Mahir Polat iktidarın gözünde neden bu kadar tehlikeli?
İtalyan göstergebilimci ve yazar Umberto Eco, 1999’da İstanbul’a ilk gelişinde, kent hakkındaki gözlemlerini “Tek ve Ruhani Üçlü Olarak İstanbul” başlıklı harika bir makaleyle Atlas Dergisi’ne yazar. O makalede İstanbul’u keşfetme biçimini şöyle açıklar: “Tesadüf eseri anlaşılan kentler vardır. Diğerleri ise uzun hazırlık isteyen, derinlemesine bilgi ve hayal gücünün karışımıyla kavranabilen kentlerdir. İstanbul’u keşfetmek için belki de pek çok ziyaret yapıldı. Bu nedenle ben gerçek kenti yeniden ortaya çıkarmak için bir arkeolog gibi kazmalıydım, bu kişisel İstanbul’un altından ortaya çıkardıklarımı işlemeli ve kullanmalıydım.”
İBB’de uzun süredir kentin tarihi ve kültürel değerlerine sahip çıkmak, onları ayağa kaldırmak için çabalayan; insanların ortak belleğini korumayı hedefleyen emekçi bir aydın olarak niteleyebileceğimiz Mahir Polat, İstanbul’a tam olarak Eco’nun tarif ettiği gibi bakan biri. Gerçek kenti ortaya çıkarmak için bir arkeolog gibi kazan bir İstanbul dostu.
Üzerinde katman katman tarihsel izler taşıyan eşsiz bir kent burası. Böylesine zengin bir toplumsal ve kültürel birikimin koruyucularına ise çoğu zaman bürokrasinin içinde rastlayamayız. Polat bu anlamda da bir istisna. Ne var ki onun bu istisnalığı, Türkiye’nin hakim siyasal ikliminde iktidarın keyfi kararları ve çıkarları doğrultusunda “cezalandırılması gereken bir suç” olarak görüldü ve gereği yapıldı.
İstanbul’un mezarlıklarından tekke ve zaviyelerine, sivil mimarisinden anıtsal yapılarına uzanan geniş miras, ne yazık ki yıllardır “muhafazakar” olduğunu iddia eden siyasi iktidarın umursamazlığı altında kaldı. Yıkılmaya yüz tutan eserlerin onarımı için küçük bütçeler ayrıldı, birçok kültürel alan ise turizm odaklı kâr amaçlı projelere teslim edildi. Geçmişi gerçek anlamda muhafaza etmek yerine, beton projelerle özensiz, yapay tarih anlatıları üretmek tercih edildi. TRT ekranlarında gösterilen, gerçeklikten kopuk ve manipülatif dizilerle “geçmişi yaşatmak” iddiası taşıyanlar, aslında hiçbir zaman bu kentin, bu ülkenin hafızasına saygı duymadı.
Bugün geldiğimiz noktada, tarihi, kültürü ve kentin belleğini önemseyen herkes, iktidarın rant ve beton ekonomisi üzerine kurduğu bu “dönüşüm” politikalarına itiraz ediyor. Bu itirazlar ise iktidar açısından büyük bir tehdit. Çünkü rant uğruna yıllardır çürümeye terk edilen veya göstermelik restorasyonlarla tahrif edilen birçok değer, aslında gerçeği saklamak yerine topluma ayna tutuyor. O ayna, iktidarın talan, yağma ve popülist gösteriş siyasetini gözler önüne seriyor. Mahir Polat, İBB’de tarihi ve kültürel mirasın korunması için yürüttüğü çalışmalarıyla, böylesi bir çürümeye “dur” diyen önemli bir figürdü. Bu da iktidarın yürüttüğü İBB soruşturmasında hedef tahtasına oturtulmasına yetti.
Polat’ın “suçu” belli: Halkın ortak değerlerini, kent hafızasını onararak kamusallaştırmak istemesi ve rant temelli projelere, gösterişçi restorasyonlara, kent belleğinin metalaştırılmasına karşı çıkması. Çünkü o biliyordu ki kent meselesi sadece binalar, yollar veya turistik cazibelerle ilgili değildir; kentler aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklerin, kültürel çatışmaların ve toplumsal dayanışmanın en çok görünür olduğu yerlerdir. İstanbul örneğinde, bu durum daha da barizdir. Tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, milyonlarca insanın yaşam mücadelesi verdiği bir kentin gerçek kimliği ancak halkın belleğine sahip çıkarak korunabilir.
Polat’ın konuk olduğu bir podcast programında sarf ettiği “İstanbul’un en önemli kimliği bence yoksul olması” sözü, kentin hangi dinamikler üzerine kurulu olduğunu açıkça özetliyor. Bu yoksulluğun ortasında kültürel zenginliği yaşatmaya çabalayan kesimler ise seslerini duyuracak sosyal ağlardan ne yazık ki yoksun. Çünkü egemen siyasal düzen, rant projeleriyle inşaat sektörüne dayalı bir kalkınma (!) modeli benimsiyor. Bu model, kentli yoksulları daha da dışlıyor; tarihî semtleri, mahalleleri soylulaştırma projeleriyle dönüştürüyor ve geriye yoksul halk için yaşanması güç, ruhsuz beton bloklar bırakıyor.
Kent rantının böylesine kudretli ellerde toplandığı bir yerde, koruma odaklı her çaba, halkın menfaatini gözeten her proje, elbette birer “tehdit” olarak algılanıyor. Bu yüzden, Mahir Polat gibi insanlar ürettikleri alternatif projelerle, fikirlerle, dayanışma ağlarıyla bu çıkar düzenini sarsıyor. İşte Polat’ı ve onun gibi insanları iktidarın gözünde bu kadar tehlikeli yapan şey bu. Şu an hapishanelerde birçok şehir plancısının olmasının nedeni de bu.
Öte yandan, Polat’ı diğer birçok mahpustan ayıran özel bir durumu var: Sağlık sorunları. Buna rağmen o ve onun gibi birçok hasta tutuklu, adeta bir düşman gibi muameleye tabi tutuluyor. Polat’ın kalp rahatsızlıkları nedeniyle son dört yılda üç defa anjiyo olması, kalp damarlarına altı stent takılması, avukatlarının ev hapsi istemine rağmen bunun reddedilmesi, sonunda kaldırıldığı hastanede bir anjiyo daha geçirdikten sonra taburcu edilip tekrar hapishaneye gönderilmesi… Tüm bunlar, AKP iktidarının cezaevlerini siyasi hasımlarından intikam aldıkları alanlara dönüştürdüğünü gösteriyor.
Türkiye’de cezaevleri, bugün artık bir tür toplama kampına dönmüş durumda. İktidarın gözünde “suçlu” sayılan herkes bir şekilde içeri tıkılabiliyor. Üstelik mahpusların yaşadığı sağlık sorunları ve insanca muamele talebi çoğu zaman yok sayılıyor. Cezaevlerinde yeterli tıbbi imkanların bulunmaması, hasta mahpusların sürüncemede bırakılması, sevk işlemlerinin keyfi geciktirilmesi gibi uygulamalar, adeta “ölüme terk etme” politikasına dönüşmüş durumda.
İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre Türkiye’deki hapishanelerde binlerce hasta mahpus bulunuyor ve yine Adalet Bakanlığı’nın kendi verileri dahi, 2018-2023 arasında iki bini aşkın mahpusun hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor. İşkence ve kötü muamele, hangi gerekçeyle olursa olsun insanlık suçudur. Tutuklu veya hükümlü bir insanın, cezaevinde olmasından kaynaklı olarak aşağılanması, sağlık hizmetlerinden yoksun bırakılması, üzerinde bir baskı ve sindirme aracına dönüştürülen kelepçe uygulaması, asla kabul edilemez.
İçerde ve dışarda her gün yaşanan bu utanç verici uygulamalar, artık her birimizin omuzlarında taşıması zor bir yük oluşturuyor. Ama yine de bu ağır yükü omuzlamak zorundayız. Bunu da ancak hep birlikte yapabiliriz. Bir arada durarak, bu haksızlıklara sessiz kalmayarak, dayanışma ağlarını güçlendirerek, medyanın sustuğu yerde kendi iletişim kanallarımızı yaratarak mücadele etmek mümkün. Çünkü gerçekten ya hep beraber ya hiçbirimiz.
*Bu yazının ilk versiyonu Mecra'da yayımlanmıştır.
Size ihtiyacımız var. Buraya kadar geldiyseniz, hatırlatmak boynumuzun borcu. Türkiye gibi ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ülkede, elimizden geldiğince nitelikli yayıncılık yapmanın imkanlarını araştırıyoruz. Güvenilirliğini gitgide yitiren medya alanında hâlâ iyi işler çıkarılabileceğini kanıtlamak ve eleştirel düşünme alışkanlığını müşterek bir değere dönüştürmek istiyoruz.
Bağımsız yayıncılığı desteklemeniz bizim için çok değerli. vesaire'nin dağıtımının sürekliliğinin sağlanmasında ve daha geniş kesimlere ulaşmasında okurlarımızın üstlendiği sorumluluk özel bir anlam taşıyor. İmkanınız varsa, vesaire'yi desteklemek için patreon sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
Comments ()