize değil, uzun yıllardır korunan bir sınıfsal konumlanışın ve kültürel sermaye aktarımının doğal sonucudur. Bir başka deyişle: “Bizim çocuk da başarılı oldu” demek, aynı zamanda “bizim aile kültürel sermayesini bir sonraki nesle başarıyla aktardı” demektir.

Ama mesele yalnızca kültürel sermayenin aktarımından ibaret değil. LinkedIn’de ebeveynlerin çocuklarının başarılarını paylaşması ekonomik sermayeyi de sahneye çıkarır. “Çocuğum şu üniversiteye girdi” demek, aynı zamanda şu anlama gelir: “Biz o eğitimin maliyetini karşılayabildik” ya da “Bizim ekonomik gücümüz, çocuğumuzun geleceğini şekillendirecek imkanları satın almamıza izin verdi.”

[mailerlite_form form_id=10]

Türkiye özelinde ise bu konu elbette daha farklı bir bağlama taşınıyor. Özel eğitimin, sertifika programlarının ve network’ün pahalı olması, başarı paylaşımlarını sınıfsal birer gösterge haline getirirken bu tablonun ortaya çıkmasında son yirmi yıldır uygulanan eğitim politikalarının payı büyük. AKP iktidarı döneminde eğitim sistemi sürekli bir belirsizlik ve istikrarsızlık içinde tutuldu: sınav sistemleri defalarca değiştirildi, müfredat tartışmaları gündemden hiç düşmedi, imam hatip okullarının önü istikrarla açıldı. Devlet okullarının fiziki altyapısına ve niteliğine yeterli yatırım yapılmazken imam hatipler için ayrılan kaynaklar dikkat çekici biçimde arttı. Böylece kamusal eğitimin eşitlikçi yapısı zayıflatılırken, aileler “daha güvenli” ve “daha nitelikli” gördükleri özel okullara hiçbir dönem olmadığı kadar yönelmeye başladı. AKP iktidarı da tam olarak istediği şeye kavuştu, parası olanı özel sektörün kucağına bırakıp yepyeni sermayedarları beslerken temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan, sistematik bir şekilde yoksullaştırılmış ailelerin çocuklarını da alternatif sunmayarak imam hatip okullarının ağına dahil etti.

Öte yandan dersaneler kapatılma–yeniden açılma döngüsüyle aslında tamamen ortadan kaldırılmadı; özel etüt merkezleri ve kurslar şeklinde piyasada varlığını sürdürdü. Bu da eğitimin “ek yatırım” gerektiren bir alan olarak kalıcılaşmasına yol açtı. Bununla birlikte özel ders piyasası da başlı başına bir sektör haline geldi. Özellikle yabancı dil, matematik, fen bilimleri ya da üniversite sınavına hazırlık derslerinin saatlik ücretleri birçok hanenin aylık mutfak bütçesine denk gelebiliyor. Yaz kampları, yurtdışı dil okulları, spor ve sanat kursları ise belli bir sınıf için adeta eğitim yolculuğunun olmazsa olmazı gibi sunuluyor. Bu gelişmeler, eğitimin giderek daha fazla piyasalaşması anlamına geliyor. Başarıya ulaşmanın yolu çoktandır çocukların yeteneğinden çok ailelerin özel derslere, özel okullara ve kurslara ayırabildiği bütçeye bağlı hale geldi. Eğitim de bir toplumsal mobilite aracı olmaktan çıkıp tam tersine sınıfsal farklılıkları pekiştiren bir mekanizmaya dönüştü.

Sorunun bir diğer boyutu da elbette devlet okulları ile özel okullar arasındaki uçurum. Öğretmen açığı, kalabalık sınıflar, fiziki yetersizlikler ve nitelikli yabancı dil eğitiminin eksikliği nedeniyle pek çok aile çocuklarını devlet okulunda bırakmayı “gelecekten feragat” olarak görüyor. Bu nedenle özel okullar yalnızca bir “tercih” değil, geniş kesimler için neredeyse bir zorunluluk haline geldi. Üst sınıflar özel eğitimi rahatlıkla karşılayabilirken, alt sınıflar eğitimden tamamen dışlanıyor; orta sınıflar ise giderek borçlanarak ya da hayat standartlarını düşürerek çocuklarının eğitimine yatırım yapmaya çalışırken, eğitim sistemi sınıfsal kutuplaşmayı derinleştiren bir mekanizma haline geliyor. Sonuçta bir öğrencinin “başarılı” kabul edilebilmesi için ailelerin yalnızca zaman ve ilgi yatırımı değil, büyük bir ekonomik yatırım da yapması gerekiyor. Bu yatırım bedelini karşılayabilen aileler çocuklarını avantajlı bir konuma taşırken, karşılayamayanlar için eğitim giderek daha dar ve zorlu bir patikaya dönüşüyor. “Başarı” eşit yarışın değil sermayesi güçlü olanların önde başladığı bir koşuya dönüşüyor. Dolayısıyla Türkiye’de LinkedIn’de paylaşılan çocuk başarıları yalnızca bireysel çabanın değil, özel eğitimin astronomik maliyetlerini karşılayabilen ailelerin görünür ayrıcalığının da bir yansıması gibi duruyor.

Annette Lareau, Unequal Childhoods kitabında orta-üst sınıfların çocuklarını “concerted cultivation”, yani planlı ve yoğun bir yetiştirme stratejisiyle büyüttüğünü hatırlatır. Spor kursları, müzik dersleri, yabancı dil eğitimleri, yurtdışı yaz kampları… Çocuğun hayatı adeta profesyonel bir proje gibi planlanır. Bu yaklaşım çocuğun bireysel becerilerini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda ona özgüven, kurumsal alanlarda daha rahat hareket edebilme, otoriteyle müzakere edebilme gibi toplumsal beceriler kazandırır. Bu nedenle LinkedIn’de gördüğümüz paylaşımlar gurur beyanından ibaret değildir. Aynı zamanda bu uzun vadeli, özenli ebeveyn yatırımının bir anlamda halka arz edilmiş raporlarıdır. Başarı, bireysel bir çabanın sonucu olmaktan çok yıllar süren stratejik ebeveynliğin görünür ürünüdür. Çocuğun başarısını paylaşan ebeveyn, aslında “benim sosyal çevrem, ailem ve iş kimliğim güvenilirdir” mesajı da verir.

Elbette bu paylaşımların içinde gerçek birer ebeveyn gururu olduğu da yadsınamaz. Çocuğunun emeğini görmek, bunu duyurmak oldukça insani bir ihtiyaçtır. Ancak LinkedIn gibi profesyonel bir platformda, bu gurur aynı zamanda kişisel markanın ve aile markasının bir uzantısına dönüşürken, Bourdieu’nün 1960’larda Fransız üniversite öğrencileri için yazdığı tespitler LinkedIn’de yeniden hayat bulmaya devam ediyor. Varisler ise artık yalnızca üniversite amfilerinde değil dijital profillerde, beğenilerde ve yorumlarda da karşımıza çıkıyor.

Özetle, LinkedIn’de çocuğunun başarısını paylaşan ebeveyn bir taşla iki kuş vuruyor: Hem kişisel gururunu dile getiriyor hem de sınıfsal konumunu ve kültürel sermayesini görünür kılıyor. Bu nedenle çocukların başarılarını paylaşmak basit bir “mutlu haber” olmaktan çıkıp dijital çağın en güçlü sembolik sermaye gösterilerinden birine dönüşüyor. Oysa Türkiye gibi eğtimin olağanüstü pahalı olduğu bir ülkede bu söylem bir yanılsama olarak kalmaya devam ediyor. Herkesin eğitim hakkına eşit koşullarla ulaştığı güne kadar da başarı, bireysel kahramanlık gibi görünmeye devam edecek; kuşaktan kuşağa devredilen ayrıcalıkların ve eşitsizliklerin vitrine çıkmış hali olarak kalacak.


Kişisel bir notla bitireyim: Üniversiteyi kazandığım gün, çekirdek ailemizde yaşanan mutluluk yalnızca evimizin dört duvarında kalmamıştı. Annem bahçede o anda hazırlayabileceği en güzel kahvaltı sofrasını kurup yakınımızda oturan tüm akrabalarımızı bu güzel haberi kutlamak için çağırmıştı. Annemin büyük emek verdiği on iki yıllık eğitim serüvenim sona ererken İstanbul’da bir üniversite kazanmış olmamın gururunu, akrabalarına biber kızartması ikram ederek yaşıyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda o masanın da annemin LinkedIn’i, yani sahnesi olduğunu anlayabiliyorum: Emekle hazırlanmış, sevdiklerine gösterilmiş ve herkesin gözünde anlam kazanmış bir sahne.

Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.

Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.