Kuracağımız bir yaşam var
365 gündür hayatımızın bir köşesinde asılı kalmış, durmadan kendini hatırlatan bazı kelimeler var: Felaket, enkaz, kayıp, yas, mezar, asrın felaketi, devlet, kent, memleket, ev…
Felaket başımıza geldiğinde, sevdiklerimizin başına geldiğinde farklı anlamlara bürünürmüş. Gök kırılır da insan yaşamın kırılacağına ihtimal vermezmiş. Evin içine doluşan uğultuyla saatin durduğunu, zamanın kırık aktığını, bir çığlığa vardığını öğrenirmiş. Yasın ortasında, her şeyin parlaklığını yitirdiği zamanda, yarıklara bakarak öğrendik.
Depremin üzerinden tam bir yıl geçti, günler, aylar, mevsimler geçti. Nice güneşler doğdu, nice çiçekler açtı. O gecenin karanlığı duvarda asılı kaldı. Yeri geldi saniyeleri saydık, yeri geldi enkazdan kaç kişinin çıktığını. Hiç tanımadığımız birinin acısını acımız belledik, kendi acımızdan utandık. Enkaz başında kızının elini bırakamayan bir babanın eli olduk, günler sonra enkazdan çıkarılan bebeğin sesi olduk.
Sevdiğinin cesedini motosiklet üstünde taşıyanların çaresizliğine ortağız. Yakınlarımızın sağ olduğunu öğrendiğimizde hissettiğimiz mahcubiyet üstümüzde. Sağ kalanların “keşke ben de ölseydim, şimdi her gün öleceğim” sözleri zihnimizde dolaşıyor. Yaşadığı evin enkazından 138 saat sonra çıkan Emine’nin “Beni özel hastaneye götürmeyin, param yok” sözlerinin utancına gömüldük. Göçük altında kalan yakınlarının çıkarılmasını bekleyen insanlardan, başka enkazlara öncelik verileceği söylendiğinde alınan “Allah sizden razı olsun” cevabı gözlerimizde yaş hâlâ.
Telefon elimizde, sevdiklerimizden haber almaya çalışarak geçen saatler, günler mıh gibi aklımızda. Anasının dizinin dibinden ayrılmayan çocukların, birbirine daha yeni kavuşmuş âşıkların, başını yastığa düşlerle koyan, gelecek kaygısıyla gözüne uyku girmeyen binlerce insanın ahıdır üstümüzde dolaşan. Yasını bile tutamadık sevdiklerimizin. Çoğunun mezarı yok.
Bir yıl geçti, hâlâ sevdiklerini bulamayan, hâlâ kayıp yüzlerce insan var. Bugünden sonra “ölü” diye geçecekler kayıtlara. “Yol yaptık” diye övünenlerin yolları çöktü, havalimanları kullanılamaz hale geldi. Dişimizi tırnağımıza takarak kurduğumuz hayatımız ihmal, yolsuzluk, sorumsuzluk, yetersizlik yüzünden yıkıldı. “Kaderdir” dendi, “devlet nasıl yetsin, asrın en büyük felaketi” dendi.
Evler, hastaneler, kamu binaları, öğrenci yurtları yıkıldı. Deprem bölgelerinde yardımı organize edemediler, yardım etmek isteyenleri elbirliğiyle engellediler. Deprem bölgesine desteğe gitmek isteyen madencileri işten atmakla tehdit ettiler. Yakınlarımıza ulaşmaya çalışırken, daha kimi kaybettiğimizi bile bilmezken inşaat projelerini anlatmaya başladılar. Felaketi kendilerine fırsat bildiler.
“Bağış kampanyası” adı altında sadaka törenlerini izledik ekranlarda. Kamuya ait paraları depremzedelere bağışlıyormuş gibi yaptılar. Binlerce insan çadır ararken çadırları sattılar. Enkazlardan sesler yükselirken bankaların ATM kasalarını çıkarmak için uğraştılar. Çocukları tarikatlara teslim ettiler. “Evlat edinilen depremzede çocukla evlenilebilir” dediler. Yıkımla, felaketle boğuşan binlerce insan susuzken, bir dilim ekmek ararken “marketler yağmalanıyor” diye yaygara kopardılar. İnsanları kışkırtarak mülteci düşmanlıklarını ortaya serdiler. Evsiz kalan insanlara büyük lütufmuş gibi faturalarının erteleneceğini söylediler. Asbestli molozları insanların tarlasına, yaşam alanlarına döktüler. Deprem bölgesindeki arazileri yapılaşmaya açtılar.
Bir yıl geçti, elli binden fazla insan depremde öldü. Yüzbinlerce insan yaralandı. Bir kişi bile istifa etmedi. Soruşturmalar müteahhitlerle yetindi.
Deprem bölgesinden yükselen sesler ortaktı, öfke ortaktı, çaresizlik ortaktı: “Yardım edin”, “Neden yetkililer yok?”, “Devlet nerde?” çığlıkları ortaktı. “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Hatay garip kaldı, Hatay mahsun kaldı,” cümleleriyle cevapladılar neden yalnız bıraktıklarını, ölüme terk ettiklerini. Utanmadan, alkışlar eşliğinde. Kader, devlet eliyle halka reva görülen felaketmiş, öğrendik.
Bir yıl geçti, deprem bölgesinde hâlâ güvenli barınma imkanı yok. Konteyner kentler sular altında. Depremde ölmeyen çocuklar prefabrik evlerde yanarak ölüyor. Kent merkezindeki boşluk içimizde büyüyor. Enkazın altında kalan insanlık onuru bir kenarda çürüyor.
Peki, şimdi nereye?
Halkın arayışıyla bulunan iş makineleri, gönüllü insanlar, maden işçileri, metal işçileri, inşaat işçileri, sağlık emekçileri, sivil toplum kuruluşları, devrimciler, gece gündüz demeden depremzedeler için mont ve battaniye üreten tekstil işçileri, KYK bursunu depremzedelere gönderen öğrenciler, kumbarasında biriktirdiği parayı paylaşan çocuklar, evindeki kıyafeti, battaniyeyi, yiyeceği, son kuruşu paylaşan binlerce insan bir yıl geçse de güç vermeye devam ediyor. Her şeye rağmen dayanışma var çünkü. İktidara rağmen yüzümüzü dönebileceğimiz bir yer var. Öfkemiz var. Anılarımız var. Geçmişimiz var. Hafızamız diri. Bakınca boşluk değil gördüğümüz. Çocukluğumuz, annemizin babamızın çocukluğu, koşturduğumuz sokaklar burada.
Birlikte büyüdüğümüz zeytin ağaçları burada. Kalabalık aile sofraları, masaya sığmayan tabaklar burada. Bahçedeki tavukların sesiyle başlıyoruz güne. Camilerin minaresine konan kuşlar, kiliselerin çanına vuran güneş ışığı burada. Bin yıllık Habib-i Neccar burada. Akıyor şelale, suyun sesi kulağımızda. Affan Kahvesi’nde soluklanıyoruz hâlâ. Okuldan çıkıp kendimizi attığımız eski Antakya sokakları burada. Köprübaşında buluşuyoruz arkadaşlarımızla, “geri döneceğiz” yazan duvarların dibinde yan yana.
Bir yıl geçti, hayatımıza özlemle, yasla ve gözde biriken yaşlarla devam etmeyi öğrendik. Yerinden edilen 365 gün hafızalarımıza işlendi. Çünkü unutulmaması gerekenler var. Sorulması gereken sorular var. Cevabını beklediğimiz sorular var.
Bir doğa olayı felakete nasıl dönüştü? Doğru malzemelerin kullanılmadığı, uygun mimarlık ve inşaat tekniklerinin olmadığı binaları kim yaptı? “Toprak ve zemin uygun değil” raporu olan binalar nasıl yapıldı? Betonu ve demiri çalındığı için yerle bir olan bu binaların yapılmasına kim izin verdi? Denetimini kimler yaptı? İmar ve inşaatı teşvik edip duran ve usulsüzlüklere göz yumanlar kimlerdi? Karar verici, denetleyici ve uygulayıcının iç içe geçtiği bir sistem nasıl kuruldu? Belediye başkanı aynı zamanda nasıl imar komisyonu başkanı olabiliyor? Sürekli sular altında kalan Hatay Havaalanı neden riski bilinen bir yere yapıldı? Uzmanlar, biliminsanları neden dinlenmedi? Arama kurtarma çalışmaları neden gecikti? Neredeyse bütün kentin yıkıldığı bir yere neden günlerce yardım gitmedi? Kamu kaynakları neden seferber edilmedi? Çadırlar neden satışa çıkarıldı? Canlı yayında bağışlanan paraların ne kadarı depremzedelerin ihtiyacı için kullanıldı? Neden halkın parasıyla halka şov yapıldı? Madem bu paralar verilebiliyordu, depremin ilk günlerinde insanlar neden su bile bulamadı? Kayıp çocuklar nerede? Kolon kesenler cezalandırıldı mı? Son deprem yönetmeliğine uygun yapıldığı söylenen binalar nasıl yerle bir oldu? Sorumlular cezalandırıldı mı? Sadece İstanbul’da yüz binlerce konut fazlası varken depremzedeler neden kaderlerine terk edildi? Depremden sonra insanlar neden göç etmeye zorlandı? Depremzedelerin sığındıkları şehirlerde kira fiyatlarının artışına neden müdahale edilmedi? Deprem bölgesindeki tüm araziler hangi amaçla yapılaşmaya açıldı? Tarım alanları, vadiler neden moloz döküm sahası haline getirildi? Neden halk sağlığı, hava kirliliği ve orada yaşayan tüm canlıların sağlığı düşünülerek hareket edilmedi? Depremde sağ kalanlar güvenli, sağlıklı yaşam alanlarına ne zaman kavuşacaklar? Depreme dayanıklı kentler inşa edilecek mi?
Kaç yıl geçerse geçsin bu soruların peşine düşmek her canlıya borcumuz. Cevapsız soru kalmayana dek aynı öfkeyle soracağız. Önlenebilir felaketlerde ölmemek için, her türlü krizi fırsata çevirenlerin karşısında unutmayarak, hesaplaşarak duracağız. Kuracağımız bir yaşam var.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi geleceği ziyadesiyle belirsiz bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini küresel ölçekte yitirmiş medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini göstermek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()